mucizeden-anlasilacak-ne
Mucizeden Anlaşılacak Ne?

Mucizeden Anlaşılacak Ne?

Okuyucu

İnsanlık mucizeden medet ummanın çeşitlemelerine tanık olmuştur. Mucize yaratanlar, mucizeden para kazanmayı düşünenler, mucizeye sığınanlar, mucizeyi inkâr edenler, mucizeyi inkâr ederek düşüncelerini sağlamlaştıranlar…

En başta bir mukayese ile şunu söylemeliyiz, tüm canlıların bildikleri kendi algılayabildikleriyle sınırlıdır. Diğer canlılar gibi insan da kendi almaçlarıyla (reseptörleriyle) algıladıklarından yola çıkarak yaşar. Bazı algılar o kadar süratle gelişir ki bilinçsiz hareketler bile söz konusu olur. Hatta etrafında olanların birçoğunu kendi almaçlarının sınırlarının dışında olmasından dolayı anlayamaz bile. İşin bilimsel ve düşünsel kısmı bir yana, normal yaşamda insanlar kendi boylarını aşan olgulara bir şey söyleme ihtiyacı duyar; “mucize” der.

Ancak bir olgunun mucize olabilmesi için temel şartın irade ile açıklanması gerekir. Örneğin bir hayvan için mucize söz konusu değildir. Uyarı veya temas kendini aşıyorsa diğer tarafı önemli değildir. Dolayısıyla bu dünyada canlılar içinde mucize denen olgunun insana özgülükten kaynaklandığını bilmeliyiz.

Mucize, kime göre, hangi zaman göre, ne tür bilgilerle, gibi içinde değişik düşüncelerin olduğu bir konudur. Hatta bir kısmıyla işin içinde doğa bilimleri de bulunmaktadır. Güneş tutulması bir mucize midir?

Bu işin değişik boyutlu yansımaları vardır. Ucu çıkarcılığa kadar uzanır. Marifeti bazen mucize ile açıklamaya gayret edenler, marifetine keramet eklemek isteyenler vardır. Öğrenilmiş ileri düzeyli bilgiyi doğru yer, zaman ve şartta marifetle kullanan biri, ancak cahil toplumlarda mucize gerçekleştirmiş muamelesi görür. Bir olgu, aşkın öznenin bilgisi ve onun koyduğu yasaların dahilinde, doğal bilgi zenginliği içinde gerçekleşmiştir, buradan bir istismar konusu çıkmamalıdır.

Mucizenin bu şekliyle tarifini yapmayanlar büyük yanılgı içindedirler. Aşkın özne daha az bilgili olan özneye hitap ederken mucize kelimesini kullanabilir. Bu kendi düzeyine göre değil, olgunun yerinde etkisine göre bir tarifi ve kabulü işaret etmek içindir.

Örneğin zaten olacak doğa olaylarının tam da zamanına denk geldiği duruma dair bilgiye sahip bir peygamberin gerekli tedbiri alması çevresindekilerin sahip olmadığı bilgiye dayandığından mucize olarak kabul görebilir ve hatta ilahi kitaplarda bu haliyle isimlendirilebilir. Ancak kitap zaman içinde insanların elinden geçiriliyor ve işleme tabi tutuluyorsa mucizenin ifadesi artık aşkın öznenin lisanından değil, algılayan öznenin lisanından etkilenecektir.

Kime göre mucize? Mucize, sadece bir ifade şeklidir. Aslında olup bitenin bir anlamı ve açıklaması vardır. Nasıl fizikte entropi (rasgele olma, düzensizlik, faydalanılamayan enerji, vs) bir terimse ve bir anlamı varsa, mucize de kendi anlamında başka bir kavramdır. Ne entropi mucize demektir ne de mucize entropi. Sadece kavramsal bir anlam ifadesidir. Ama bazen bir bilgiye henüz erişememiş bir topluma gösterdiğiniz onlara mucize geliyorken, size göre entropi çıkışının tarifiyle özetlenebilen bir gerçektir. Dolayısıyla kime göre ve ne ile ilgili olandan bahsediliyor, bir tespit gerekmektedir.

