bilim-ve-islam
Bilim ve İslam

Bilim ve İslam

Okuyucu

Giriş

Eğer köklü sorunlarımıza cesaretle aynı ölçüde köklü çözümler üretmeye yönelemezsek ilerleyemeyiz. Dinin bilimden, bilimin dinden uzak tutulmasının vahametine karşılık, idraki yüklü bir gayret içine girerek hakiki bir çözüm üretmek gerekir.

Muttakilik konusu içinde sürekli tekrarladığım bilimsellik bahsine somut bir örnek vermek adına bu yazıyı önemsiyorum. Hem örneği Kur’an bağlamında vererek; konuyla yakından ilgilenenlerin tespitlerimi dikkatlere sunmak istedim; ilgilenmeyenler ise toplumumuzun tarihsel muhasebedeki derin bir yarasına göz atmış olacaklar.

Ben daha çok Batı kültürünün değerlerini kritik etmek istemişimdir. Örneğin Antik Yunan döneminin bana göre yapay ve sapkın değerlerinin günümüz dinamiklerine nasıl doğrudan etki ettiğini kritik etmek sizce de gerekmez mi? Ama öz değerlerimizi kendimizin görmezden gelmesinin önüne geçmeden, gözümüzü açmadan, bir ilerleme kaydetmenin mümkün olamayacağını sanırım hepimiz kabul ediyoruzdur. Onun için, kültürümüzde daha belirgin bir savunma potansiyeli yaratarak, buradan hareketle diğer konuları eleştirme imkanına kavuşabileceğimizi düşünüyorum.

Eleştiri

Müslüman kültüründe Kur’an üzerine olan çabalar, tarihsel açıklamalarla tarif edilebilecek şekilde, ilahiyat bahsi içerisinde, bir ilim olarak inşa edilmiştir. Hz. Muhammed’in (SAS) döneminde yaşayan Muhammed Bin Abdullah’tan (571-632), ülkemizdeki Mustafa İslamoğlu’na (1960-….) kadar Kur’an’a hizmet etme sevdalısı olarak niteleyebileceğimiz bir çok alim bulunmaktadır.

Diğer yandan, özellikle 20. YY’dan itibaren hızlanarak ileriye gitmiş bilim dalları bir çok gerçeği insanların gözü önüne sermiştir, artan gücüyle de bu yöndeki çabasına devam etmektedir.

Unutulmasın ki bilim demek bir yönüyle teknolojinin yaratılması demek, teknolojinin yaratılması ise yaşam tarzlarının belirlenmesi demek. Yani bizler müdahil olsak da olamasak da, günlük yaşama giren emirlerin başladığı nokta bilimle sabitlenir.

Toplumumuzu düşünerek öncelikle sormak istediğim sorular şunlardır: Neden son dönemin müfessirleri sadece kendi külliyatı içinde sıkışıp kalmıştır? İmanın gerektirdiği idrak adına, “kainatın Kur’an’ının okunması” bağlamında, başta doğa bilimleri olmak üzere her türlü bilim konusu neden olması gereken ölçülerde kullanılmıyor?

Bugün dahi şöyle bir tepkiyle karşı karşıyayız: “Sen kim oluyorsun da (örneğin) İmam-ı Azam’ın söylediklerinin önüne geçiyorsun? Haddini bil!” gibi… Konu bu değil. Bilimsel yöntemde fikir olumlu da olsa, olumsuz da olsa, bir sonraki doğruya ulaşmak için kullanılır. Bizde başka sebepler ön plana çıkıyor. Duygusallık ağır bastığından, sadece bu konuda değil, her konuda, taraftar olma gibi alışkanlığa bağlı kalınıyor.

