asker
Asker

Asker

2694 Tıklama
44 Dakikalık Okuma
2
Okuyucu

Burada “gerçek asker” ile ilgili bir yazı okuyacaksınız. Nasıl? Kendi kültürel değerlerimizle ilgili tartışmaları kapsayan, menfur terör girişimlerinin etkisinde kalan, politikaya alet edilme girişimleriyle bir başka sürece doğru çekilen… Süreçlerin ve jeopolitiğin etkisinde kalarak politikacılarca, medya mensuplarınca, hukukçularca konu çokça konuşuluyor, arada emekli askerlere de söz veriliyor. Belli ölçülerde kamuoyu oluşturuluyor. İyi de devletin resmi organları bu tartışmalara, kamuoyu çalışmalarına göre mi iş yapıyor? Elbette kanunlar çıkıyor, usulü gereği görüşler alınıp-veriliyor… Böyle bir ortamdaysak eğer, biz de asker konusunu bir tanımlayalım öyleyse. Olmaz mı?

Başlangıçta bu “Asker” bahsinin bir önceki yazı olan “Güvenlik ve Politika” ile birlikte okunduğundaki değerine dikkat çekmek isterim. Bir ülke için esas olan bu kavramları gözden geçirirken, diğer yandan olması gerekenleri ve yaşanan süreçte yapılan hataları anımsayalım.

Asker Millet, Cengâver Millet gibi topluma ait köklü hars ve duygular mutlaka önemlidir ve bu Türkler için bir özelliktir. Dolayısıyla bu Millet iyi savaşçılar çıkarabilme potansiyeline sahiptir. Ama burada sistemli, kurumsal, profesyonel gözle bakılması gereken bir konu olduğu muhakkaktır. Konuyu abarttığımı düşünmeyin, eğer elinizde her biri silahtan üstün değerde profesyonel askeriniz varsa yatağınızda rahat uyursunuz. Bu önemlidir! Bahse konu açıklamaları bu gözle okuyun.

Askerlik bir meslek değildir, değişik mesleklerle ilgilidir, ama aslen yaşam tarzıdır. Askerliği meslek olmaya indirgeyenler öyle bir zarar veriyorlar ki, değmeyin gitsin! Diğer alanlar gibi askerlik de tekniktir, örneğin istihkam İngilizceye civil engineering olarak çevrilir, yani iş mühendisliktir ama askerlik bu işin üzerinde bir konudur. Askerlik başka türlü ruh halini, fiziksel direnci ve davranış biçimini kapsar, sonuçta bir yaşam biçimidir. Gemilerde makineci vardır, ama makine mühendisliği üzerinde, örneğin bir denizaltıda savaşmanın ne olduğunu bilmesi gereken başka bir insan gerekmektedir. Uçak mühendisi veya bilgisayar mühendisi bir pilotun durumunu düşünün, bu mühendislikler onun bir hava muharebesinde başarılı olmasına ne derecede imkân verir?

Önceleri subay olacaklara şövalye gözüyle bakılırdı. Tam karşılamıyor ama biz buna Saka Türklerinden esinle Altın Adam diyelim. İşin kültürel arka planını bir yana koyun, verdiği anlam şöyle bir şeydi. Bir asker hedef coğrafyada çok şeyi değiştirebilir. Evvela barışı ve istikrarı korur, adaleti korur ve yayar. Savaşacaksa önce kime ve hangi şartlarda karşı çıkacağını en iyi o seçer ve kararlılıkla gereğini yapar. Planlıdır ve sabırlıdır. Cesurdur ve vakardır. Örnektir, bakanlara hayranlık uyandırır, güven verir…