Kuantum savunucuları doğal yasaları kuantum yasaları ile açıklamakla kalmayıp, Tanrı’nın da aynı yöntemleri kullanabildiğini açıklamaktadırlar. Doğal bir izahı varsa sorun olmaz.

Yaratan’ı idrakle anlamak, ne yaptığını ve neler yapabileceğini bilebilmek mümkün müdür? Örneğin İslam’a göre Allah (CC) kendini Kur’an vasıtasıyla yeter ölçüde açıklamış, belki, “Açıkladıklarım çerçevesinde artık siz düşünün!” demeye getirmiştir.

Bu açıklamaların daha çok algıya karşılık gelen bilgilerle ifade edilmesi haliyle teşbihle (alegorik, mecaz, canlandırma) olmaktadır. Alegorilerin nasıl yorumlanması gerektiği ise bilgide ilerleme, daha fazla bilinç sahibi olma ile geliştirilecek konulardan ibarettir.

Her şeyin başında, insan algısını kendi bilinç atmosferinde değerlendirmek gereği üzerinde durulmalıdır. Çünkü insan kendi atmosferinde dahi eksiklikleri gidermekle ilgileniyorken, bir üst algı sistemleri içinde kendine henüz yer bulamayacaktır.

Kitabı Mukaddes’e göre Tanrı yasaları yaratmakla kalmaz, O’na yakarıldığında istisnalar da yaratabilir-ölümcül hastalıkları iyileştirmek, kuraklığa son vermek, kroketi olimpik spor olarak kabul etmek gibi.[1] Bu açıklama doğa yasalarının daha sağlam olduğunu düşündürtmek için Hawking’den gelmektedir. Yahudi ve Hıristiyanlar için bu kritik Aristo’dan etkilenen Descartes’ten bugüne karşılık göremedi ise Batı’nın kafasının karışıklığını anlayabiliriz.

Ancak, Batı toplumu kafa karışıklığını kendi usulleriyle Aydınlanma sonrası halletmiş görünüyorken, Müslümanlar Batı kaynaklarına başvurduğu her konu için etki altında kalmış ve kafa karışıklığında neredeyse Batı’yı geçer olmuştur.

Eski Ahit’in mucizelerle bezeli bir kitap olması üzerine, hem Yahudi ve Hıristiyan dünyası, hem de buna karşı koymaya çaba gösteren bilim dünyası büyük bir tartışma içine girmiştir. Bu tartışmanın XV. Yüzyıldan itibaren felsefe ve bilimin gelişmesine paralel olarak Batı toplumu tarafından geniş boyutlu gerçekleştirilmesi, daha sonraları diğer toplumların da kendi içindeki mucizeleri sorgulamasına sebep olmuştur. Fikir sahiplerinin birbirlerini mucize üzerinden çürütme girişimleri, mucizeden medet ummayı daha da ilerilere taşımış görülmektedir. Seviye bir hayli yükselmiş, dâhilere, akademisyenlere ve filozoflara kadar ulaşmıştır.

Volter mucizeyi kabul etmemiştir. Hatta Batı kültürünün tarif ettiği din olgusu içindeki bakış açısına karşı gelerek Volter mucizevi inanışları ve açıklamaları Tanrı’ya hakaret etmekle eşit görmüştür.[2] Spinoza doğa yasalarına kendince anlam vermeye gayret etmiştir. Kendi öğrendiği din bilgisi ile yola çıkınca Batı kültürüne yarayışlı bir anlatım üslubu kullanarak doğa yasaları ile Tanrı yasalarını buluşturmaya kalkışarak “Tanrısal Yasa” şeklinde bir açıklama geliştirmiştir.[3] Aydınlanma ile Thomas Jefferson Kutsal Kitap içindeki mucizeleri ayıklayarak kendince akılcı bir çözüm getirmiştir.[4] Ateistler ise bu çabalara bıyık altından gülmektedir. Bir yanlış diğer yanlışın doğmasına neden teşkil etmektedir.

