trump-mi
Trump mı?

Trump mı?

281 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
3
Okuyucu

Konumuz Donald Trump nasıl kazandı sorusuyla ilgili olmaya devam ediyor. Bundan önce Günaydın![1] isimli bir yazım vardı, gelen tepkiler enteresan oldu. Bunların içinde, “Ben bile bilemedim, sen nereden bileceksin?” gibi küçümsemeler dahi vardı. Bu esnada hep beraber önemli şahsiyetlerin açıklamalarını okuduk, dinledik. Görüldü ki, konu yeni yeni anlaşılıyor. Belki bu yazıyla biraz daha detaya inme fırsatım olacak. Elbette ben Francis Fukuyama[2] veya Joseph Stiglitz[3] gibi teknik jargon kullanmayacağım, şöyle olacak:

Dünyada küreselleşme yaygınlaştıkça milliyetçi söylemde de bir artış oldu. Böyle olunca, söylendiği gibi, milliyetçi popülist siyasetçiler prim yaptı. Nedir anlaşılmayan? Trump’ın popülist yaklaşımları mı, yoksa küresel düzen içinde alışılagelen politikalarda değişikliğe gidileceği döneme gelindiğinin farkına varılması mı? Amerika gibi pek çok konuda küresel yapılara ve devletlere önderlik eden bir ülkenin, küresel ekonomik ve güvenlik alanlarında farklı bir yaklaşıma gireceği sinyali vermesi mi? Liberal enternasyonal düzeni inşa etme sevdalısı Demokratların yerine daha milliyetçi söylemle ortaya çıkan Cumhuriyetçi-Muhafazakarın öne geçmesi mi?

Düşünürler ve politik yorumcular açıklamalarını yapıyorlar: Bu demokratik seçimlerin sonuçları, değişik ülkelerdeki popülist ve biraz da sertlik yanlısı olanların iktidara gelmelerine benzetildi, bir tür endişe alanı olarak işaret edildi. Neden? “Çünkü şimdi bilinmezlik var,” diyorlar. Bilinmezlik ne? Alışılagelenlerin dışına çıkılacak olması mı? Bundan böyle dünya daha çıkarcı, hesapçı, otoriter bir hal aldı diye mi sıkıntıya giriliyor? İnsanlar Trump’ın iklim değişikliğine inanmayıp, bunun üzerine dünyada sıcaklığın yükseleceğine mi takıldılar?

Geçtiğimiz dönemlerde Amerika’da Ronald Reagan ile başlatılan küreselleşmenin ağır yükü geri döndü ve fikrin kaynağındaki çalışanları vurdu. Bu arada bir noktayı tespit edelim, aslında küreselleşme bağlamında Margaret Thatcher’in hakkını teslim etmeliyiz. Thatcher 1975’de Frederick Hayek’in 1960’larda ortaya koyduğu fikriyle bu hususu önermişti, ama dünyayı değiştiren yine bir popülist aktör-siyasetçi Reagan olmuştu. Dikkatlerden uzak kalmasın, bütün bu isimler Thatcher, Reagan ve Trump siyasi yelpazede Muhafazakar kanattandır. Dünyada “büyük dönüşüm” denince aslında ters olan bir şey yoktur, bu işleri yapanlar bellidir. Eğer Batı kapitalizminde gerçek bir değişimden söz ediliyorsa, bu gibi önemli işlere ancak Muhafazakar liderler cesaret edebilirler. Çünkü her alanda olduğu kadar toplumun da dönüştürülmesi gerekmektedir, ikna edecek seviyedeki maliyetin üstlenilmesi gerekir. Şimdi yapılacak şu; lobiler, düşünce kuruluşları ve önemlisi küresel güç kapasitesindeki şirket sahipleri birlikte bu konunun içine girecekler. Dönüşümü pratiğe aktarma konusu, önceki dönemlerde yapılığı gibi, el birliğiyle yapılacak bir iştir. Öyle değil mi? Trump “teşekkür” konuşmasında bu noktayı ifade etmedi mi? Bu konuşmada gerekli ipuçları Trump tarafından verilmiştir.

The Guardian’da yazan George Meonbiot neoliberal açıklamalarla Trump’a şaşırılmaması gerektiğine dikkat çekiyor.[4] Nedir bu neoliberal savunu? Eğer rekabette insan ilişkilerinin belirleyici olma özelliği piyasalara yansıtılırsa, sosyo-ekonomik düzen daha iyi sağlanır. Piyasa kazanan ve kaybedenlerin doğal hiyerarşisini keşfeder, vizyon ve planlama yoluyla tasarlanamayacak diye düşünülenler dahi daha etkili biçimde sistemleştirilir, zenginlik toplum katmanlarında aşağılara inilebildiği ölçekte yerleşmiş olur. Ama Amerika için iki adım birlikte atılınca işlerin farklı bir yola girdiği anlaşıldı. Bu iki adım; “neoliberal felsefe” ve “küreselleşme” idi. Bu neoliberal bakışla küresel planda taşların yerli yerine oturması sürecinde işte o Amerika’daki problem ortaya çıktı: İşgücü Asya’ya kaydı.

