akademisyen-tartismasi
Akademisyen Tartışması

Akademisyen Tartışması

271 Tıklama
13 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yazıma yaşadığım bir öykü ile başlayayım. Sonra dertleşir miyiz, derlenir miyiz, bakarız!..

Amerika’ya, Colorado Springs’e bir iş için gitmiştim. Havaalanında grubumla indik ve karşılayan şirket yöneticisi ile kapı önünde buluştuk. Aracı beklerken iki kişi yanımıza yanaştı ve Türkçe hitap ederek dünyanın diğer tarafında beni bir hayli şaşırttı. Türkiye’de bir üniversite görevliymişler, unvanları var. Sorgu sual ettiler, sözü bir yere getirdiler, bir hayli uzak olan şehir merkezine kendilerini bırakıp bırakamayacağımı sordular. Karşılayan Amerikalıya, bilim insanı olduklarını söyleyemedim, lafı dolandırıp danıştım, “Bu arkadaşları tanımıyoruz, burada karşımıza çıktılar, şehri bilmiyorlar, yurtdışı trafik tecrübeleri yok, araç kiralamak istemiyorlar, bizden yardım istediler, bunlar da Türk vs…” dedim ve sordum, “Şehre bırakabilir miyiz?” Adamcağız “peki” dedi, ne desin? Bizim için gelen bir minibüse bindik, gidiyoruz.

Yoldayız, bu kez akademisyenler, “Bildiğiniz otel var mı?” diye sordular. O anda ben de konuşmaya başladım; gerçekten kimsiniz, amacınız ne, böyle bir yere plansız ve rezervasyonsuz mu geldiniz?.. Açıkladılar, ikisi de, adını zikretmeyeyim, “X” üniversitesinde akademisyen! Kendi paralarıyla buraya bir konferans için gelmişler, YÖK, üniversite, her neresiyse, bu arkadaşlara bir bütçe ayırmamış. Ama bir taraftan da kendilerinin akademik kariyerlerinde ilerleyebilmeleri için bu tip etkinliklerde bulunmaları gerekiyormuş, prosedür böyleymiş, CV’lerine ekleyeceklermiş, “Gerekirse parkta uyuruz ama yeter ki o bilimsel konferansa katılalım,” diye düşünmüşler veya katılıyor görünüp erkenden dönmeyi planlamışlar, özveriye bakın!

Yol boyunca anlattılar, duydukça irkildim. Amerika gibi bir yere uçağa binip gelmişler, konu akademik kariyer meselesi!.. “İranlı bile böyle yapmaz,” diye geçirdim içimden, üzülüyordum. Çözmem gereken bir problemim olmuştu, iyi mi?

Amerikalıya, “Otel var mı, bak bakalım,” dedim. Adam bir süre sağa sola telefon ettikten sonra şöyle cevapladı; “Uluslararası bilimsel konferans var, kentteki tüm oteller dolu.” Ben fazla açık etmemek için bilimsel konferans konusuna çok girmedim. Bizim Türk akademisyenler düşündükleri gibi parkta yatacaklar ama inanın hava çok soğuk. Döndüm bir daha rica ettim, “Bir soruşturun, imkan varsa birkaç gün bir yerlerde idare etsinler,” dedim. Amerikalı yine bir sürü telefon konuşmasından sonra bizim konaklama yerinde merdiven altı diye tabir edilen bir yere iki yatak konabileceğini bildirdi. Ses tonuna bakılırsa Amerikalı merdiven altında bir yabancının yatmasının kabul edilemeyeceği türden konuşuyordu. Söylediklerini bizimkilere aktardım, elbette kabul ettiler. Birlikte bizim konaklama tesisine gittik.

Biz kendi programımız gereği koşturuyorduk. Bir ara resepsiyon görevlisine sordum, “Bizim Türk arkadaşlar nerede,” diye. Otelden ayrıldıklarını söyledi. Anlaşılan kaçıp gitmişlerdi, üstelik hoşça kal bile demişlerdi. “Ödeme yaptılar değil mi?” diye sordum. “Maalesef siz ödeyecekmişsiniz,” dedi resepsiyon görevlisi. Şaka gibiydi. Böyle olabileceğini önceden düşünmeliydim ama inanın gurbette kol kırılıyor ve yen içinde kalıyor…

Türkiye’ye döndüm. Bir zaman sonra üniversiteyi aradım. O akademisyenleri buldum. Birisiyle konuştum. Cevap şu: “Kusura bakma hemşerim, hakkını helal et,” dedi. Hakkım helal.