Osmanlı dünyaya hükmetmiş, fetihle dine hizmet etmiş; ancak biliniyor ki, döneminde çok önemli müfessirleri yetiştirememiştir. Bu eleştiriyi, Osmanlı’nın azametine bakıp, ondan beklenmesi gereken düzeye değer biçerek yapmak mümkündür. Bu durum hem Osmanlı’nın bilimi yaşam tarzına yerleştiremeyip kendi gelişmesinde bir güç olarak kullanamaması anlamı taşır, hem de Müslüman dünyasının bugüne sürüp gitmesi beklenen refah ve güvenlik anlayışlarının altyapısı sağlamlaştırılamamıştır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti dönemi başka bir tartışma sürecidir. Ama şu kadarını söyleyebilirim, Batı kültürü elbisesini olduğu gibi üzerine giymek istemeyen bir toplum için yöneticilerin “size bu elbiseyi biçtim” demeleri pek gerçekçi ve çözümleyici olamamıştır. Özgün ve belki de sinerji yaratacak bir formül bulamamak, bence önemli bir eleştiri meselesidir. Dolayısıyla, sürekli gelişen bilimsel konuların halkın önemsediği dinine olumlu şekilde katkı sağlaması beklenirken, özellikle bir dönem, tam tersi uygulamalar tatbik edilmiştir. Değişik dönemlerde siyaset ve cehalet etkisiyle ortaya konan hatalar, Cumhuriyet döneminde başka şekillerde de olsa, tekrarlanmıştır. Eğitim öğretime önem verilmesi, sanayi ve ar-ge yatırımlarına önem verilmesi ve Batı ile işbirliği konularının artış göstermesi söz konusu olduğu halde, din-bilim ilişkinin kurulmasında yeterince verimlilik sağlanamamıştır. Üstelik, ilerleme adına, din ile bilimin bağları koparılmaya çalışılmıştır.

Bu noktaya dair bir ihmali tespit ederek şöyle diyorum: Din ile bilimi buluşturmak İslam’a ve Kur’an’a, diğer taraftan topluma ve insanlığa hizmettir. İnsanlığa hizmettir; çünkü şu anki gidişatı aynı değerdeki bilgilerle eleştirebilecek bir alternatif olmadığından, insanlık tek taraflı bir ilerleme içerisindedir.

Söylediğim bakış açısına yakın çalışma içinde olanlar elbette vardır. Hatta eski dönemlerin müfessirlerinden daha çok Türkistan bölgesinde yetişenlerin istikametinde gelişme gösterenler de fark edilmektedir.

Türkistan’ın Semerkant vilayeti Matürid mahallesinden Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud, Ebu Mansur el-Mahturidi olarak bilinir, (ölümü 944), kendi zamanında “atomların yok olmadan ayrıştığı” hakkındaki konuları tartışabilmiştir. Evrenin nereden var olduğunu akıl kullanarak bulmanın mümkün olduğunu, nasıl atomun bir kayıp vermeden parçalandığı kabul ediliyorsa, evrenin de “cevher’ül alem”den oluştuğu düşünülebilir, fikrini savunmuştur.[1]

Ancak tam da burada bir çelişki noktası daha görmekteyim. Örneğin Türkistan ekolünü meydana getiren alimlerden yararlanarak dünyanın değişik coğrafyalarında dikkate değer düşünce adamları çıkabilmiştir. Önemli şahsiyetlerimiz bahse konu düşünürlerin olduğu ülkelere gittiklerinde saygılarını ve bağlılıklarını bildirmektedirler. Bu durumda şu sorular ortaya çıkıyor: Bizde neden bu değerde düşünürler çıkmadı? Neden bu işlere yoğunlaşabileceklerin önünü açacak tedbirler alınamadı? Unutmayalım ki, o ülkelerdeki düşünürlere kaynaklık eden ilham, vaktiyle Osmanlı’ya veya Türkiye’ye girmek için can atmış, ancak engellerle karşılaşmışlardır. Bugün dahi bilimsel bakışı din ile birleştirme gayretinde bir ayak sürüme olduğunu düşünüyorum.

Bu bakış açısını bugün bütün çıplaklığıyla fark edebiliyorum. Ama yeterince ders çıkarabiliyor muyuz? İhmal edilen düşünme yönteminin gelişmesi ve sonucunda bilimdir. Bilimi alıp din ile iç içe yerleştirecek bir anlatım tarzını geliştirmek o kadar zor mudur? Bu alanda çaba göstermek, ilahiyatın ve karşılığı olan bilimlerin üniversite kürsülerine bir vazife yüklemiyor mu? Buradan özgün ve gerekli olan bir hedef çıkmıyor mu?