Bütün bunlardan bir süre önce Müslüman kültüre ilişkin bir açıklama yapmak çabası içinde olan Gazâli ise kendi görüşünce ilmi ikiye bölmüş ve Allah’ın (CC) ilahi ilmine ayrı bir yük atfetmiş ve adına “şer’i” demiştir. Bugün daha çok müspet ilim olarak bilinen dünyalık gördüğü bilimsel konuyu da “akli” demiştir.[5]

Kur’an vahyin kabulü için mucizeye başvurulmasını değil, doğal yasaların yeterli olmasını ister.[6] İslam’da doğal yasalar “sünnetullah” olarak isimlendirilir. Vahyin ayetleri işaret ve mesaj anlamındadır. Eğer biri Allah’ın (CC) kulu olduğunu idrak edecekse vahyin işaret ettiği sünnetullah yeterlidir. İnanmanın karşılığı olarak eğer vahyi getirenden bir mucize bekliyorsa, bu istenmeyen bir durum olarak işaret edilir.

İnsanın elinde mucize kabilinden bir gücün veya olayın olması sadece bir abartı ifadesidir.

“Doğal” denilen noktanın özü sünnetullahtır. Örneğin Kur’an’da Allah (CC) bazı kavimleri veya kentlerini yok ettiğini bildiriyor, “benim helak ettiklerim,” diyor. Bunların helak olmaları ya yanardağın patlaması, ya sel basması, ya bir bulaşıcı hastalığa sebep olan virüsün yayılması, ya deprem olması, ya meteor düşmesi, ya kasırgaların patlaması, ya da benzeri doğal afetlerle gerçekleşmektedir. Bu felaketlerdeki doğallığın gerçekleşme şeklini anlayabilirsek, ilahi mucizelerin de ruhunu anlayabilmiş oluruz.

Hatta doğa bilimlerine de böyle bakmanın çok şeyi düzelteceği aşikardır. Cahilce tavır gösterenler artık sünnetullahın mana ve madde bağlamını anlamalıdırlar.

Bilmek, karar vermek, kurallarını ve yasalarını ihdas etmek, sistemi inşa etmek, işletmek, gözetmek ve gerektiğinde düzenlemelere müdahale etmek Allah’a (CC) mahsustur. İnsan bunları doğal olarak görür. Ayrıca, bütün bu işlerin doğal olan kısmında görevli Melek’in Mikail (AS) olduğu ifade ediliyor, onun vasıtasıyla yürütülen işleri de idrak edebilmemiz gerekiyor. Örneğin hava şartları, atmosferin devinimi, tektonik plakaların hareketleri, daha ileri gidersek yörüngesinde dönen gezegenler, yıldızlar, vs hepsinin sistematik şekilde çalışmasından Mikail (AS) sorumlu. Eğer inanıyorsak, bizler bunların doğallığı içindeyiz.

İnanmayanla aradaki fark çok belirgin. Onlar diyorlar ki, her şey doğal oluyor, Tanrı ve melek gibi bir şey yok; inanan da diyor ki, her şey doğal oluyor, Allah (CC) ve melek var. İşte inanç farkı bu kadar. Diğer konulardaki kafa karışıklığı insanın idrakinden ileri gelmektedir.

Kur’an şöyle der: “Mucizeler yalnız Allah’ın elindedir!”[7]

Endişe şurada: İnsanlık, özellikle Batılı bilim insanları, “doğallığa bir dış müdahale olmamaktadır, buna da gerek yoktur,” diyorlar. Diğer taraftan, Kur’an’da (ve diğer kitaplarda) belirtilen “Ol!” emri ise bazıları tarafından dış müdahalenin en olmayacak şekildeki açıklanmasıyla sunuluyor. Halbuki “ol” emri ile “olma sürecini başlaması” anlaşılır ise, “olma sürecinin de doğallık içinde gerçekleştiği” kabul edilecektir. Böylelikle doğru idrak gerçekleşmiş olacaktır.

Nice şeyler vardır ki, halen olup gitmektedir. Örneğin evrenin genişlemesi bunun başlıca delilidir. Üstelik din de, bilim de, felsefe de mutabıktır.

Her şey kendi sürecinde değerlendirilmelidir. Örneğin bir milyon yılda gerçekleşen bir olgu, şimdi kitapta okurken “oldu” ifadesiyle örülüyorsa bunu idraki elbette insanın ödevidir. Asıl fitne bu gibi doğallıklara gnostik bir kulp takmaya çalışmakla başlar.