Osmanlı’nın sonlarına doğru yenileşme hareketleri askerden başladı. Değişik okullar, mühendislik mektepleri açıldı. Silah ve mühimmat değişti. Silah sistemleri değişirse adetler, dil, usuller, her ne varsa silahı satanın verdiği kılavuza göre değişir, zaman içinde böyle oldu. Kötü olur anlamında söylemiyorum, eskiye göre fark olur diyorum. Hatırlanacağı gibi Osmanlı döneminde Alman silahları, ekolü, usulleri vs. girdi orduya. Sonra millileşme dönemi oldu. Sonra Marshall yardımları, NATO dönemleri oldu. Modern dönemde başta Amerikan silah sistemleri olmak üzere Batının sistemleri, usulleri, eğitimi alındı. İttifaklarda aynı dil konuşulur, aynı komuta usulleri uygulanır. Bunlar normaldir. Asker başka ülkelerle omuz omuza savaşabilir. Bütün bunlar normaldir; ama nereye kadar? Kendini kaybetmeyecek, özgün ve milli gücünü koruyacak. Şimdiki durum henüz tanımlanabilir oldu mu, isabetli tanım yapabilmek için biraz beklemek gerekir. Geçen haftalarda da ülkeye Rus silahlarının gireceğini öğrendik. İmzalar atılmış. Bu nedir, ne anlama gelir, tartışmalar devam edecek.

Şimdi, bunları biliyoruz. Konumuz asker! Bazı sorular soralım o zaman: İkinci Dünya Savaşı zamanındaki Japon İmparatorluk askeri ile Türk askeri arasında ne fark vardı? Japonların hangi amaçlar ve değerler için savaştıklarını bir yere koyun, savaşçılığına bakın. Japon askeri kötü savaşçı mıydı? İki dünya savaşının galibi olarak çıkan Amerikan, mağlubu olarak çıkan Alman askerine bakın. Hatta bugün dünyanın en mütekamil sofistike silah sistemlerini kullanan, hemen her coğrafyada operasyon yapabilen profesyonel Amerikan veya İngiliz askerlerine bakın. Savaşçı mı, değil mi? Örneğin Altı Gün Savaşında Arapları tarumar eden İsrail askeri rasgele mi savaş kazandı? Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Savaş meydanlarında teknik, taktik, silah, vs. vardır, bir de askerin cesareti, azmi, eğitimi, hüneri vs. vardır. Eğer bugün için yabancı gelişmiş ülke askeri cesur, azimli, eğitimli, gibi özellikleriyle operasyonlarını başarıyla yapabiliyorsa, örneğin havada it dalaşına giren Amerikan pilotu ile Rus pilotunu mukayese ettiğinizde Amerikalı üstün geliyorsa, buna ne denebilir ki? Farkları askerlikte böyle birey ve birlik halinde inceleyebilirsiniz ve savaşta bunlar kuvvet çarpanı olarak hesaba alınırlar. Bunu her profesyonel asker bilir. Burada soru şu: “Müslüman asker veya birlik, örneğin Hristiyan’ı veya Yahudi’yi her şartta alt eder,” diye bir anlayış doğru olabilir mi? Olsaydı onca savaşta Araplar galip gelirlerdi. Demek ki meselenin özünde din, mezhep vs. yok. İman ve inanç var ama neye? Bunu askerin kendisi bilir, birinin aşılamasına gerek yoktur.

Eğer konu inanç ise Müslümanın olduğu gibi diğer dinlerdekilerin de Cenneti ve Cehennemi, onların kültüründe de şehit olmak var. Zannedilmesin ki bu değerler sadece Müslümanlara aittir. Hatta inanca göre en doğru ifadeyle, takdir Yaratanın ise insana bir tasnif etme hakkını kim veriyor? Biz askerimize Mehmetçik deriz. Bunun yanı sıra örneğin Amerikalılar kendi askerlerine G.I. Joe derler. Biri diğerine göre kendini başka, üstün görmek ister. Burada bakılacak yer neresi biliyor musunuz? Dini, milleti, kültürü ne olursa olsun, “gerçek asker” bir diğerinin kutsalına saygılı mı? Bunun ne anlama geldiğini iyi biliyor mu? Hangi şapka altında olursa olsunlar, ancak teröristler ve hainler kutsallara saldırırlar. Kendine Mehmetçik deyip teröristlik ve hainlik yapan asker olur mu?