Söylemek istediğim bir başka nokta da; Türkiye’de 1980’lerden sonra daha belirgin şekilde ortaya çıkan, “Kur’an’ı anlayarak okuma” düşüncesi üzerinedir. Bu cephede çaba gösteren bir grup müfessir ister istemez, zamanın getirdikleriyle biraz daha bilimselliği içselleştirmiş biçimde çalışma içerisindedirler. Ancak değişik baskılar ve aynı zamanda onları destekleyecek bilimsel ve kurumsal imkanların istenen ölçülerde tesis edilememesinden dolayı, ayrıca fazla yorulduklarından olsa gerek, sadece; “Biz sadece Kur’an’ın içine bakarak İslam’ı tarif etmek durumundayız,” savını öne sürmektedirler. Bu hareket tarzı onları değişik olumsuz eleştirilerden korumaktadır. Ama İslam’a ve özelde Müslümanlar’a hizmetin bir ayağı hep kısa kalmaya devam etmektedir.

Buradan açık bir sosyal sonuç çıkarmak mümkün olmaktadır. Çıkara dayalı diğer konularda olduğu gibi, müşterisi hazır siyaset ve din konularında da aynı tarzı ortaya koymaktayız. Erişmekte zorluğumuz olan ve erişebilsek dahi etkisi derhal görülmeyecek bir kazanım konusunda, dışarıdakiyle kendimizi eskiteceğimize, kolaycılıkla içimizdekilere yönelmemiz, tam bir eleştiri konusudur.

Bütün bunlara bakarak, bugün matematiğin, fiziğin, biyolojinin, kimyanın, termodinamiğin, jeolojinin, antropolojinin veya diğerlerinin getirdiği son ve gelişmiş bilgileri içeren bir 21. YY tefsiri yapabilecek kimse bulmakta zorlanıyoruz. Yapılan tefsirlerin bir bölümü önceki yüzyıllarınkinin devamı niteliği taşırken, diğer bölümü sınırlı bir ilerlemeyi temsil etmektedirler.

Örnekleme

Bu bölümde, Kur’an’da işaret edilen anlatımlara bizlerin getirdiği yorumlar yer alacaktır. Başta ifade etmeliyim ki, elbette en doğrusunu bilen Allah’tır (CC).

İlk konu, Yaratan’ın teşbihle (örnek, tasvir, alegori, benzetme…) bildirdiği konular hakkında olacaktır. Konuya başka açıdan bakalım. Kur’an’da yer alan ve bizlere müteşabih olarak tanıtılan hükümler eğer zaman içinde muhkem ise ve bizler konunun özünü öğreninceye kadar kainata eksik bakıyorsak, burada vebal kimindir?

İşte tam buradaki sorum şu: Bilgi, kime göre veya ne zamana kadar muhkem veya müteşabih’tir, eğer bilinçlenmeyle edinmek mümkün ise bilgi hangi zamandan veya sebepten itibaren muhkem olur? Bu soruların cevapları bize yeni bir bakış boyutu kazandıracaktır. Bizler bu bakış tarzı ile Kur’an’ı tekrar okursak, örneğin iki boyutlu bir görüntüye bir boyut daha eklendiğinde nasıl derinlik oluyorsa, çok boyutlulukla hareket edersek, daha anlaşılır bir süreci başlatmış olabileceğimize inanmaktayım.

Bakın buradaki anlatım bize şunu gösterecektir. Bilimin giderek geliştirdiği bilinç gücüne bağlı olarak sağlaması yapılan konular var. Ayetlerde belirtilerin başlangıçta insanlığa müteşabih gibi gelen konular giderek muhkem olmaktadır/olacaktır. Ama bazı konular var ki, örneğin, “Cehennem/Cennet içinde yaşam şöyle olacak…” kabilinden anlatılanlar, onlar gidip görmeden asla anlaşılamayacaktır. Olsa olsa şimdilik genel bir yaklaşım geliştirilebilir, ayrıntıya vakıf olmak mümkün değildir.

Burada Kur’an çalışmalarının uzmanlarınca doğru bir şekilde yapılması gerektiğinin minik bir örneğini göreceğiz. Sıradan dil bilenler veya doğru ekollerden beslenemeyenler ayrıntıda sıkıntı çekebilirler. Kaldı ki uzmanları bile farklı açıklamalarda bulunabiliyorlar.