Üretim bakımından Amerikalı şirketler ucuz imalat alanı olan coğrafyaları, örneğin Çin ve Hindistan’ı üretim üssü olarak seçtiler. Küresel sermaye bu bakımdan bir kayıp görmedi. Yani parayı yine işin sahibi Amerikalı şirketler kazandı. Elbette üretici ülkeler de yoktan yere iş sahibi olup zenginleşen ülkeler oldular. Dünya ekonomisine ve siyasetine; yatırımın çekilmesi, kredi kullanılması, belli fırsat eşitsizliklerine göz yumulması gibi kavramlar bu süreçte yerleşti ve bu işi yapanlar ise “kalkınmakta olan ülkeler” olarak sınıflandırıldı. Bu arada Amerika’da çalışanlar işsiz kaldı ve küreselleşmeden önemli bir darbe yemiş oldu. Asıl sorun buydu ve Trump büyük ölçüde kampanyasını bu tezin üzerine kurdu: “Amerikalı tekrar üretimde yer alacak, yaratılan yeni iş alanları ile işsizliğe çare bulunacak.”

Aslında finans alanındaki büyüme ve Doların küresel kullanım alanı bulması Amerikalı finansçıların önünü açmış oldu. Bunun getirisi elbette yadsınamazdı. Diğer taraftan finansla elde edilen olanakların Amerikalı işsize yaramaması Trump’a kadar çözülmeyen bir konuyken, işte tam da bu seçim kampanyasında bir ümit ışığı oldu.

Günümüzde aşırı zenginlik öykülerine bakalım, bunlar büyük ölçüde yaratıcılıkla ilgilidir. O halde yenilikçi fikirlerin önünün açılması için bir siyasi irade şarttır. Siyasi irade özgürlük bağlamındaki liberal tercihi toplum yararına yine topluma vermelidir ve bu arada devlet kamunun kısıtlayıcı tedbirlerinden fedakarlık etmelidir. Bunun dengesi ancak siyasetin bakış tarzını bu yola odaklaması ile mümkün olabilir. Bir yanda hakkaniyet var, bunu klasik düşünceyle gayet iyi biliyoruz, diğer yanda ise kimsenin öngörmediği veya cesaret edemediği alanlarda çalışabilmenin zemini açısından bir eşitsizlikten yararlanılmasına ihtiyaç duyulması söz konusu. Hayek’in Özgürlüğün Anayasası’ndan alıntıyla Meonbiot şöyle diyor, bazılarına değinelim: İyi ve yararlı olan her şey eşitsizlik ürünüdür… Hak edene ödül verilmesi değişmez kural değildir, kazananla kazanmayan birbirinden ayrılmamalıdır… Mirasla gelenden ziyade kazanılan zenginliğin daha fazla sosyal getirisi olur, topluma öncülük etme biçimindeki yenilik bu gibi durumlarda ortaya çıkar…

Benim düşüncem ise bunu düşünerek ortaya atılmış idi. “Günaydın!” derken bu hususları ortaya koymuştum. Trump bu işgücü yaratma konusunu önemli ölçüde teknolojik-altyapı dönüşümü ile gerçekleştirecek. Henüz dünyada yaygın kullanımda olmayan, ancak prototipleri bulunan teknolojik ulaştırma, haberleşme, kent düzenekleri ve akıllı konutlar ile önümüzdeki dönemde Amerika’da büyük bir seferberlik başlatılacak. Elektrikle çalışan araçlar, bunların değişik alanlarda yaygınlaşması, elektrik üretimi yapan konutlar, enerji depolama kolaylıkları, hava tüpünde seyreden toplu taşıma olanakları, gibi pek çok altyapı ve daha sonra üstyapı gerektirecek alanlarda Amerika’da başlatılacak dönüşümün imalatında, ne Hintli ne de Çinli kullanılacak, sadece Amerikalı istihdam edilecek. Daha sonra bu dönüşüm yine Amerikalı işgücünün tekelinde başka coğrafyalara taşınacak. Plan bu, Amerikalı bu ışığı gördü ve buna oy verdi. Amerikalı beyaz-siyah, kadın-erkek demeden sadece buna baktı. Tahmincilerin hesaplayamadıkları ise bu noktaydı. Klasik Amerikan politikalarının devamına yatırım yapanlar da bunu göremedi. Aslında Trump Amerika’nın işlerini karmaşık yapmakla ilgili görülse de tersini anlattı, belki pratiğe geçtikçe bu durum daha net görülebilecektir.

Endişe duyanlar ilk bakışta haksız değildir. Kampanyada Trump tarafından Amerika için çözüm bekleyen ve bilinen vergi, sosyal sigorta, sağlık, eğitim gibi adaletsizlik yaratan alanlar pek tartışılmadı. Örneğin bir önceki seçimde Obama, “ObamaCare” olarak da bilinen bir sağlık reformu ile oy toplama yolunu seçmişti. Ama bugün insanlar anladı, “Sağlık tamam da, bize önce iş lazım,” dedi. Trump’a sosyal konular sorulduğunda pek bir şey söylemedi. Çünkü başka bir şey dedi, “Size iş sahası açacağım, evinize para girecek, o bilinen konuları para olduktan sonra konuşalım, birlikte çözeriz, onlar zor işler değil…” Halk bunu onayladı ve oy verdi.