Neyse dönelim bugüne. Bugün memlekette yeterinden çok “akademisyen” sözcüğü gündeme gelince o Amerika’da yaşadığım geldi aklıma birden, her nedense!.. “Bilim” konusunda nerelerdeyiz, malum! “Bilim insanı” ve “bilimsel çalışma/araştırma” gibi ifadeler ne demek, hemen herkes biliyor. Peki, biz ne yapıyoruz? Türkiye’de “akademisyen” diye ifade bulan kardeşlerimizin (veya vatandaşlarımızın) bir kısmının çalışma alanlarındaki belli kadroları işgal etmekle ilgili prosedürleri tamamlamış kişiler olmaları husus bir sonuç mudur? Türkiye’nin akademisyenden anladığı nedir? Hoca, okul müdürü, gibi kimlikler midir? Militan, yandaş falan mıdır? Çözüm getiren, aydınlatan mıdır? Ülkeyi bölmeye çalışan mı, birleştirip güçlendiren midir? Bunların hiç biri değil, sadece kendi alanlarında yetkin, danışılacak kimseler midir? Yaşamı kolaylaştıran mıdır, yoksa güçleştiren midir? Güvenilir kimse midir? Bir hain midir? Peki, sizce olması gereken nedir? Bugün biz neyi konuşur olduk; bilmediğimiz ve tarif edemediğimiz bir konuyu mu? Her bir tanımın anlamı malumdur.

Memlekette işlerin tam da buralara gelebileceğini yetmişli yıllardan beri biliyoruz, konuşuyoruz, değil mi? Bugün bu yaşadığımız akademisyen krizi (ki söylenenden bahsediyorum,) bir gerçektir ve bildiri konusu belki bardağın taştığı son damlayı temsil eder. Her yönü ile düşünün! Ama sadece politik gerekçelerle değil, meselenin bütününü düşünerek bir şeyler söyleyin. Bilimi hafife almanın faturasının ağır olduğunu, YÖK’ün durumunu, üniversitelerin liseye dönüştürülmesini, akademik çalışmaların belli disiplinlerle ilgili olmadığı durumda bir yarar sağlamayacağını, buradaki bilimsel disiplin sözcüğünün çok önemli olduğunu, sağa sola sürekli üniversite açmanın çözüm olmadığını, bazı vakıf üniversitelerinin bir çıkar kapısına dönüştürülmesi tehlikesi için gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını, üniversite sınavlarının anlamının bizleri bu noktalara getireceğinin çok iyi bilindiğini, belli yörelerde üniversitelerin tamamen belli amaçları elde etmek adına araç edildiğini, belli kadroları işgal etme işleri için partizanlığın ve ideolojik bağların memlekete kazanç getirmediğini, sürekli eğitim sistemleriyle oynamanın bize pahalıya patlayacağını, dünyada piyasaya çıkan bir araştırmaya referans olabilecek türden kitapların Türkiye’de bulunamadığını, orijinallerinin çok pahalı olduğunu, bilim bir yana esasen Türkiye’nin bilgi fakiri olmaya itildiğini, normal insanın bile karar verirken neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçemediğini, trafikteki akışın kuralsızlığının dahi bir gösterge olduğunu, daha ne kadar konuşmamız gerekiyor ki?

Durum: Tek kelimeyle, üzücü!.. Konu sadece akademisyen meselesi de değildir. STK temsilcilikleri, akiller, sanatçılar… Her yönü ile ele alınmalıdır. Örneğin ben bugün bir televizyonda çok önemli bir ülke meselesinde, bölünme/bölünmeme mevzuunda,  kendine mikrofon doğrultulan, yani toplumu aydınlatmak için kendisine danışılan kişinin gerçekte ne denli dolandırıcı, devletini her anlamda hiçe sayan, milletine ise özel çıkarı ve endişeleri için düşman biri olduğunu biliyorum, ama neden o yayın organı bu konuda duyarsız, diye kendi kendime soruyorum. Bu bir kültürel tükeniş meselesidir. “Kültürel melezleme” kavramıyla bu konuyu çok kere gündeme taşıdım. İlkeli davranmak her anlamda önemlidir.

Peki şimdi konu bu kadar önemliyken, hangi taraftayım ve ne demek istedim, diye sual edenler oluyor, değil mi? Ben aslen, “ileri demokrasi, merkezcilik, insan gücü, bilimsellik, 2030’lardan sonrası, uzay…” derken bunları işaret etmek istedim. Bu siyasetin tümüyle yüzünün eskidiğini, mevcut aktörlerin her bir taraftan yüzgöz olduklarını söyledim. Herkes önce kendine baksın, geçmişten bu güne yapılan hatalara baksın, değil mi? Bu meselenin neresinden bakarsanız bakın, yanlış görünüyor, ilginç değil mi? Tıkanmak budur! Bir yanda bilimden uzaklaşılması ve tartışmaya kapalı bir kültür konusu, diğer yanda ise kendini görevli kılmış bir kadro… Ben ortasındayım; her ikisi de bana dert veriyor. Sonra çıkıp insanın ayağına dolanıyorlar. Sözün bittiği yer, böyle bir şey…

(Görsel: Flickr, Tim Ellis)

Bir cevap yazın

nasanin-yeni-em-itici-sistemi-aciklamasi
ÖNCEKİ YAZI

NASA'nın Yeni EM İtici Sistemi Açıklaması

google-surucusuz-otomobil-teknolojisi-ve-turkiye
DİĞER YAZI

Google Sürücüsüz Otomobil Teknolojisi ve Türkiye

İnnovasyon 'ın son yazıları