Kur’an kapsamı ölçeğinde örnek minik ama konu evrenin varoluşu hakkında ise (en azından benim fikrime göre) durum biraz da olsa size cazip gelecektir. Eğer bu gibi önemli konular doğru anlaşılırsa, belki de (her ne kadar zor görülse de) Müslümanlar’ın bilimsel yaklaşımlara bakış açıları da farklılaşabilecektir.

Hatta, eğer Müslüman alimler bir yük/vebal altında ise vereceğimiz örnek yine önem arz edecektir. Çünkü çeşitli vesilelerle yaptıkları açıklamalarda, imana karşılık gelen şüphelerin ortaya çıkışında, sorumluluk üslenmektedirler. Bu işleri bilmeyen veya az bilen sıradan biri için referans/kaynak (te’vil) olmak çok önemlidir. Kaynak kitap yazanlar bu konularda sanırım oturup anlaşabilirler. Eğer “bozulmamış” bir tek Kerim Kitap üzerine anlaşma yoksa, bunun tek bir mantıksal açıklaması vardır; vebal devam eder, hem de herkes için!

Kur’an yorumlayanların diğer bilimleri takibi şarttır. Yoksa, bazı Kur’an konuları insanlık için büyük oranda netleştiği (muhkem olduğu) halde, biz onları halen bilinmezmiş (gaip’tenmiş) gibi görmeye devam edersek, Kur’an’ın bize verdiklerini alamıyoruz, onu doğru okuyamıyoruz, idrak edemiyoruz ve rahmetinden yararlanamıyoruz anlamı çıkar.

Zira en baş prensip şudur: Elbette her şeyin kaynağı gaip’tendir. Böyle olduğunu kabul etmek bir Müslüman için iman gereğidir. Ama bunun ötesinde iradeli insan idrak ettikçe; hem yeni bilgilere doğru gelişme sağlar, hem de gaip’e daha çok tutunulur.

Varoluşla ilgili önemli gördüğüm İnfitar Suresi’nin başlangıç kısmını örnek olarak sunacağım. Burada bir farklı yorum göreceğiz.

Kur’an’da yazan şudur: “İzessemaünfeterat (1), Veizel kevakibünteserat (2), …” Bu toplam iki ifade için son dönemlerin müfessirlerine bakalım, ne deniyor? Basit değil mi? Burada “gök-zaman-çatlama” ve “yıldız-zaman-saçılma” ifadeleri var. “Bunları yan yana getirir yazarız, okuyan anlar,” mı diyeceğiz? Elbette tefsir işinde daha fazla bilgi gereklidir.

Mustafa İslamoğlu’nun İnfitar Suresi meal-tefsiri[2]: “(1) Uzay (gök, sema) çatlayan bir çekirdekten çıkan filiz gibi yeniden (teceddüt) yaratılmaya başladığında, (2) yıldızlar yeniden serpilip saçıldığında, (3-5) denizler yeniden yükselip kabardığında, kabirlerin içi boşaltıldığında, her insan neyi öncelediğini ve neyi ertelediğini fark edecek.

Aynı ayetin başlangıç kısmı Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)[3] ile Elmalılı Hamdi Yazır’ın[4] meallerinde şöyle: “(1) Gök (sema) yarıldığı/çatladığı zaman, (2) yıldızlar saçıldığı/döküldüğü zaman…

Merak edip bir de yabancı kaynağa bakalım. Aynı ayetler için çağımızın önde gelen müfessirlerinde biri olan Muhammed Esed ne demiş? “(1) Gökyüzü (sema) parçalara ayrıldığında, (2) tabiatı gereği Rabbine boyun eğdiğinde…”[5]

Bilindiği üzere, Türkçe’de de ayrı sözcüklerle ifade edildiği gibi, İngilizce’de “sema”nın karşılığı “sky”, “uzay”ın karşılığı “space”tir.

İslamoğlu çalışmasında “tekil” halde kullanılan “sema-gök” ifadesinden “uzay” anlamının çıkarılması gerektiği vurgusu önemli bir yorumdur.[6]

Bunu biraz irdeleyelim. Uzay sözcüğünde “uçsuz bucaksız boşluk” çağrışımı vardır. Evrendeki gezegenlerin, yıldızların ve diğer çekim gücü olan oluşumların dışındaki alan boşluktur. Sema veya gök ise yıldızların veya gezegenlerin hemen dışındaki veya yörüngesindeki alanda “hava sahası” çağrışımı yapmaktadır. Eğer söz konusu ayette sadece dünya ve diğer gezegenlerin etrafındaki atmosfer veya çekim alanındaki bölge dikkate alınsaydı, o taktirde mutlaka “gökler/semalar” anlamında bir “çoğul” kullanım görecektik.