Küreselleşme, politika, strateji, teknoloji, savunma, iklim gibi büyük sözler bir tarafta kaldı. Aslında konu bu noktada çok basit olduğu nedenle kafalar karışmış oldu. Trump’un pragmatik anlatımları belki popülist geldi ama aynı zamanda da halka cesaret verdi. Şimdi oy vermeyen küresel güçler de Trump ile oturacak ve yapılacak olanlar için projeler hazırlayacaklar, işler daha net somutlaşmış ve anlaşılmış olacak.

Trump’a halktan birisi veya Bayan Clinton şunu sorsaydı etkili olabilirdi: “O kadar büyük değişim akıllı robotlarla yapılacak ve Amerikalı işçi yine devre dışında kalacak; sen bizi kandırıyor musun, işi sana vereceğim diyorsun ama vakit gelince gidip robotları kullanacaksın değil mi?” Belki de cevabı şu olurdu; “O kadar büyük bir dönüşümden bahsediyoruz ki, Amerika ile dünyanın diğer tarafında çok büyük bir fark oluşacak, siz sakın meraklanmayın…” Ben bu konuyu Jeopolitik Bölünme ile açıklamıştım, gerçekten dünya fosil yakıt bağımlıları ve Amerika olarak bölünecek. Bu takdirde herkesin yaşama bakışı da şimdiki gibi olmayacak, değerler ve tatmin ölçekleri de farklılaşacak. Neyse bu konuları Fukuyama ve Stiglitz’e havale edelim…

Kapitalizmin belli elitler elinde yerleşmesine alışmış olan düzeni yıkan neoliberal düzen, Muhafazakarların da buna inanmış olmalarıyla, başka ve daha etkili bir “politik ahlak” yaklaşımı sunmuştu. Örneğin Reagan veya Trump, “Eğer getirdiğin yeni bir şeyse ben bununla ilgilenirim,” der. Tam tersine, Obama veya Hillary gibiler ise yerleşik-egemen elitlerin çemberi içinde kalmayı ve (güya) sosyal politika izleyen olmayı ve statükocu kalmayı tercih ederler. Ama aslında halktan koparlar, siyaseti egemenin caydırıcı gücüne dayandırırlar, halka ise “Sana verilene razı olmalısın,” derler. Amerika’da işsiz kalan veya işsizlik tehlikesinin faturasının kabarık olacağını gören halk bu sebeplerden dolayı Trump’a oy verdi. Farklı bir yaklaşım içinde olmak veya söylendiği gibi, popülist olmak, aslında siyaseti yazan çizenler açısından tam bir yanılgıdır. Günümüzde, tutarlı olma vaadiyle yürüyenler, statükoyu korumanın siyasetini yapanlar, bu açılardan etrafına bir tür caka satanlar ve ilkelerle boğuşanlar değil, halka inenler kazanmaktadırlar. Bu kadar açık!

“Efendiiim, bana ne Trump’tan…” denebilir. “Hayırlı olur inşallah!” diyenler de çıkabilir. Benim işim bir taraf veya bir partili olmak değildir, dünyada (daha çok felsefi açıdan) ana düşüncelerin, eğilimlerin ve sosyo-politik dengelerin nasıl değiştiğini gözlemek ve buna dair bilgileri paylaşmaktır. Ben bu gelişmelerden bir ders çıkarıp bir yere varmayacağım, çıkaran çıkarsın!.. Şunu da söyleyemem: “Trump dünyada çok başarılı olacak, çok iyi oldu…” Belki bu seçim sonucunda dünyada yaşananlara bakılacak ve her şey geçmişe oranla çok daha kötü olacak! Bu tamamen farklı bir konudur. Ancak bir değerlendirme yapmam istenirse şunu söylemem gerekiyor: Gelişmiş ülkelerle, özellikle Amerika’yla Türkiye eşiti ülkelerin güç dengeleri ve gücü kullanabilme kapasitelerine bakılırsa, aradaki makas geçmişe oranla daha da açılacak. Dış politika yapanlar, ekonomik açıdan sürekli ekrana bakanlar, silah üretip satanlar, bunu böyle bilmelidirler. Çünkü dünya “Amerika ve diğerleri” olarak bölünüyor gibi, Trump bu bölünmeyi daha da hızlandırabilir…

[1] https://politikmerkez.com/gunaydin/

[2] Francis Fukuyama, US against the world? Trump’s America and the new global order, Financial Times, 11 November 2016. https://www.ft.com/content/6a43cf54-a75d-11e6-8b69-02899e8bd9d1

[3] https://www.theguardian.com/business/2016/nov/15/joseph-stiglitz-what-the-us-economy-needs-from-donald-trump

[4] https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/nov/14/neoliberalsim-donald-trump-george-monbiot?CMP=fb_gu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Ermenistan’da Rus İşgali mi?

DİĞER YAZI

AP Kararı, AB ve Türkiye

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,