Profesyonel askerle ilgili şu hatırlatmayı yapmakta yarar vardır: Birincisi, hiç eğitim almamış birinin engin-erdemli duruşuyla, cesaretiyle ve doğuştan gelen özellikleriyle mükemmelliğine dair bir emare vermeyen bir askerin hiç olmayacak bir anda çok müthiş savaşma biçimiyle ortaya çıkıp kendinden söz ettirmesi mümkündür. İkincisi, modern dünyada donanımlı insan modeli üzerine inşa edilen askerde, özellikle subayda olması istenenler, bilinen özgün değerlerin üstüne yine bilimle alakalıdır. Bu bakış açısıyla, askerin diğer bilimsel disiplinlerden ayrılan tarafı özellikle kurmaylar için multi-disipliner ve generalist olması özelliğidir. Bu bakımdan subayın eğitimi için üzerinde daha fazla uğraşılmaya değer bir eğitim ve gelişim süreci gerekmektedir. İleri devletlerin askerlerinin donanımları bu nedenle daha gelişmiştir. Bunu Türkiye’de bilen asker çoktur ve seksenli yıllardan sonra eğitimin bu bağlama döndürülmesi amaçlanmış idi. Peki sonra ne oldu? Diğer alanlarda eğitim nasıl basite indirgendi ise bu amaçtan da taviz verilmeye, bunun yerine başka amaçların öne geçirilmesine doğru bir kayma yaşandı.

Eğer objektif tariflerle askerlik yukarıdaki gibi bir konu ise inançlı olmakla ilgili değerlendirmeyi nasıl yapmak gerekir diye soranlar çıkacaktır. Asker zaten inanır, insanlığın barış ve huzurunun, dünya kaynaklarının korunmasının, düşmanlıkların önüne geçilmesi gerektiğinin savunucusudur, bütün bu değerlere ve kökenindeki akla inanır. Dini anlamda ise kendine göre bir inancı olana askerler arasında “Sen benim dinimden misin?” diye sorulmaz, başta ifade ettiğim değerleri korumak için “Benimle misin?” diye sorulur. Askerlik inanç konusuyla elbette bir din adamının ilgilendiği gibi ilgilenmez. Tarihimizde din adamı sıfatlı kaç asker vardır? Buna karşılık önce iyi bir asker olup sonra imparator veya hakan olanlar çok görülmüştür. Bugün sapkınlara kendilerini bir sebeple kaptıranlar olduğunu görmekteyiz. Şöyle düşüncelerin olduğunu duyuyoruz, ki Fethullah böyledir: “Ben imam olayım ve askerler bana hizmet etsinler… Şakirtlerden kurulu ordu süper olur…” Tarihte bu sapkınlıkla çıkar elde etme girişimleri de görülmüştür. Peki, bu kabul edilebilir bir şey midir?

Olması gereken ise şöyledir: Asker demokrasi içinde, yani dengelerle gelişmiş bir kültürde, bilinçle hareket edebilen milletiyle bütünleşmiş, pozitif hukukun çerçevelediği bir yapıda görev yapar, ama aslında köklü bir dünya barışını ve adaleti savunur. Askerin varlığı insanlığa kastetme niyetindeki çıkarcıları yanlıştan caydırmakla ilgilidir.

Tarih bize göstermiştir ki, Türk askeri haklı sebeplerle bulunduğu yabancı bir coğrafyaya cami veya kilise yapılması gerekirse, hemen yaptırır, hatta fırsatı varsa ameleliğini bile kendisi yapar. Örnekleri çoktur. Çünkü dini, inancı ne olursa olsun, yerleşik halk bunu istiyordur, bizim gerçek askerimiz din ve vicdan özgürlüğünün ne olduğunu biliyordur, insana ve değerlerine saygılıdır ve gereğini yapar; çünkü amaç sulh ve sükundur.

Bu ülkenin bağrından çıkmış gerçek askerler için “cami bombalayacaklar” itirafı atıldı. Bu itirafı atanlara inananlar oldu, politikacılardan, medyadan, bürokrasiden, hatta gerçek asker olmayanlar bile. Sonra bu itirafı atanlar gitti kendi Meclislerini bombaladı. Onlar cezalarını alacaklar elbette, hukukla değilse bile milletin vicdanında bu böyle…

Sadece dini değerler de değil, milli değerlere de saygılıdır. Hatırlayın, Atatürk İzmir’de önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırmıştı, işgalci Yunan ordusu ile halkını ayrı tutmuştu ve bu konuda dünyaya ders vermişti. Türk askerinin gittiği yerlerde halkın talebine göre imaretler yapması ile sömürgecilerinki de değişir. Sömürgeciler talebe bakmaz, kendi amaçlarına göre imaret yapar, kültür aşılar, asimilasyon bile yapar. Birinci Dünya Savaşı zamanındaki İngiliz T. E. Lawrance’i düşünün, Arap kabile reislerine yakın davranırken asıl amacı neydi? Osmanlı’ya karşı ayaklanma çıkarmak, kendilerine bağımlı-uydu yeni devletler kurmak ve petrolü ele geçirmekti. Türk askerinin örneğin Arnavutluk’taki, Bosna’daki veya Kosova’daki davranışı ise çok doğaldır. Sömürgeci ve misyoner karakterdeki milletlerin yaptıklarıyla eşit değildir. Bu gerçeği hiç kimsenin, ne içerideki sapkınların ne de dışarıdaki tarihsel sömürgecilerin sulandırmaya hakkı yoktur.

Yabancılar ise bu gerçeği iyi bilirler. Çok önceleri Çinliler, sonraları göç edilen coğrafyalardaki başat güçler ve nihayetinde Anadolu coğrafyasında bugün bile Batı ülkeleri ve içlerindeki hâkim akımlar bunu bilerek bir plan içinde olmaktadırlar. Öyle bir oyun oynarlar ki!.. Dışarıya barış getiren askerimiz, Osmanlı’da da gördük, içeride kazan kaldırmaya yatkın haldedir. Bu karakterden dolayı sayısız Türk devleti devrini kapatmış, yenisi kurulmuştur. Asker çoğunlukla ana aktörler içindedir. Ancak yabancılar askeri politikaya çekmek isterler. Asker politikadan uzak durdukça yabancılar sebep yaratırlar ve zamanın şartlarına karşılık gelen kanalları ararlar. Tarihsel perspektifte düşünün, peki, polemikle, çıkarla veya sapkınlıkla siyaset yapmaya çalışanları bir tarafa koyabilir misiniz? Çünkü siyasetteki aktörleri de bu belirtilen yabancı odaklar, zamana ve şartlara göre işlerler. Halbuki asker de politikacı da bizim insanımızdır, öyle değil mi?

Bırakalım yabancıları, bakalım kendimize. Bizi esastan uzak tutan, yanlışa sevk eden doğal atmosferin ana unsuru nedir? Akıldan, mantıktan, gerçekten, bilimden uzaklaşmaktır; bunun yerine sapkın düşüncenin ve sahibinin önemsenmesidir. Bunca tecrübeden sonra aşikâr olan bu durumu bugün hatırlatıyor olmak bile sıkıntı vericidir! Askere mi, siyasetçiye mi veya bu ülkede doğan başka birine mi, akademisyene mi, medya çalışanına mı, bürokrata mı, din adamına mı “yoldan sapma” denmesi gerekiyor? Evet! Bu toplumda sapkınlık sadece bir aktörle ilgili olmuyor, etkileşim halindeki atmosferde birden fazla aktörde meydana geliyor. Nitekim FETÖ darbe girişiminin geçmişinden itibaren incelemesini yapanlar tüm süreci açıklıyorlar; ilahiyatla, iş adamlarıyla, bürokratlarla, hukukçularla, mülki amirlerle, emniyet teşkilatıyla, istihbarat teşkilatlarıyla ve sonunda askerle olan ilgisini anlatıyorlar.