Başka ayetlerdeki gibi (Örneğin: Bakara 107, Furkan 2), “Yeri/yerleri ve gökleri (semavat) yaratan/egemeni olan,” hükmedildiğinde görülüyor ki çoğul ifade kullanımı söz konusudur. Bu şekildeki bir anlatımdan kastedilen ise gezegenin beraberine eklenmiş alandaki tüm kendine ait olanları da, örneğin havanın, uyduların, manyetizmanın, gazların, su veya toz bulutlarının bulunduğu ortamı da kapsadığıdır.

Nitekim Enbiya Suresi çok anlamlı bilgilerle doludur:

İnkarda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler (semavat) ve yer (erd) başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik. Buna rağmen hala inanmayacaklar mı? Ve yeryüzünde (erd) kendilerini sarsar diye, kalkmaz, kımıldamaz dağlar var ettik; ve onların aralarında, yollarını bulabilsinler diye vadiler açtık. Ve göğü (sema) güvenlikli bir kubbe (sekfem mehfuza) olarak tepelerine diktik; ama onlar, bu tür göstergelerle işaret ettiğimiz (hakikatlere) sırt çeviriyorlar. Oysa ki geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan da O’dur; (ama yıldız ve gezegenlerin) hepsi de (kendileri tespit edilen) bir yörüngede akıp durmaktadırlar.”[7]

Bir kere üslup tamamen bir fiziksel inşa anlatımı mahiyetindedir. Bu bile bir derstir. Kime derstir? Sadece ilahiyatçılara değil, bu işin kapsamına giren bütün bilim insanlarına indiği tarihten itibaren sürekli nirengi olacak bilgiler sıralanmaktadır.

Bilgilerin muhkem kısımlarını anlayabilmek, bir gezegenin ve sonra gezegen içindeki yaşama dönük yerlerin nasıl oluştuğunu bilebilmek için bunları araştıran bilim alanlarıyla ortak çalışılması gerekmektedir.

Yaklaşık hesaplara göre yeryüzünün yaşı 4,5 milyar ise bunun etrafında atmosferinin oluşması zamanı yaklaşık 2,3 milyar yıl öncesidir. Atmosferin tamamlanması ve oksijenlenmesi 1,4 milyar yıl öncesidir. Hareketli bir canlının suda (denizlerde) oluşması için gerekli şartların meydana gelebildiği devir bundan 570 milyon yıl önceleridir.

İşte evrenin büyümesi/genişlemesi bağlamında içindekilerin, daha boşluktan (space) itibaren; helyum, karbon, yıldız, süper nova, gezegen, ağır metal oluşumları için enerji, yaşanacak yer, atmosfer, oksijen, su, denizler, denizlerde aşırı kalker yapısının oluşması ve buranın (dünyanın) canlı türleriyle bezenmesi gibi süreçler doğru okunmalıdır. Bugün bilim de bu konuları sırasıyla anlatabiliyor ve böylelikle dini kaynak harfiyen doğrulanmış oluyor.

Bir gezegende oksijenle solunum yapan hareketli canlıların oluşabilmesi için dünyadaki gibi bir atmosferin varlığı şarttır. Atmosfer oksijen ve su demektir. Bununla birlikte gezegen soğur, denizler serilir ve kara parçaları yer kabuğunda oluşur. Dünyada karaların evrelerle meydana geldiğini bilmeyen yoktur herhalde. Kambriyen dünyadan (4,5-3,8 milyar yıl önce) paleojen dünyaya geçiş (65,5-23,8 milyon yıl önce), oluşumun gereklerini kapsayacak şekilde, basamaklar halinde sürdürmüştür.

Her şey tam da ayette olduğu gibi gerçekleşmiştir. Yani Kur’an’ın te’vil ettiği bilgiler sağlamdır, insanlıkça (özellikle bilim insanlarının çabalarıyla) idrak edilmiştir. Soru şu: Bu bilgiler muhkem anlamı taşımaz mı, taşımıyorsa ne zaman taşıyacak, halen Müslüman alimlerce eksik bilinen bilgi boşlukları mı var?