Kur’an’da “görünen” ve “görünmeyen” mucize bahsi belirgin şekilde geçer. Görüneni idrak edemeyenin görülmeyeni idrakle işi olabilir mi? “Göklerde ve yerde ne mucizeler var ki, insanoğlu yanından geçip gider de onlara dönüp bakmaz bile.”[8]

Hani üstünden zaman geçmiş bir enkazın altından çıkarılan bir bebeğe gazeteler başlık atıyorlar ya, mucize bebek diye, bu görünenidir. Zaman içinde, bilimde ne kadar ilerlesek de yeni bir evrenin bizimkinin yanı başında oluştuğunu görebilmek mümkün müdür? Bu gibi örnekler ise görülmesi mümkün olmayanıdır.

Büyük Hadron Çarpışması bir asır önce mucize miydi? Daha madde naklini yapamayan insanın, maddeden başka bir atmosfere, buradan tekrar maddeye dönüşümün mümkün olduğunu kabullenip kabullenmemesine ne diyeceğiz?

İki elimin arasını açtım ve başımın üzerine kaldırdım. Söyleyin, ellerimin arasında ne var? Bir şey görmüyorum, boşluk, hiçbir şey yok, gibi cevapların gelmesi muhtemel, değil mi? Ama biliyoruz ki bu on bin yıl önce gerçekten bir hiç idi. Ya ne var? Öncelikle biliyoruz ki soluduğumuz hava var; gazlar, partiküller… Çıplak gözle görülmedi diye, elimin arasında mucize tuttuğumu mu düşünenler çıkacak?

Mucizeden medet ummak yanlıştır. Hz. Musa (AS) Sina Dağı’na gittiğinde Samiri, İsrailoğulları’nın ellerindeki altınları ateşe attırır ve altından ustalıkla şekil verip bir buzağı yapar. Esen rüzgarın etkisiyle ağzından hava çıktıkça buzağıdan böğürtü halinde bir ses de çıkmaktadır. Bu o toplum için bir mucizedir. Samiri, “İşte sizin tanrınız!” der. Ahali altın buzağı heykelinin içinde tanrı olduğunu zanneder ve yere kapanır. Burada mucize altın heykel mi, fizik kuralları mı, yoksa halen insanların maddeye neden bu kadar düşkün olduğu sorusunun cevaplanamaması mı?

Neden bir mucizeye takıldık kaldık? Mucize olan; gören, duyan, fark eden, keşfeden, açıklayabilen, tasvir edebilen, tahmin edebilen için ayrıcalık mı?

Örneğin 2070 yılında bir asteroide insanlık iniş yapacak demek, bazılarını neden rahatsız ediyor? Hayal eden var, proje geliştiren var, buradan yarar bekleyen var, para harcayan var, denemeler yapan var, bir sürü hazırlık var; bir tarafta bunca çabalayanlar görüyoruz, diğer tarafta bırakın bu işleri, diyenler ortaya çıkıyor.

Bırakın isteyen yararlı gördüğü işi yapsın, isteyen kafasındaki doğal tahmini aktarsın… Zamanı yeter mi yetmez mi, olur mu olmaz mı ayrı bir konudur.

Bu durum öğrenmek için çaba göstermeyeceğiz anlamına gelmez. Zaman, mekan ve şartlar ilerledikçe ve geliştikçe dünün mucizelerinden bir kısmı, bugün; bugünün mucizelerinden bir kısmı, yarın okunan ve anlaşılan durumdadır; ki bu çok normaldir.

Buna rağmen bir takım aklı evvel, “peygamberlerin mucizeleri olur, onlara yakın olanların da kerametleri…” diye bir yaklaşımı kendilerine çıkar olarak atfederler. Yani iş keramet ve daha sonra da politikaya kadar gider.

Afrika’daki gelişmemişlik bağlamında çok şey söyleyebiliriz. Söylenebileceklerden biri de büyücülerin, kahinlerin ve klanların etkisiyle toplumun cehaletinin yönetilmesi gerçeğidir. Toplum geri kalsın, öğrenemesin ve başlarındakiler onları kolay yönetebilsin. Tıpkı Firavun’un ve Hz. Musa’nın (AS) karşısına çıkarttığı sihirbazlarının olduğu örnekteki gibi düşünelim.