Coğrafyaya iyi bakalım. İstismar çok yönlüdür. Şu soruların cevabını vermek kolay mı? El Kaide, Suud Kabilesi kökenli radikal dini motivasyonlu bir küresel teröristin iddialarıyla onca yıl bu dünyada kimlerin ekmeğine yağ sürmüş oldu, kaç masum insanın hayatını kararttı, şu an bile asıl zarar verdiği kimlerdir? İran’ın yıllardır din motivasyonu ile savaştırdıklarının kime yararı oldu? Yine bir radikal küresel terör örgütü olan bugünün baş belası IŞİD dini motivasyonunun savunulacak tarafı yok, ama inanç kavramı bundan etkilenmiyor mu? Eğer bu bir tür Ortadoğu tarzı ise Türk Milleti bunu kabul edemez, edeceğini varsaymak da yanlış olur.

FETÖ ne yaptı? Dini motivasyonu, Nurculuğu veya ondan sapma Gülen’in kendi inanç tarzını öncelikli görenlere sormak lazım: “Eğer askeri de bu motivasyonla harekete geçirirsek, diğerine göre farkını açıklayacak ‘seninki yanlış, hemen bir diğerininki ise doğru’ diyecek hakem kim olacak?” Hakem kim olacak? Bu tür sorular doğal, olması gereken, insanın gönlüne ve vicdanına bırakılmış konular için mantıklı ve tatmin edici bir cevap bulabilmelidir. Askeri okullar bu konulara mı yönelmelidir? O zaman, bu zaman fark ne? Yanlış, yanlıştır! Bu sorulara cevap vermeye hazır, endişelere açıklama getirecek polemikçiler çıkacaktır, ama amaç polemik yapmak, siyasetçi olmak değildir. Gerçek Türk askeri kendine göre inançlıdır ve inancını da kalbinde tutar, kimseye onaylatmaz, birilerinin istismarıyla mücadele etmeyi de vazife bilir.

Bu böyleydi, birileri bundan rahatsız oldu, bu anlayışı yıkmak için çaba sarf etti. Askerin kendisi Atatürkçü olmanın yeterli olduğunu söyledi, ama karşısında duranlar yine bu milletin fertleri, “Sen öyle olmayacaksın, sana başka bir düşünce vereceğiz,” dedi. Peki, neden ve ne için böyle söylendi? Zaten inanç bir onay makamı ararsa, askerlikte emir komuta bozulur. Bunun kanıtı FETÖ sürecinin tamamına bakılırsa gayet net anlaşılacaktır.

Asker savaşçıdır. Savaşçı karakterin en belirgin tarifini yapalım: Savaşçı mücadele gerektiren bir işe yönelmişken engelle karşılaştığında vazgeçen değildir; engeli aşan, soruna sebep olanı alt eden, hatta sonuçtan tecrübe edinip bunu kaydedendir. Savaşçı karakterli asker, ki muharip-profesyonel askerlerin tamamı böyle olmak zorundadır, sonuçta ölüm kalım mücadelesi olan bir durumda üstünlük kurmanın yollarında en ileri beceriyi ve özellikleri donanmış kişilerdir. Bu beceri ve özellikleri tarif ederken kendine göre tanım yapanlar çıkabilmektedir. Sonuçta ölüm söz konusu olduğundan motivasyona belli açıklamalar getirilip buna inandırılanların olması söz konusudur. Bu konuyu burada bırakayım. Ama başka bir kapı aralayayım, bakın konu nerelerde? Örneğin El Kaide veya IŞİD teröristi savaşçı mı? Bu teröristler de ölmeyi göze alırlar, bilhassa şehitliği isterler ve amaçları Cennete gitmektir, bunun için canlı bomba olmayı bile kabul ederler. Bu uğurda cihat etmek farzdır, derler. Ancak gerçek Müslüman için cihatın anlamı gerçekten çok farklıdır! Doğru mu, böyle olduğunu görmüyor muyuz? Bununla bir tarikatın, mezhebin, dinin veya düşünce sisteminin mücadelesi verilmiyor mu? Sınır nedir? İnsanlığın üstün değerleri için, gerçek olan adalet için, huzura ve barışa katkı için savaşan ve bu uğurda ölümü göze alan ile tam tersini yapan arasında mutlak bir çizgi vardır. Bu çizgi belirgindir ve savaşa soyunanlar işte bu sınırı bilmek zorundadırlar. Dolayısıyla suçlu, terörist, barbar olmak savaşçılık değildir, şövalyelik değildir, Altın Adam olmak değildir.

