akdeniz-diyalogsuzlugu
Akdeniz Diyalogsuzluğu

Akdeniz Diyalogsuzluğu

458 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

7-8 Mayıs 2019 günlerinde İstanbul ve Hatay’da NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in de katılımıyla NATO Konseyi ve Akdeniz Diyaloğu toplantıları gerçekleştirildi. Olup bitene bakılırsa Akdeniz Diyaloğu konusu büyük bir soru işaretine dönüşmüş gözükmektedir. Kendinize hiç sordunuz mu, bu bir diyalog inisiyatifi mi, yoksa bir diyalogsuzluk zemini mi? O halde bakalım…

Kuzey Atlantik İttifakı konusuyla ilgilenenler bugüne kadar NATO-Akdeniz bağlamını gözden ırak tutmamışlardır. Üstelik Akdeniz’i tanımlayanlar nasıl Atlantik’ten giriş Cebelitarık’ı görüyorlarsa da Ortadoğu’daki Basra, Aden, Süveyş’i de beraberinde düşünürler. Akdeniz’e açılan Karadeniz ise NATO’nun alanı içindeki bir bölgedir.

Bu demek oluyor ki Akdeniz sürekli NATO’nun sorumluluk alanında olmuştur. Soğuk Savaş zamanında savunulması gereken coğrafya Berlin Duvarı’nın doğusu, Doğu Avrupa ve Baltık şeklinde somutlaşmaktaydı. Ancak Avrupa’nın güney kanadı Akdeniz’dir. Akdeniz’de üstünlük kurmak, Avrupa’nın selameti anlamına gelmektedir.

NATO, Avrupa ve hatta ABD, kendi savunmalarını düşünecekler ise dün Akdeniz’de varlık göstermek zorundaydılar, bugün de durum değişmemiştir. Soğuk Savaş zamanında SSCB’nin sempatisi ile yönetilen Akdeniz’i doğrudan içine alan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden önemli bir kısmı birer çatışma alanı idi. Bu çatışma alanında SSCB ile içinde NATO’nun da olduğu Batı dünyası sürekli çatışma üretmişlerdir. Akdeniz’deki politik sıcaklığın önemli bir sebebi budur.

NATO ne yapmıştır? Ancak Soğuk Savaş bittikten sonra Akdeniz Diyaloğu adıyla bir inisiyatif başlatmıştır. NATO açısından bunun anlamı şudur: “Soğuk Savaş zamanında ortaya inisiyatif koyamadım, bekledim, şimdi imkanlar üye ülkelerin lehine gelişti, NATO, Akdeniz’de düzenin sağlanmasında ABD, İngiltere, Fransa, gibi güçlü üye ülkelerin haklarını desteklemek için Akdeniz Diyaloğu adıyla bir çalışma yapacak, ama neyi ne kadar yapabileceğini zamanla görecek…” Peki, bu muallaktaki durum Akdeniz ülkeleri için bir beklenti oluşturabilmiş midir? Hayır. Bugün toplanan ülkeler hangi konulardan dolayı emin olacaklar?

Somut başlangıç ABD’nin Irak Savaşı ile yapılmıştır. Sonra İkinci Körfez Savaşı olmuştur. İsrail bu süreçte fırsattan istifadeyle genişleme imkânı bulmuş ve Filistin davasının söndürülebileceği yönünde bir cesarete kapılmıştır. Arap Baharı başlamış, zincirleme etkisi görülmüştür. Sonunda Suriye büyük bir paylaşım alanına dönüşmüştür. Bu alanda küresel denen radikal dini terör örgütleri ortaya çıkmıştır. Dini temelli tanımlanmış küresel terör örgütlerinin temel bir düşman olması söz konusu edilmiştir. Ve Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yatakları ortaya çıkınca işler iyice karışmıştır.

Soğuk Savaş zamanının konularından biri olan Kıbrıs meselesi ise çözüm için uzun süre bekletilmiştir. Birleşmiş Milletler (BM) işin başından bu yana konuya müdahil olduğu halde Soğuk Savaş sonrasında çalışmalarını bir türlü neticelendirememiştir. (Filistin meselesinde de benzer bir durum söz konusudur.) Neticede Akdeniz’in tam da ortasındaki bu iki kesimli Kıbrıs meselesi çıkar beklentisi içinde olan Batılı ülkelerin üslendiği bir ada haline dönüştürülmüştür. Gelinen noktada Doğu Akdeniz’de çıkarılan hidrokarbon ile bu coğrafyanın bir ekonomik alan haline gelmesi, yeni statünün belirlenmesi adına, çıkarcı kesimlerin kendi aralarındaki ittifakı kapısını açmıştır. Bu da Akdeniz Diyaloğu gibi kurumsal yapıların işlevsiz halde olmasının bir başka neticesidir.

Akdeniz Diyaloğu konusunda resmi açıdan gelişmeler ve beklentiler nasıl gelişmiştir?

1980’lerin sonu ve 1990’ların başlarında Fransa, İtalya ve İspanya, Akdeniz’de Güvenlik ve İşbirliği Konferansı ve Batı Akdeniz Grubu gibi bölgesel girişimlerle Akdeniz’de işbirliği yolları aramaya başladılar. Cezayir’deki iç savaş ve Libya’ya uygulanan uluslararası yaptırımlar sonucunda bu girişimler gelişemedi ve başarısız oldu. Bu arada Müttefikler arasında Avrupa’nın istikrar ve güvenliğinin Akdeniz’deki güvenlik ve istikrar ile çok yakından bağlantılı olduğu yönünde bir fikir birliği oluştu. Bunun sonucunda Şubat 1995’te NATO, Akdeniz’deki NATO üyesi olmayan ülkelerle doğrudan bir diyalog başlatmaya karar verdi. Akdeniz ülkeleri ile yapılan temaslar sonucunda Mısır, İsrail, Fas, Moritanya ve Tunus bugün Akdeniz Diyaloğu olarak bilinen girişime katılmaları için yapılan daveti kabul ettiler. Daha sonra Akdeniz Diyaloğu genişleme sürecine girmiştir. Kasım 1995’te Ürdün’e, 2000 yılında da Cezayir’e yapılan üyelik çağrısından sonra katılımcı ülkelerin sayısı 5’ten 7’ye çıkmıştır. NATO’nun 1997 Madrid Zirvesi’nde bir Akdeniz İşbirliği Grubu kurulmuştur. Bu grup, NATO Müttefikleri ve Akdeniz Diyaloğu ülkelerinin temsilcilerini ikili (NATO artı bir Akdeniz Diyaloğu üyesi) ve çokuluslu (NATO müttefikleri artı tüm Akdeniz Diyaloğu ülkeleri) bir formatta politik tartışmalarda bir araya getirmiştir.

Ben şunu anlıyorum, özellikle İsrail bir NATO üyesi ülke değildir. Ancak Akdeniz Diyaloğu sayesinde NATO’ya girip çıkan bir ülke statüsünde olabilmiştir. Filistin halkının durumu bu şekilde dışarıda kalmıştır. Ayrıca Mısır ve İsrail arasındaki işbirliği ile gelişecek her bir proje bu bağlamda bir tür garanti altına alınmış gözükmektedir.

1997 yılında hazırlanan Yıllık Çalışma Programı, “askeri faaliyetlerde işbirliğinden, sivil olağanüstü hal planlaması, kriz yönetimi ve afet yardımına” kadar çeşitli faaliyetleri kapsamaktadır. NATO Dışişleri Bakanları, 2002 yılında, gündeme yeni maddeler koyarak (terörizm ve güvenlik açısından ortak endişe yaratan konular gibi) diyaloğun pratik ve politik boyutunu genişletmeye karar verdiler. 2004 İstanbul Zirvesi’nde İttifak, “Akdeniz Diyaloğu’nu gerçek bir ortaklık düzeyine çıkarmayı” önerdi. Zirveden sonra, Aralık 2004’te Brüksel’de Dışişleri Bakanları düzeyinde yapılan, NATO ve tüm Akdeniz Diyaloğu ülkelerinin katıldığı ilk toplantıda, bu programın yaşamasının gerek müttefikler gerek Akdeniz ülkeleri açısından ne kadar önemli olduğunun altı çizildi.

NATO’nun Akdeniz’de İstanbul İşbirliği Girişimi (İİG/ICI) nedir?

NATO’nun Akdeniz’deki angajmanının ikinci ayağı NATO’nun 2004 İstanbul Zirvesi’nde başlatılan İstanbul İşbirliği Girişimi’dir. Bu girişimin amacı Ortadoğu’nun daha büyük bir alanında ve özellikle Körfez İşbirliği Konseyi’nin üyeleriyle bireysel olarak işbirliğine dayalı ilişkiler geliştirmektir.

İİG genel hatlarıyla Akdeniz Diyaloğu ile aynı mantıktan hareket etmekte ve benzer şekilde “terörizmle mücadele, savunma reformu ve müşterek eğitim” gibi ortak ilgi konusu olan alanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugüne kadar Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katıldığı bu girişimin temel ilkeleri girişimi “karşılıklı sahiplenme, esneklik ve tamamlayıcılık” unsurudur.

Pratik açıdan İİG katılımcılara çok çeşitli alanları kapsayan ve özel istek ve ihtiyaçlara göre düzenlenecek işbirliği modelleri getirmektedir (savunma reformu, savunma bütçesi, ve sivil-asker ilişkileri konularında tavsiyelerde bulunmak dahil). Bu alanlar daha ziyade “terörizmle mücadele, istihbarata ilişkin bilgilerin paylaşımı, sınır güvenliğine yönelik işbirliği, ve kitle imha silahlarının ve bunları atma vasıtalarının yayılması ile mücadele” gibi konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu girişimin gelecekte alacağı yön ile ilgili olarak NATO ve ortakları için üç seçenek söz konusu olmuştur. Birincisi, “yumuşak işbirliği” denebilecek stratejidir. Bu strateji daha ziyade yumuşak güvenlik, yani enformasyon ağı ve yoğun bir işbirliği ağı oluşturulması anlamına gelmektedir. Bu strateji daha ziyade güven tesisi üzerinde odaklanır ve İİG üyelerine pek az politik ön koşullar, istekler veya hedefler empoze eder. Bu esnek yaklaşım sayesinde İİG üyeleri faaliyetlerini mümkün olduğunca birleştirmeye (ikili veya daha büyük gruplar halinde) teşvik edilirler. İkinci seçenek, “ölçülü işbirliği” olarak adlandırılabilir. Burada NATO İİG ile kurumsal bağlar geliştirmeye çalışır ve özellikle İİG üyesi ülkeleri hedeflenmiş işbirliği alanlarına yönlendirmeye çalışır. Üçüncü seçenek ise “daha çok devletin katılımı” stratejisi olarak adlandırılabilir. Bu strateji, İİG sahasından mümkün olduğunca çok ülkeyi bir araya getirerek hepsi ile işbirliği girişimleri geliştirmeyi hedefler. Bu tür bir yaklaşım İİG’ye erken katılıma ve İİG üyelerinin bu girişimi sahiplenmelerine yardımcı olur. Ayrıca, böyle bir yaklaşım uzun vadede gerek bölge içi gerek bölge dışı aktörlerin katılacağı ASEAN modeli (Güneydoğu Asya Güvenlik Forumu) bir güvenlik forumunun kurulması için zemin de hazırlayabilir.

Ne anlamalıyız? Örneğin bir güven ve işbirliği ortamı tesis edildi mi? Körfez Ülkeleri ABD, İsrail ve Mısır ile bir blok oluşturdular. Sonuçta Suriye, Filistin ve Kıbrıs meselelerinde bu blok tek taraflı hareket eder oldu. Başka katılımların olması için bu girişimi cezbeder nitelikte ne sonuç alındı? Yok.

Buradaki NATO’nun Akdeniz Diyaloğu’nun temel çöküşü Irak Savaşı zamanıdır. İttifak’ın Irak’taki angajmanı ile ilgili konu değişik boyutlarıyla tartışılmalıdır. Başlangıçta Irak Savaşı konusundaki anlaşmazlıklar ABD’nin NATO nezdindeki büyükelçisi Nicholas Burns’e “ölüme yakın bir deneyim” dedirtecek kadar büyük olmasına rağmen, ortalık sakinleşince gerçekçilik ve pragmatizm süratle geri dönmüştür. Nitekim müttefiklerin ABD liderliğindeki savaş öncesi tutumları ne olursa olsun, Iraklıların kendi güvenlikleri konusunda daha fazla sorumluluk yüklendikleri istikrarlı ve demokratik bir Irak Devletine kavuşmaları bugün tüm müttefiklerin çıkarınadır, ama bugün üçe bölünmüş bir Iraktan söz edebiliyoruz. Petrol sahaları da bölünmüş haldedir. Üstelik radikalleşme ve hizipleşme bir türlü bitmemiştir.

İnsanın aklına şu geliyor, zamanında bütün iyi niyetiyle hareket eden Türkiye acaba Akdeniz Diyaloğu ve İstanbul İşbirliği Girişimi ile yapılacak işler için istismar mı ediliyordu?

Bugüne kadar Akdeniz bölgesindeki tüm NATO faaliyetleri ılımlı ve temkinli faaliyetler şeklinde olmuştur. Ancak NATO üyesi ülkeler, kendi ulusal çıkarlarıyla bu coğrafyaya geldiklerinde, hiç de alınan kararları dikkate almamışlardır. Sonuç, onların her şartta ikiyüzlü politikaları şeklinde vücut bulmuştur.

NATO’nun, üye ülkelerin açıkça gösterdikleri şekilde, ikiyüzlülüğe açık yaklaşımı bölgedeki şartları kolaylaştırmamış, daha çok zorlaştırmıştır. Irak, Suriye, Filistin gibi yerlerde ciddi güvenlik sorunları vardır. Üstelik, bir nevi sorunların çözümsüz hale getirilerek yönetilmesi ve nihai çıkarın böylelikle elde edilmesi için gerekli zamanın kazanılması söz konusudur.

Her ne kadar İsrail-Filistin sorunu şu anda NATO’nun gündeminde değil ve İttifak Ortadoğu barış sürecinin taraflarından biri değilse de politik ve akademik çevrelerde bu sürüp giden sorunun çözümünde NATO’nun olası rolü hep konuşulmaktadır. Nitekim analistler ve yorumcular NATO’nun İsrail’e güvenlik garantisi vermesi ve İttifak’ın özerk bir Filistin devleti ile İsrail arasında barışı koruma rolünü üstlenmesi yönünde öneriler getirmişlerdir. İsrail ve NATO arasındaki bağların güçlenmesi Akdeniz Diyaloğu bağlamında olumlu ise de İttifak yetkilileri NATO’nun İsrail-Filistin çatışmasında aktif bir rol üstlenmesi için 3 ön şartın var olduğunu sık sık ve açıkça dile getirmişlerdir. Bu şartlar; çatışan taraflar arasında istikrarlı ve kalıcı bir barış anlaşmasının varlığı; İsrail ve Filistin’in NATO’nun bu bağlamdaki rolünü kabul etmeleri; NATO operasyonu için BM görev yönergesinin var olması. Bu şartlar karşılandığı takdirde İttifak’tan beklentiler artacaktır, Müttefiklerin bu sorunu ele almalarından başka seçenekleri kalmayacaktır.

Kıbrıs sorunu ne durumdadır?

Herhalde, “NATO ve Akdeniz Diyaloğu bir yana…” deyip konuşmak mümkündür. Kıbrıs meselesinin çözümü ile ilgili süreç biliniyorken, belli ülkeler doğrudan bu konuyu bir oldubitti politikasına dönüştürerek idare etmektedir. Kıbrıslı Rumların tıpkı İsrail gibi hareket etmesi söz konusudur. NATO ve Avrupa Birliği (AB) üyesi Yunanistan, GKRY ile birlikte hareket ederek Türkiye ve KKTC’nin haklarını görmezden gelmektedirler. ABD’nin Ortadoğu’da İsrail ile kenetlenerek inşa etmeye çalıştığı yeni bir siyasi düzenin gelişiminde Yunanistan ve GKRY’nin işbirliği vardır. Her biri ulusal çıkarına göre hareket ediyor ve ittifakları sadece kullanıyor.

Ancak Türkiye ulusal çıkarı için kendi adına bir adım atsa hemen eleştiriliyor. Bu Türkiye ve KKTC aleyhine ortaya konan tek taraflı ve hukuksuz yaklaşımlar diplomasinin bir yöntemi olamaz, olmamalıdır da! İttifak anlaşmaları ve diyalog girişimleri beyhude çabalar değildir.

Görüldüğü üzere doğalgaz yataklarının işletilmesi hakkında İsrail, GKRY, Yunanistan, Mısır, AB bir araya gelmişlerdir. Ada’da İngilizler’in üstüne ABD ve Fransa da askeri üs kurmaktadır. Peki bu tek taraflı ve hukuksuz adımlar neticesinde BM ne yapmaktadır? Hiç. Kıbrıs sorunu çözülmeden Akdeniz’de diyalog olur mu?

Sonuç

Bu konu bağlamında Türkiye milli davalarında diğer NATO, AB ve Akdeniz ülkeleri kadar hakka sahiptir, bunun tersi düşünülemez.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Doğu Akdeniz’deki Hukuksuzluklar ve Kıbrıs

DİĞER YAZI

İç Cephe Neden Önemli

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden