Genel:

Beslenme alışkanlıkları, huzurlu olma, iyi uyku uyuma, doğal yaşamdan vazgeçmeme gibi her türlü basit ama temel konu üzerinde durulacak ve PM’in sağlık konusundaki ana düşüncesi olarak açıklanacaktır.

Koruyucu sağlık geliştirilmelidir.

İlaç ve tıbbi cihaz üretimine önem verilmelidir.

 Toplumsal Sağlık:

Yaşamdan memnuniyet demek mutluluk sorusunu cevaplamak mıdır? Yoksa olayların doğru anlaşılması, bir duyguya, düşünceye veya fiile uygun, doğal, yansız, dengeli, dolu ve insani tepkiler verilmesi midir? Öncelikle, mutlu insan olmak ne demek? Yaşamın içinde insanın sürekli mutluluğu arama çabası beyhude midir?

Eğer belli bir olay veya edinim sonrası mutlu olunuyorsa ortada memnuniyet söz konusudur. En azından bireyin evinden, iş yerinden, sosyal yaşamından memnun olup olmadığının gözlenmesi mümkündür; hem de taraflar birbirlerine ne veriyor, ne tüketiyor diye bakılmalıdır. Çünkü birey çevresiyle ilişkide sadece talep eden değil, veren konumuyla da yükümlüdür. Çevresindekilerin bireyden memnun kalmaları için doğru bir ilişki söz konusudur, hak edilen bir durumun varlığı aranmaktadır.

Ne yaptın da hak ettin? Soru budur. Örneğin mutlu olmayı hak ediyorum. İyi de etrafına veya muhatabına sen ne verdin? Hangi olaylardan ve şartlarından bahsediliyor? Hangi duyguya, düşünceye veya fiile uygun, doğal, yansız, dengeli, dolu ve insani tepki verildi? Bütün bunlar gerçek mi, zan mı? Bir hayal mi veya mitomani mi? Bu meselenin zorluğu nedir? Eldekilerin alt alta listelenmesi yetmez, doğru sonuca varmak için kültürden kültüre farklı kategorilerin varlığını dikkate almak gerekir.

Kaldı ki insan için istenenler ile hedefler aynı şey değildir. İstekler dürtü olarak ele alındığında isteklerin ısrarcısı olmayı kapsamaktadır. Hayalleri de bu tartışmaya dahil edelim. Hayal edilen ile istenen de farlıdır, değil mi? Aynı dünyadayız ama değişik kültürler arasındaki farklılıklara göre gerçekleri ve talepleri bir tabloya dönüştürecek olursanız ortak noktalar bulamamaktan yakınırsınız. Bu nedenle algıların yönlendirilmesi söz konusu olur. Ancak bu manipülasyonların hepsi yapay bir tarifi işaret eder; seninki iyi, benimki kötü denecek türden şeyler değildir. Cebinde parası olanın nelerden keyif alması gerektiğini bile kurgulayabilen bir dünyadayız. Politikacılar da bu yapaylığın içindedirler. En azından ideolojiler düşünsel birikimi kapsadığından daha temeldir; ki bunlar bile zamanla ya değişir ya da aşınır.

Yaşamından memnun kalmayı bir türlü becerememiş ve üstelik memnuniyetin ne anlama geldiğini bir türlü çözememiş birinden ne beklenebilir? Toplum içindeki konumunun doğru ölçüler içinde farkına varamayanlar ve çevresindekilerle ilişkisini düzenleyemeyenler nelere sebep olurlar?

Kendiyle barışık olmayanların üzerlerindeki yine kendinden kaynaklı olan öz-baskının altındakiler için en basit anlatım şu olsa gerek: Bu halde kendini korumaya alma temayülü belirginleşir ve sonra bu tip birinin ahlaki denebilecek birtakım ataklara başvurma eğilimi yüksek olur.

Ahlaki bağlamı yeterince irdeleyememiş toplumlar asıl meseleyi irdelemekten uzak kalırlar. Zira hak ve hukuku algılama, özeleştiri ve empati yapma, sosyal olma, gibi alanlarda birey kendi konumunu belirleyemez ise ahlaklı olmanın da tarifinde bocalayacaktır. Bu sıralanan hususlarda konumunu belirleyemeyenler esasen öz-baskı altındadırlar ve tehlikeli olmaya başlamışlardır.

Örneğin ahlakı salt cinsellik bahisleriyle algılayanların dar bakışları topluma ayrıca bir baskı aracı oluşturur. Halbuki ahlak bahsi birinin alanına neden girildiği ile başlayan çok belirgin bir temelle açıklanabilir konuyu kapsar. Bu alan maddi olmakla birlikte, özel yaşam, seçkileri ve ilgileri, duygu ve düşünceleri dahilindeki insana özgü her türden zenginlikleri kapsar. Eğitimsiz toplumlarda bu donanımlardan yoksunluk anlaşmazlıkların da temel sorunudur. Eğitimsiz toplumlarda yalan söylemek prensipte bir ahlaksızlıktır ama hemen herkes yalana bir ölçüde başvurabilir, hırsızlık ahlaksızlıktır ama imkan bulanın eli bir diğerinin cebindedir. Üçkağıtçılığa “iş” diye bakanlar çoktur. Yazılı hukuk ise somut kanıt arar durur. Yine de yazılı olanı eğip bükmek bir hünermiş gibi anlatılır. Bakılırsa toplumda memnuniyetsizlik alıp başını gitmiştir. Bireyler bir keşmekeşlik ve bilinmezlik içinde savaşmak durumundadır. Bu şartlar atmosferik şartlar gibidir, memnuniyetsizliğin sebebi olur.

Bireysel ölçekte bu konu daha da başka yerlerde aranmalıdır, örneğin psikolojik veya fizyolojik rahatsızlıklara varana dek. Bu belki daha da önemlidir. Çünkü nesilden nesle genetik bozukluklar bile söz konusu olur.

Bireysel kimlik mücadelesinde yarım arpa boyu yol kat edememişlerin kurumsallıkta ve demokratik uygulamalarda kendini yararlı kılması beklenemez.

Benim asıl sorun olarak gördüğüm bu temel saptamalardan sonraki alandır. Nedir bu? Toplumsal açıdan dünyayı politik kısıtlarla kalıplaştırmış tüm edinimler göz önünde tutulursa, bireysel tepki verme eğilimlerini terk etmiş olanların ideolojik temayülle ortak davranış göstererek bir çarpık topluluk oluşturmaları ve üstelik her yaptığını doğru zannetmeleri, bundan dolayı da diğer bütün kesimlere zarar vermeleri hususlarıdır. Bu aşikardır ve mantıksaldır. Eğer bu bir korunma mekanizması gereği fiil ise cevaplanması gereken bir diğer sorunsalı bize işaret edecektir. Bu kez karşımızda duran mesele, neyden korunma ihtiyacı duyuluyor sorusuyla açıklanacaktır.

Temelde insanın sürekli gelişme içinde olmasını ve fakat buna dair ileride atacağı adımların kendisine yarar getirip getirmeyeceği hakkında endişelerinin varlığını, zamanın bu diliminde politik manada kapitalizmin vahşiliğini, liberalizmin aldatmacasını, biçimsel demokrasilerin tuzaklarını, otoriter liderlerin baskılarını, ideolojilerin çıkmazlarını, dinin zararlı uygulamalarını ve bir de doğal bağlam ile dünyanın sürekli döndüğünü alt alta koyacak olursak, ortalama ve sağlıklı bir bireyin güncesinde gerekli olacak değerlerin neler olacağını tam olarak işaretleyemezken, bir de korunma nedenini açıklamakla ilgilendiğimizi görmüş olacağız. Böylesi bir ortamda örneğin birey “çarpıklıklardan korunuyorum” dese ne anlama gelir ki? Önemi var mı?

Varsa tespitler, tanımlar, bunları benimseme konusuyla beraber düşünelim, görülen çarpıklıklar her toplumsal değere göre ayrı tasnif edilmektedir. Görülmeyenler ise zaten bireylerin algısındaki temel çıkmazlardır. Bunları gösterecekler kimlerdir? Toplumun seçkinleri. Seçkin zümre kimlerden müteşekkil? Seçkinler salt önderlik edenlerle mi açıklanmalı, yoksa olaya göre doğal şartlardan ortaya çıkanlardan mı kabul görmeli? Bilim, sanat, felsefe, toplumla iletişim kuran mekanizmalar ve pek çok köklü yapı içinden doğal birikimle ortaya çıkan seçkinler ile çarpıklıkların doğurduğu ama üstün bir yere gelmiş konumdakilerin bir biçimde karşılaşmaları sonucunda bir çatışma meydana gelir. Burada ihtiyaç olan doğru politikadır. Konumsal avantajları yukarıda açıklanan tarife dayalı ahlaki sınırları dışında kullananların, hak ve hukuku algılama, özeleştiri ve empati yapma, sosyal olma bahislerinden sınıfta kalanların, toplum için gerekli elitleri de belirleme inisiyatifini ellerinde tutmaları bu sorunun asıl çıkmazıdır. Bu bakışla bilinen çarpıklığa bir de “çıkmaz yol” etkisi eklenmiş haldedir.

Çarpıklık ve çıkmaz içindeki toplumlarda çıkarcılar, etkisi altındaki toplumda seçkinciliğin yerinin olmadığını vurgularlar. Bu tip toplumlarda, eğer bu tip bir vurguya inananlar varsa, bunlara ancak “kör” denebilir. Körlük çeken kesimlerin politikaya dahil edilmesi ise çıkarların belli şekilde bütünleşmesi anlamına gelir. Sınırları belirlenmiş bir alandaki tatmin araçları ve yöntemleri ile bu çarpık seçkincilik kendi yönetimini kurmuş olur.

Toplumsal gerçeklik mi, toplumsal ahlak mı? Gerçeklik bile kırılgandır ki ahlaklılığı yerli yerine oturtabilelim. İnsandan ve insana ait ortak güdülerden bahsediyoruz. Güdüler içseldir, iç dünyaların dışavurumlardaki tezahürlerdir. Jacques Lacan’ın, “Gerçeklik kurgu gibi yapılanmıştır,” söylemi bu konunun ne denli kırılgan ve aldatıcı olduğunun kanıtıdır. Kurgularla dolu bir evrendeyiz. Herkesin bir kurgu içinde olduğu bir yerde doğruyu bulmakla ilgilenenlere ne diyeceğiz? Örneğin çocuklarımıza “doğru budur” diyebilecek miyiz, yoksa onlara da bir kurgu bağışlayacağız? Bu evrende algıların ne denli etkili olduğunu savunanlar var. Sürekli bir diğeri suçlanıyor. Ama kendileri aynı nedenle bir yanlışın gerçekliğinin sebebidirler. Bu bile bir gerçektir ve kolayca değişmesini beklemek safdillik olur. Arzular elbette önemlidir ama arzular kırılgan ve aldatıcı bir dünyanın da sebebidir. Görüldüğü üzere bazı toplumlarda gerçek, ahlak içinde kolaylıkla eritilebilen bir olgudur.

Topluma dönersek, bunun ne denli sorun yaratabilecek kapasite olduğunu elbette göz önünde tutmak durumundayız. Toplumsal gerçek nedir? Bu, sıradan da olsa yine bir gerçek etkinin müdahalesiyle her an parçalanabilecek kırılganlıktan başka bir şey değildir. Gereksiz işler yapmamak, gereksiz endişeler yaratmamak, gereksiz düşmanlıklara sebep olmamak varken, örneğin en basit gündelik konuşmalar veya sıradan görülebilecek fiiller mevcut durumu her an tehlikeli hale getirebilir ve hatta telafisi mümkün olmayan zararların sebebi olabilir.

Kurgular büyütüldüğünde bırakın bireyinkini, toplumsal paranoyadan bile bahsetmemiz söz konusu olacaktır. Coğrafyalar bir yana, mühendislikler yolu ile belli kesimleri içinde barındıran örneğin küresel terör örgütlerini bu tür kurgularla imal etmek mümkün olabilmektedir. Evet, bunlar bir paranoyanın içine çekilebilmektedirler. Bu mümkünse bireysel olarak, mahallece veya cemaat halinde paranoya sahibi olunabilir. Sigmund Freud bunu hastalık olarak tanımlar. Şimdi etrafınıza bakın, kimler size paranoya, yani hastalık bulaştırmaya çalışıyor? Ama bir paranoyada bile bir tatmin gerçeği vardır, öyle değil mi?

Bakın, bireyi bu tür olumsuzluklardan koruyacak olan çok ve çeşitli kitap okumak, olabildiğince sanatla etkileşim içinde olmak, eğitimde bilimden kopmamaktır. Örneğin bir eğitim sistemi sürekli kendi ezberi içinde kalıyorsa bu zaten bir fasit daire oluşturur. Yaşama aynı çember içinden bakanların düştüğü tuzak budur ve bu aslında bilinen bir gerçektir.

Şu an bu Ortadoğu coğrafyası içindeki belli toplumlar kendi kültürünü tekrar hatırladığını ve bu asra göre güncelleyerek tekrar tanımladığını düşünüyor olabilir. Toplumun çarpıklıkla ve çıkmazla öne sürülmüş çarpık seçkinleri başka politikacıların da etkisiyle bu yönelimdedir. Ancak bu bakış açısıyla kazanılacak toplumsal dinamikler nedir ve bunlarla neler yapılabilir? Düşünüldü mü? Esenliğe doğru mu gidilir, çıkmazlardan kurtulmak söz konusu olabilir mi, yoksa bireyler ve hatta toplum daha büyük bir tuzağa mı çekiliyordur? Peki, Türkiye’yi bu tartışmalardan soyutlamak mümkün müdür?

İnsanüstü bir aklın günlük yaşamı sürekli yönettiği düşüncesinden hareketle bakılırsa insanın bu atmosfer içinde doğallığı ve gerçekliği sürekli tartışılan bir hal alır. Hırsızlık gibi basit ahlaki konular bile insanüstü bir gücün etkisiyle açıklanacak oluyorsa, burada başka bir şey aramak da güçleşecektir. Kaldı ki örneğin aile içi veya işyeri disiplini konularındaki detaylarda bile bazı olayları çözemeyebilirsiniz. Bu nedenle eğitimin az olduğu, belli toplum kesimlerinin eğitimden uzak tutulduğu veya insanlığın kabul edeceği düzeydeki bir eğitimle değil de, çok ilkel eğitime maruz bırakılan toplumları düşünün. Bu olumsuzluklar nerede mümkün olabilir? Ortadoğu bunlardan bir yer midir?

Halbuki olabildiğince gerçekliği inşa edecek toplumların temel gıdası bilimdir, sanattır, felsefedir, kültürdür, bütün bunlara açık kapısı olan çağa uygun eğitimdir.

Tam da bu tür soruları soracakken çarpık seçkincilik çıkıp, “Zaten her şey belliyken bir tartışma açmakla ilgileniyorsunuz, toplumun hafızasına nifak sokuyorsunuz, algılarla oynuyorsunuz…” klişeleriyle çıkışıyorsa, işte konu başlığı anlamını bulmuş demektir: Bu, birey ve seçkin arasındaki asıl meselenin yerini işaretler. Ortada bir memnuniyetsizlik vardır.

Bir daha üzerinden geçelim, seçkin genel bir ifadedir. Çarpık olup olmaması ile ilgilenmekte yarar vardır. Zararlı ve aldatıcı olan çarpıklıkla ilgili olandır.

Çare nedir? Burada seçkinleşmek derken, ayrılmak veya kopmak anlamı kullanılmamaktadır, üstüne üstlük daha değerli, arı, ileri düzeyli olmak anlamı savunulmaktadır. Bu gözle bakılırsa aranan çare şöyle olur: Toplumun her bireyi seçkin hale getirilmelidir. Yani diğer ifadeyle bazılarının değil, olabildiğince çok kişinin seçkin olası. Bu nasıl olur? Donanımlı, tartışabilen, dünya ve iç dinamikleriyle barışık, dünyadaki konulara eşit mesafede ilgi gösterebilen, kendini tanıdığı gibi başkaları için kolaylıkla ve eksiksiz empati kurabilen, saygın ve adil, her şartta bilgiyi baş tacı eden gibi özelliklerle yüklü, sadece ihtiyarlar değil, olabildiğince genç nesiller yaratabilmek gerekmektedir. Bizler bilgi ile tatmin olan, bilgi üretimi ve tüketimi ölçütünde haz alabilen bir toplum yaratabiliyor muyuz? Bilgili olana saygı noktasından hareketle, bizler toplumsal çizgileri ne denli belirginleştirmişiz ki yeniliğe ve yaratıcılığa o denli değer veren olmuşuz. Tabi bütün bunlar psikolojik ve fizyolojik tamlıktan sonra kabul edilebilecek hususlardır. Toplum sağlığı bu nedenle her yönüyle önemsenecek bir konudur.

O halde toplumumuz ne türden seçkinlerden müteşekkildir, şimdi çevremize kapsamlı bir toplumsal sağlık için bir kez daha bu gözle bakalım mı? Çarpıklık mı, doğruluk mu söz konusu? Çarpık seçkinler toplumun belli kesimlerini ve temiz bireylerini bir çıkmaza sokuyorlar mı? Hem ahlak, hak ve adalet, gelişme ve ilerleme, demokrasi ve özgürlük diye diye… Bu süreç gelecek nesillerin yaşamına da etki edecek nitelikte mi? Gelecekte çocuklarımız yaşamlarında mutlu ve mesut olabilecekler mi?