Peki, bugün Müslüman olup da bu tip birlikteliklerle çıkar peşinde koşan bir sistemin olmadığını söyleyebilir miyiz? Eğer varsa, bunlara ve inananlarına, “Allah affetsin,” diye temenni edelim. Eğer varsa, bunların peşinde giden aklı karışmışlara da, “Allah yardımcın olsun,” diyelim.

Cehaletin çıkara dönüşmesi yetmiyormuş gibi, bir de kurumsallaşıp karşımıza çıkıyorsa işler iyice arapsaçına dönüyor demektir. Biz bu asırda bu tip sorunları daha aşamadık mı ne? Bir insanı kutsamanın din istismarı olduğu anlaşılamıyor mu?

İslam’ın en büyük mucizesi vahiyle (ayat-ı beyyinat)[9] bildirdikleridir. Ama işlerine geldiği gibi anlamları ve algıları kendi amaçlarıyla değiştirip sunanlar, evvela bundan dolayı hesaba tutulacaklardır. Çünkü müteşabih bahsi de bir sınav vesilesidir.

Hiç kimse Allah’ın (CC) işinin ve yönteminin önüne geçebileceğini zannetmesin, yanılır, yazık olur. Hiç kimse süreçlerin üç-beş yıllık dilimlerde gerçekleştiğinin beklentisinde olmasın. “Elli bin yılın bir güne eşit olduğu”[10] türden bir zaman algısında, kimin neyi isabetle açıklayacağını zannediyorlar ki? İnsanlık önündeki işe baksın, “doğru” yapmaya çabalasın. Bazı takıntılılar dışında zaten çoğu konuda işer öyle yapılıyor, aman gelir takıntılılar da idrak ederler inşallah…

Mucize beklemek, mucize neticesine göre inanmak, mucizeden medet ummak, mucizenin günlük yaşamda kullanımını düşünmek hiç de istenen bir durum değildir. Yaşam doğaldır ve bununla ikna olmak, bununla yaşama sarılmak yeterlidir. İnanç insanın kendi kalbindeki bir hadisedir. İnsana düşen görev ölçü ve dengeyi kaçırmamaktır.[11]

İnsana düşen görev bir maharet sahibi olmak ve maharetini doğru yolda kullanmaktır. Meslekler, ihtisaslar, liderlikler, bilim, sanat, vb dallar maharet içindeki gerçeklerdir. İnsana düşen görev bir takım kerametlerin arkasından koşmak ve keramet çıkarımlarını kendi politikasına dahil etmek değildir. Mucize ise kendi doğasında ve kendi ortaya çıkış şekliyle önemsenmelidir.

[1] Stephen Hawking, Leonard Milodnov, Büyük Tasarım, Çeviren Sema Öğünç, Doğan Kitap, 10. Baskı, Ocak 2013, İstanbul, s. 30.

[2] Volter, “Mucizeler”, Felsefe Sözlüğü, MEB Yayınları, 2001, İstanbul, s. 220-222.

[3] Benedictus Spinoza, Teolojik Politik İnceleme, Çev. Cemal Bâli Akal, Reyda Ergün, Dost Yayınları 2. Baskı, 2010, Ankara, s. 95.

[4] Bkz., Thomas Jefferson, The Life and Morals of Jesus of Nazareth, 1820.

[5] İmam Gazâli, Yol, Bilgi ve Varlık, Çev. A. Cüneyd Köksal, Sufi Kitap, İkinci Baskı, 2009, İstanbul, s. 53.

[6] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Meal-Tefsir, Çeviren Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, İstanbul, 2009, Gafir:78, açıklama 58, s. 1138.

[7] En’am 109.

[8] Yusuf 105.

[9] İsra 59.

[10] Me’aric 4.

[11] Rahman 7-8.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Maksatlı Aforizmalar (IV)

DİĞER YAZI

Bilimsel Mantık

Kültür 'ın son yazıları

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis

Politika ve Odaklanma

Yaşamımızda çok temel konuları tartışmak zorunda kaldık. Örneğin diyoruz ki başka gezegenimiz yok! Bu zaman diliminin