Hatta ilgili ayet dünyanın uydusunu dahi bu anlatımla sema/gök denen alana yerleştirildiğini ekliyor. Uydu boşlukta (uzayda) değil, yörüngededir. Bu yetmiyormuş gibi, Kur’an her göksel varlığın boşlukta bir kurala göre seyrettiğini işaret etmektedir. Bu ne demektir? Örneğin Güneş Sistemi, Samanyolu içinde bir yörüngededir. Evrenimizde Samanyolu gibi sayısız galaksi vardır ve her biri bir döngü içindedir. Bu döngü yörüngeler halinde boşlukta devam eder.

Enbiya Suresi’nde belirtildiği gibi, konumuz dünya ise, önce “gökler ve yer bitişik” tarif ediliyor. Bu nedir? Güneşten büyük parçalar kopuyor, bu parçalar bir yörüngeye oturmaya başlıyor. Yörüngeye oturan parçalardan biri ileride yaşama elverişli dünya olacağından tam da en elverişli noktada dönmeye başlıyor. Hesabı belli bir yere ulaşıyor. Sıcaklık, enerji, çekim kuvvetleri, manyetik etkiler, radyasyon gibi çeşitli yönleriyle ideal olan yörüngeye oturduktan sonra soğuma süreci başlıyor. Soğuma olurken, gazların elverişli yoğunluğuyla, yerde kabuk ve gökte atmosfer meydana geliyor.

Katmanlar halindeki atmosfer, dünyaya güneşten gelecek radyasyondan koruyan, zararlı enerji girişini filtreleyen, zararlı göktaşlarının parçalanmasını sağlayan dünya çevresindeki göksel kabuktur. İçinde yaşama uygun gazlar bulunmaktadır. Yeryüzü için hayatı sürekli kılacak suyun devinimin sağlandığı atmosferik olaylar büyük bir kusursuzlukla sürüp gider. Bütün bunlardan anlarız ki, atmosfer dünya için güvenli bir kubbedir.

İslamoğlu, İnfitar Suresi birinci ve ikinci ayetlerde “yeniden olma” (teceddüt) vurgusunu savunarak bir meal-tefsiri yapar. Üstelik, “bir çatlama/yarılma varsa bu nedir?” diye sorup cevap arar, başka mesnetlerle (örneğin Fatır 1) fiili (fatarat) daha geliştirerek yazar. Buradan hareketle asıl vurgu, bu çatlayıp filizlenme fiilini, göklerin dürülmesi ve kıyamete dönüş değil, uzayın tekrar meydana gelmesi ve yeni evrenin oluşması bağlamında okur.[8]

Böylece taraflarca ikinci ayete tamamen farklı bir bakış söz konusu olmuştur. İslamoğlu yeni filizlenmenin devamında yıldızların tekrar serpilip saçılmasını, yani (örneğin) galaksilerin tekrar meydana gelmesini açıklamıştır. DİB ve Elmalılı ise yeniden olmayı başka türlü okuduklarından ve bu ayet için akıllarında kıyameti tuttuklarından olsa gerek, yıldızların saçılmasını bir dağılmaya/parçalanmaya göre açıklamışlardır. Dolayısıyla takip eden ayetlere doğrudan bağlantı kurabilmişlerdir. Denizler yükseldi/kaynayıp fışkırdı, gibi.

Üstün iradeli bir insan olmak adına, bu örnekten yaşama doğru bir bakış için daha somut sonuçlar çıkarabilir miyiz?

Yukarıda örneğe bakarak bir seçim yapıyorum ve ben İslamoğlu’nun tefsir ettiği fikre katılıyorum. (Büyük bir ihtimalle Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın da görüşlerinin İslamoğlu gibi olduğunu düşünüyorum, onun da adını burada zikredeyim.) Buradan hareketle diğer müşterek konuları da beraberinde okuyor, tümüyle fikri yapımın bilimle ters düşmeyeceğine kanaat getiriyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İmzanın Sorumluluğu

DİĞER YAZI

Anti-zaaf

Kültür 'ın son yazıları

Anakronizm ve Propaganda

Anakronizm ile politik propaganda arasında ciddi bir ilişki vardır. Kitle psikolojisiyle ilgilenenlerin çalışma alanında bu tür

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis