ap-karari-ab-ve-turkiye
AP Kararı

AP Kararı, AB ve Türkiye

252 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye ile müzakereleri oy çokluğuyla (müzakerelerin dondurulması karar tasarısına 37 hayır, 479 evet var, 107 oy çekimser) geçici olarak dondurma kararı aldı ve bu Avrupa Konseyi (AK) için bir tavsiye mahiyeti taşımaktadır. AP’nin kullandığı “geçici dondurma” uygulamasının Avrupa Birliği (AB) kurallarında yeri yoktur ama bu yeni mekanizma istenirse işletilemez anlamına da gelmemektedir. AB ile Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerinin nasıl ve hangi durumlarda askıya alınabileceği ise tarafların üzerinde anlaştığı 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi’nin beşinci maddesinde düzenlenmiş durumdadır. Türkiye itirazlarını buna göre yapabilecek durumdadır. Konuyu etraflıca inceleyelim.

Kararın önemi bir tarafa, esasen Türk tarafını rahatsız eden husus bu süreçte sarf edilen çeşitli söylemler oldu. Bakınız: AP’nin ikinci büyük grubu Sosyalistler ve Demokratlar Başkanı Gianni Pittella, son zamanlarda Türkiye’de yaşananları kastederek, “Yaşananlar karşısında daha fazla sessiz kalınamayacağını” belirtti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, “Türk demokrasisini defacto bir otoriter sisteme dönüştürmek” ile suçladı. Aynı gruptan olan Türkiye Raportörü Kati Piri de, “Maalesef durum, müzakerelerin geçici olarak dondurulması çağrısı yapmak dışında bize bir seçenek bırakmadı,” dedi. Avrupa Halk Partisi (EPP) Başkanı Manfred Weber ise mevcut durumda müzakerelerin devamının mümkün olmadığını belirterek, “AB’nin Türkiye’ye açık bir mesaj göndermesi gerekiyor,” dedi. Demek ki bu karar ilginçtir ki; Türkiye’ye, ama aslında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a mesaj vermek adına alınmış! Buradan anlaşılacak, Türkiye’nin AB’ye girmesi sürecindeki adımların olduğu yerde kalmasıdır ama asıl önemlisi Avrupa’nın Türkiye’ye aldığı bu tavırla meydana gelen/gelecek ve etkisi çok uzun zaman dilimine yayılacak Birlik-Türkiye ve üye ülkelerin her biri arasında tamiri zor anlayış bozuklukları olacak.

Önümüzdeki süreçte, OHAL (kararda alınan orantısız önlemler sebep gösteriliyor), insan hakları ve hukuk (kararda özellikle idam cezası konusunun gündeme gelmesi, tutuklamalar ve basın özgürlüğü işaret ediliyor) bahsi gibi hususlara bakılacak, yani üyeler Türkiye’yi gözlem altına alacak, değerlendirecek. İleriki zamanlarda AP yeni bir karar daha verecek. AK içinde bürokratların yanı sıra devlet başkanları var. Onlar konuya parlamenterler gibi bakmayabilirler. Ama bu arada söylenmek istenen de bir biçimde söylenmiş oldu. Duruma her bir devletin, özellikle Almanya, Fransa ve İtalya gibi AB’yi omuzlayan ana yapının fikriyle bakabilirler. Sonuçta tümünün istikbali için Aralık ortalarında toplanacak AK’nin kararı ile uygulama başlatılmış olacak.

AP, Lozan Antlaşması’nı bile bu karar içinde konu etti. Bunun üzerine Türk basını tepki gösterecek türden yayınlarda bulunmaktadır. Karar metnine EPP önerisi şöyle girdi: “AP, modern Türkiye’nin sınırlarını belirleyen ve yaklaşık bir yüzyıldır bölgedeki barışın ve istikrarın korunmasına katkı sağlamış Lozan Antlaşması’nı tartışan açıklamalardan çok ciddi endişe duymaktadır.” Değişiklik önergelerinin kabul edilmesinde Yunan parlamenterlerin girişimi etkili oldu. Önergenin altında geçtiğimiz günlerde Türkiye ziyaretini iptal eden AP Dışişleri Komisyonu Başkanı Elmar Brok, EPP’nin gölge Türkiye raportörü Renate Sommer, uzun süredir toplanamayan AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu’nun (KPK) Eş-Başkanı Manolis Kefalogiannis’in imzası var.

Peki, Türkiye gerçekten bu ithamları hak etti mi? Türk tarafının sözünü ettiği konuların başında şu gerekçeler var: Öncelikle, eğer şimdiki iktidar bahane ise neden yıllarca Türkiye kapıda bekletildi ve Türkiye dururken GKRY gibi ülkeler AB’ye alındı? “15 Temmuz” darbe girişimine canı pahasına karşı koyan ve demokrasisine sahip çıkan Türk milleti için AB neden destek veren bir tavır almadı, demokrasinin gözlem altına alınması kimde ve hangi kriterlerle elde tutulmakta, hatta “16 Temmuz” günü aleyhte sözler sarf eden AB yetkilileri gerçekte ne demek istediler? Avrupa neden teröristleri kendi parlamentolarında ağırlıyor? AB parlamenterleri nasıl oluyor da kendilerinde Türkiye’yi cezalandırma hakkını bulabiliyorlar, böyle bir görevleri olabilir mi? İlerleme süreçleri anlaşmalarla sabitken, diplomatik yol biliniyorken, neden bunun dışında birlik içinden her önüne gelen kişi karar teklifi verebiliyor? Ya Lozan konusu nedir? Türkiye’de Lozan’ın tartışılması Yunanistan için bir tehdit olarak gösterilmiştir. Türk diplomasisi ise şunu soruyor, AP neden Lozan’ı bu metne yazdı?

Bunun yanı sıra bir gelişme daha oldu, Avusturya Türkiye’ye savunma sanayii ürünü satışını durdurdu. Yeşiller Partisi Başkanı “Türkiye’ye keskin nişancı tüfeği satmayın… Diğer üye ülkeler de Türkiye’ye silah ve mühimmat satmasınlar, benzer kararlar alsınlar,” diyor. Bazı diğer tür yaptırımların daha geliştirilebileceği söylentileri vardır. Alman politikacılar, sakin davranılmasını ve üyelik konusunda Türkiye ile müzakerelerinin sürmesini istemektedir. Öte yandan Türk tarafı bu AP kararını tanımamaktadır ve kararın ulaştırılacağı belgeyi Brüksel’deki daimi temsilci aracılığıyla iade etmek niyetindedir. Bütünüyle Türk tarafı Avrupa’nın “ikiyüzlü” tavrını eleştirmekte ve mülteci akınını işaret ederek sınır kapılarını açma tedbirini ortaya koymaktadır.

Öteden beri bilindiği üzere Avrupa’da muhafazakarlar, özellikle Hıristiyan Demokrat kanat, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkmaktadırlar. Bu kez diğer partiler de buna katılmış görülmektedirler. Türkiye ise Avrupalıyı bağrına basmakla değil, daha çok ekonomik, hukuk ve diğer alanlardaki kalkınmışlık parametrelerini kazanmayı hedeflemektedir. Her iki taraf da bunu biliyor, ilerleme sürecine bakılırsa, duygusallıklar bir yana bırakılırsa, Türkiye’nin AB’ye katılması bir “çıkar dengesi” olarak ele alınıyor. Diplomatik ve stratejik olarak her iki taraf menfaatlerinin ne olabileceğini daha gerçekçi tartışmak istiyor. Özellikle küresel terörizm ve Suriye mültecileri sorunundan sonra, bu yeni konjonktürde Batı, Türkiye’yi bir anlamda “güvenlik bloğu” olarak da değerlendirmek istiyor. Uzun yıllardan sonra AB ile Türkiye’nin duraksayan süreci 3 Ekim 2005’te tekrar başlatılmıştı, şimdi bu durum belli sebepler işaret edilerek yine “taraflı” Avrupa inisiyatifiyle akamete uğratılmıştır.

AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, 26 Kasım’da (bugün) bir demeç verdi. Juncker, mülteciler konusunda AB üyelerinin eleştirilerinde makul olmasını istedi ve şöyle dedi: “Türkiye önemli bir müttefik, bu sadece mülteci krizi yüzünden değil. Tabii Avrupa’nın yapamadığı ancak Türkiye’nin 3 milyondan fazla mülteciyi ağırladığı konusu da açıkça ortada olan bir gerçek. Ben de bu yüzden Avrupa’nın bu konuda Türkiye’ye ders vermekten çekinmesini istiyorum. Türkiye, sınır ülkeleri Ürdün ve Lübnan gibi Avrupa’dan çok daha fazlasını yaptı. Bu yüzden bu konuda konuşurken alçak gönüllü olmak gerekir.” AB ile Türkiye arasında sürdürülen tam üyelik müzakereleriyle ilgili bir soru üzerine Juncker bakın ne diyor: “Yöneltilmesi gereken soru; Türkiye, AB üyesi olması için gereken bütün kriterleri yerine getirmeyi istiyor mu? Ben Türkiye’nin bu soruyu kendisine sorduğunu düşünmüyorum. Bu soru sorulmadığı için yanıtı da yok.

Bu son kritik üzerine Türkiye’de AB’den sorumlu Bakanlık her şeyden önce bir yorumda bulunabilir ki her şey yerli yerine otursun. Başka neler yapılabilir? En başta AB bütçesinin yaklaşık üçte birini karşılayan Almanya’nın şansölyesi Angela Merkel ile oturup konuşmak gerekiyor. Ancak Merkel’in bir önceki görüşmeler sonunda her türlü prosedürler tamamlandığı halde mültecilerle ilgili taahhütlerini karşılayamaması bir başarısızlık örneği olarak gösterilmekte, bu nedenle taraflar arasında ilk adımların Almanya tarafından atılması beklenmektedir. Bundan sonraki görüşmelerde aşırı milliyetçi akımların baskısındaki Fransa ve Hıristiyan Demokrat politikacılar belki ikinci planda tutulabilir, ama İtalya ve liberaller ile konuşmanın daha yararlı olacağı düşünülmektedir. Genel görüş şu, “Avrupalılar ciddi sorunların masaya koyulmasından anlarlar, sözle değil gerçek işlerle karşı koyma yolu seçilmelidir…” böyle bir anlayış var. Örneğin, Suriyeli mültecilerle ilgili yapılan anlaşmaları Türkiye askıya alabilir, konuyu sözde bırakmayabilir, fiilen bunu yapıp sonra başka konuşma kanalları açılabilir. AB kapsamındaki imzalanan anlaşmaları tekrar masaya koyma kartının oynanması yararlı olacaktır.

Genel olarak bakalım, görünüşe göre durum pek iç açıcı değil. Eğer Almanya daha akılcı davranamaz ve Şansölye tarafından söylediği gibi “hassasiyetler” görülemez ise telafisi güç bir sürece doğru girilmiş olunacak. Türkiye’de iktidar kanadı, “Doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alarak bir mesaj verilmesi acaba bütün sürecin akıbeti için doğru mudur?” diye sormaktadır. Öznelleşen bu konuda iktidar geri adım atmayacak ve AB’yi daha da sıkıştırmak isteyecektir, neticede AB’nin Türkiye’yi oyaladığı onca yılın hesabı sorulacak ve samimiyeti sorgulanacaktır. Belki de bu husus daha da gerilecek ve Türkiye açıkladığı gibi 2017’de referanduma giderek halka “AB’yi istiyor musun?” diye soracak, ardından halkın kararını etkileyecek kampanyalar yaptırtacak ve bunların sonucunda eğer “istemiyorum” cevabını alır ise bu konuyu ilelebet kapatmış olacaktır. Belki de Türkiye aslında bir savunma birliği olan Şangay İşbirliği Teşkilatı’na dahil olma ve Batı’dan bir adım daha uzaklaşma yolunu tercih edecektir. Bu jeostratejik bir değişim demektir. Unutulmasın, sürpriz bir kararla Türkiye, Şangay İşbirliği Örgütü Enerji Kulübü’nün 2017 dönem başkanlığını üstlendi. Bu da Batı’ya bir mesaj ve Türkiye’ye de “Gel artık!” anlamı taşımaktadır. Çok taraflı bir oyun başlamış görülüyor. Demek ki tam da ortam gerilmişken, AP üyeleri bile bile bu kararı almış olabilirler. O zaman başka bir soru daha akla geliyor, acaba “15 Temmuz” darbe girişimi başarılı olsa idi bu karar süreci gündeme bile gelmeyeceğinden, Türkiye’yi her şartta kapıda tutmaya devam edeceğine göre, AB başka türden adımlar atma imkanı mı bulmuş olacaktı, acaba bunlar nelerdi?

Çeşitli çevrelerce acaba neler konuşuluyor? İtidalli kesimlerce sürecin en az hasarla atlatılması ve zaman kazanılması isteniyor. Türkiye’nin “tam üye” değil, bunun yerine, daha önce önerilmiş olan “imtiyazlı ortaklık” konusu tekrar tartışmaya açılabilir deniyor. Malum sebepler öne sürülüyor; nüfus, din, milliyetçilik…

Bunlar eskiden beri tartışılan konulardır. Yenileri eklendi, örneğin üzerinde durulması gereken “Brexit” konusu var. Malum, İngiltere AB çerçevesinde bir tür imtiyazlı ortak idi, Euro ülkelerine dahil değildi. Sonra kendi isteği ile birlikten tamamen koptu. Başka önemli gelişmeler de var, Donald Trump seçildikten sonra Amerika bu tür birlik süreçlerine başka bir bakış açısı getirdi ve öncelikle NAFTA’yı dağıtacağına dair beyanları var, NATO’ya olan desteğinde farklı bir yol arıyor. Bunlar da dikkate alınması gereken yeni tür perspektiflerdir.

Türkiye AB sürecini yeniden ele alabilir de. Ama bunun zaman ve zeminini belirlemek amacıyla bir netlik bulunmasını talep etme hakkını her fırsatta kullanmalıdır. Bir anlamda eğer restleşmeler yapıldı ise kartlar tümüyle ve son kez açılmalıdır. Hukuk ve ekonomi alanındaki belli bir seviyenin ve devamında küresel piyasalar için gerekli garantilerin kazanılması Türkiye için esas hedeflerdir ve en sonunda Norveç gibi “ben sizi istemiyorum” da diyebilir. Ama daha bunu deme noktasına henüz gelinmedi. Türkiye taviz veren değil, isteyen olma noktasında hareket imkanları geliştirebilir.

Bekleyip göreceğiz, ama kabul etmemiz gerekiyor ki AP’nin bu kararı her kesim için bir kırılma noktası olacak!..

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Trump mı?

DİĞER YAZI

İtalya “Her şeye Hayır” Dedi

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını