Çokkültürlülük:

Kimlik siyasetiyle kültürel çalkantılar yaratmak yerine önce kültürlü olmanın değişimlerini yaratmak gerekir.

Hiç bir gerekçe, teori, uygulama, kişi, maddi değer, insanı varoluş değerinden daha önemsiz bir mevkiye koyma hakkını elinde tutamaz. İnsan Hakları konusu bellidir, kurum ve kuruluşlar bununla ilgili ihdas edilmiştir, fikren gelişmektedir. Kültür kavramı da görecelidir. PM bu temel doğruların bir adım ilerisindedir. Mevcut anlayışlarla kendini farklı görenin diğeri ile ilişkisi tanımlanmış, PM bunun üzerine uygulamadaki süreçlere dair esasları belirlemeye çalışır.

Şu soru gündeme gelmektedir; “meselenin özünde tanınmışlık mı var, yoksa çıkarlar mı?” Eğer “ihlallere” bakılır ise bu başlıkların altını doldurmak zor değildir. İhlaller üzerine yapılacak çalışmada “ortak tecrübe” esastır. Bu esasla olumlu-olumsuz her bir tespit ele alınır. Burada sadece bireyselliğe bakılmaz, “objektif veriler” de masa üzerine konur; örneğin maddi ölçüt bağlamında kazançlar-kayıplar.

Çağımıza uygun çokkültürlülük gereği yapılan talepler ve düzenlemeler ele alınırken en büyük ihtiyacın kültürel düzey olması Türkiye açısından önemli bir husustur. Türkiye için geçerli olan ödevler bağlamındaki “eğitim ve sosyo-ekonomik” düzen ile dinamik haldeki “küresel-bölgesel krizlerin bölgeye etkileri” yapılabilecek çalışmaları değişik şekillerde etkilemektedir. Bu etkiler belli fırsatları da öteler mahiyettedir. Bütün bunlara “tarihi ve konjonktürel etkiler” diyebiliriz.

Adalet mülkün temelidir! Bu kural kimlikleri tanımak kadar kimliklerin geçmişini, yaşanmışlıklarını, değerlerini, varlıklarını ve geleceğini de tanımak anlamına gelir. Adalete öncelik veren toplumlar modern dünyanın kalıplarına göre kültürlüdürler.

Sistemini iyi inşa etmiş, demokrasisini hazmetmiş, kültürel yapısını özümsemiş toplumlar için birlikte yaşarken önemli  sorunların çıkmayacağını söyleyebiliriz. Ayrıntıdaki farklar tartışılır ki bu daha da ilerlemek açısından önemlidir. Diğer yandan çokkültürlülüğü becerememek değişik toplumsal sıkıntıları gündeme getirebilir. Çokkültürlülüğü ayrılıkçılık için bir basamak kabul etmek ise kavramın kendisini ortadan kaldırmayı işaret eder, tartışma bitmiştir! Çokkültürlülüğü istismar ederek birbirinde ayrılan toplumlar sonunda yine (kimlikler bağlamında) tek kültürlülüğe dönmüş olurlar. Bu ise pozitif hukuksuzluk konularını gündeme taşır, tarihi anlaşmazlıkların sürmesi için bir gerekçe olur.

Genel olarak konuya şöyle bir tespitle bakalım:

  • “Çok-kültürlülük” yakın zamanların tartışmasıdır. Bundan önce dünya ölçeğinde “kültürlülük” bahsi tartışılmış idi. Türkiye’de belli taleplerle ortaya çıkanlar önce bu tarihsel sıraya uymalı, kısa bir süre de olsa önce kültürü, sonra çok-kültürlülüğü tartışmalıdır. Coğrafyanın sosyo-ekonomik ve politik süreçlerinde tarihi ve konjonktürel gerçekliği bir kenara koyarak, adeta zaman atlaması yapıyormuşçasına, bugünün sorunlarını hızlıca oldubittiye getirmek mümkün değildir. Arada çok-kültürlülük için gerekli kültürel diyebileceğimiz değişik kesimlerin bitirmesi gereken kendi ev ödevleri vardır. Önce bunları çözmelidirler, yoksa kendi kendilerine zarar verirler. Ortadoğu’da (ve Kuzey Afrika’da) böyle çok örnekler vardır. Hatta belli bir kesim, “benim olsun ama sandık demokrasisi olsun,” diyorsa bu sonsuza kadar halkı düşünmedikleri, sadece kendilerini düşündükleri anlamına gelir.
  • Temel kimlik ve çıkar ilişkilerinin hukuksal boyutlarını belirlemek hiç de güç değildir. Günümüzde tartışmayı bu seviyelere indirgemenin çok ilerisine geçilmiştir. Asıl tartışılması gereken mesele, temel konulardan ziyade, ileri demokrasinin ve kapitalizmin küresel sistem içinde yer alan bir devletin dinamik zorunluluklarının hukuksal boyutuna taşınmalıdır.
  • Bu itibarla tartışmalarda masanın üzerine konabilecek hukuki belgeler hazırlanmalıdır. Halklar sisteminden önce haklar sistemi üzerine detaylı çalışmalar yapılmalıdır. Haklar mevzuuna girilince anlaşılacaktır ki, konu politik olduğu kadar, hatta ondan daha fazla hukukidir.
  • Sosyo-ekonomik kültürel boyut hukuksal bazda incelenmeden kolaycılığa kaçılmamalı, ne politikanın istismarına, ne de terörün hedefine açık hale getirilmemelidir. Bu tutum milyonlarca kimliğin binlerce yıllık kardeşlik haklarına ters bir tavırdır. Bir yandan çağdaşız diyelim, diğer yandan ilkel usulleri meşrulaştıralım, bu iş böyle olmaz.

Medya:

Düşüncede tüm medya vasıtaları dikkate alınmalıdır.

Çağımız medya araçları her an bireyin (yaş, mevki, cinsiyet, vs fark etmeksizin,) aktif ve bir ağa (net’e) bağlı olmasını gerektiriyor. Bu durumda toplumun küresel netizen olmaması için tedbirler alınacaktır.

Diğer yandan bir ekonomik mecra olarak ortaya konan medya ürünlerinin toplumun kültür dokusunu iyileştirmesine ve ileri taşımasına imkan vermeli ve bu doğrultuda üretilmelerine özen gösterilmesi sağlanmalıdır.

Sanat:

Sanat bilimle ve felsefeyle kardeştir. Toplum için bunları birlikte görmeniz ve inşa etmeniz mecburidir.

Sanat olmadan neler olmaz? İnsanın geleceğini tasarlaması, günlük hayatını kolaylaştırması, teknoloji üretmesi, mal ve hizmet çeşitliliği sağlaması insana yakışır olmaz.

Sanat yeni ve farklı bakış açılarını ve yaratmayı gösterir. Sanat olanı her defasında tekrar eden zenaat gibi düşünülmemelidir. Elbette “ince iş” ve “el emeği” bağlamında önemlidir ama asıl amaç yeni ve farklı olanı bulmak, bunun üzerinde tartışmak ve yaratıcılığı sürekli zorlamaktır.

Sanat yönünden eser veremeyen toplumlar dizayn yapamazlar, üretemezler, standart koyamazlar ve geliştiremezler. Bilim kadar sanatın ileri düzeyde eser ve ürün vermesinin önü açılacaktır.

Diğer:

Kötü örnek oluşturan medya ürünleri kolay yayın yapamamalıdır.

Dünyayı anında takip edebilecek tercüme ve yayım sistemleri geliştirilmelidir.

E-kitap için gerekli destekler verilmelidir.