Hak ve Adalet:

Hak ve adalet temel kavramlardır. Hak, sahibine teslim edilmesi gereken bir vergidir. Haktan ve haklılıktan bahsederken “pozitif” olmak için iradeye dayalı belli bir anlayışın olması ve ilgili sistemin inşası ve işletilmesi gerekir.

Bugün için devlet temel toplumsal yönetim organizasyonudur. Devlet donatılmış yetkilerine dayanarak vatandaşlarının haklarını inisiyatifle korur ve kollar. Devlet hak ve adaleti işlettiği hukuk sistemi ve yasaları ile yürütür.

İnsanlık kültürü geliştikçe devletin ve kurumların değerleri, insanlar arasındaki sorunları çözmeye elverişli şartlar ve sorun çözme biçimleri tümüyle gelişme gösterir mahiyettedir. Hak ve adalet çıtası aynı dursa da işletilen hukuk ve yasaların ölçüsü sürekli günün icaplarına göre revize edilir.

İleri demokrasilerde hak ve adalet anlayışı da ileri düzeyde olduğundan yasa-koyucular vizyon sahibidirler, her bir olası şartı belirginleştirirler ve yasalarını zamanın önünde tutarlar.

Adalet ise hak düzeninin bütün dengeleri gözetilmiş (yani ideal) şekilde kabul edilmesidir. İdeal olanın dışındaki her bir seviye adaletsizlik anlamına gelir. Adalet herkese gereklidir ama hukuk adına belli bir kalitede de ısrarcı olunmalıdır. Çünkü ideal olan saflığını ve üstün değerini her şekilde üzerinde barındırır; bu bir kalitenin tescilidir.

Belli bir kesimin gözetilmesi için diğer bir kesimin görmezden gelinmesi bile adaletsizliktir. Adaleti zamanı gelince tesis etmek veya tamamlamak için unsurları belli bir sıralama ile bir tür resmi haksızlığın yaratılması asla kabul edilecek bir yöntem değildir.

Pozitif Haklılık:

Hak anlayışının “pozitif” olması demek kısaca, “devlet-birey ve birey-birey bağlamında bir anlaşma ve ilerleme isteğinin belirginleştirilmesi,” demektir. Hakkın istemeden teslimi ve sürekliliğinin garanti edilmesi şartı vardır.

“Pozitif hukuk” kavramına da aynı bakışla yaklaşılır. Sıralı bütün hukuki metinlerin hem “kapsayıcı” hem de “pozitif” olması gerekir. Çağdaş anayasalar için pozitiflik kavramının can alıcı noktası, birey-birey ilişkisinde birbirlerine sağlayacakları hakların belirgin şekilde açıklanmış olmasıdır. Bu demektir ki hukuk hem objektif hem de sübjektif (bireysel özneler yönüyle) hakların güvenceye alındığı anlaşmalardan oluşur.

Bireylerin isimleri, mülkiyetleri, ilişkileri, hikayeleri (yaşanmışlıkları), beklentileri, planlamaları (tasarıları) diğerlerinde var olanlarla çatışır gibi görülse de pozitiflik prensibiyle bütün bu hususların güvence altına alınmış olması çok önem arz eder. Çünkü bu gerçek hukuksal çizgileri belirginleştirmiş bir anlayışı kapsayacaktır, çağdaş anlayışa göre sarfınazar edilemez. Bireyler günlük yaşamlarında ya sorun çıkartacak ya da çıkarları için varlık göstereceklerdir. Bu durumda karşısına ya başka bireysel özne ya da devlet sisteminin tanımlı bir unsuru çıkacaktır. O halde düzenlenmesi gereken konuların başlıkları bu değişkenlerin altına listelenecektir. Bütün bu direkler üzerine inşa edilmiş yapıya “haklar sistemi” denebilir.

Pozitif haklılık “sorunlar” ve “çıkarlar” başlıklarını, birey-birey ve devlet-birey ilişkileri içinde tekil ve kolektif bakış açılarına göre inceler. Dolayısıyla örneğin çıkarlar bağlamında karşı karşıya gelenler sorunlarını daha hukuk alanına taşımadan çözebilecek bir anlaşma zemininde mutabakat sağlamalıdır. İleri demokrasi ve çağdaşlık bunu gerektirir. Hiç görülmemiş, ilk kez karşılaşılan bir durumda asıl prensipler nazarında bir yorum yapılır. Bu yorum ikna edici, anlaşmayı sağlayıcı, kapsayıcı, referans olacak mahiyette ise geriye bir nokta kalıyor; özneler bunu idrak edebilmelidir. Tüm objektif ve sübjektif öznelerin kendilerinin bilgili, bilinçli, birikimli, olgun, sorumluluk ve yükümlülüklerinin idrakinde olmalarından bahsetmekteyim.

Demek ki çağdaş dünya vatandaşını tarif ederken belli bir kültürel seviyeden bahsedilmesi şartı vardır.

Birey ve Adalet:

Birey olamadan adaletin tesisini gerçekleştirmek çok güçtür. İnsanlar için özel hayat önemlidir. Bu yeterince tanımlı değilse, hatta yeterince farkındalık sağlanamadıysa, özel mülk de tanımsız kalmıştır. Özel mülkün korunamaması demek adaletten mahrum kalmak demektir.

Adaletten yoksun olmak demek yapay algılara dayalı bir yaşama mahkum olmak demektir.

“Adalet mülkün temelidir!” sözünü insanlık Roma devrinden beri söyler durur. Ama bu hususun bireyin gelişimi ve tamlığı ile sağlanması gerektiğinde ihmalci davranır.