Kesinkes şu anlaşılmamalıdır: Burada bazı devletlerin isimlerini veriyoruz ve onlar gerçek savaşçılara sahip, gerçekten adalet, barış, huzur için savaşıyorlar… Bunu demiyoruz. Terörist biri veya örgüt ne ise terörist devlet de aynıdır, hatta terörizmi kendine araç edinen de onu geri plandan destekleyen de aynıdır. Terörist devlet savaşınca, bundan insanlık zarar görüyorsa, adalet zedeleniyorsa, bu savaşın sebepleri ve sonuçları bellidir.

Burada anahtar soru şudur; kimin veya neyin uğruna savaşıyorsun? Birilerinin, başkasının zor duruma düşeceği haksız ve bariz bir çıkarın, yalanın, hayalin, bugün parlatılan ama yarın üstü örtülecek, hatta utanç duyulacak bir siyasetin değil de vatanın, bayrağın, milletin ve diğer önemli değerlerin uğruna savaşmak esastır. İşte tam bu noktada ortaya ne çıkıyor biliyor musunuz? Savaşın barışa dönük olması, savunma amaçlı savaşın kabul edilmesi şartı. Yani meşru müdafaa hakkı varsa savaşmanın asıl olduğu konusudur. Amaç basit veya pasif gibi gelebilir ama budur. Bu asıl ve zor olandır. Gerçek hak, adalet, saygı gibi kavramları uyguladığını göstermek, vakar duruş sergilemek, göğsü kabartarak savaşmak, hatta sonuna kadar sabretmek, gerekirse alttan almak… Bütün bunlardır savaşçıyı, askeri yücelten değerler.

Asker tek-tiptir; elbise, ayakkabı, saç ve sakal modası yoktur. Bu beğenisi, gönlü, fikri ve seçiciliği olmadığından değildir. Toplayıcı, kapsayıcı, generalist, multi-disipliner ve tam donanımlı olması yanı sıra, tek-tip olmanın ve düşüncesinde bunun erdemini idrak etmenin bilinciyle yücelmiş olan kendi milletinin vefakâr evladıdır. Aslında hepsi budur, ama yine de açıklamakta yarar olan taraflar vardır.

Askerlikte amaç tekniğin ötesinde, savaşmaktır ve bu noktada sürekli doğru kararlar vermektir. Herkes kanunen askerlik yapmış ve hatta çatışmaya bile girmiş olabilir, ama askerliğin bir sanat olduğunu özümseyecek bilgi, derinlik ve tecrübeyi sindirmek için çok başka donanımlara sahip olmak gerekir. Örneğin askerliğini levazım deposunda yapan ile Güneydoğu’da sürekli çatışmaya giren düşük rütbeliler arasında bile çok fark vardır. Kaldı ki iyi kurmay diye bilinse de çatışma tecrübesine sahip olmayan subay ile terörle mücadelede dağda kırk gün sırtı yatak görmemiş ve vücudunda mermi yaraları bulunan bir subay arasında yine çok fark vardır. Birine görev verirsiniz, “Al birliğini arama tarama yap,” dersiniz. Gider yemiş ağacının gölgesinde oturur, gören var mı? Varsa sadece teröristin gözcüleri vardır orada. Sonra bu tür bir asker döner ve terörist bulamadığını rapor eder. Ama iş yapmış görülür. Hatta dönem sonu madalya bile takarsınız boynuna, o da alır, hak etmediğini söylemez. Bunlara asker içindeki siyasetçi gözüyle bakılır; yani işini bilen asker! Ama diğerine, gerçek askere görev verirsiniz, gider teröristi deliğinden çıkarır, göğüs göğse çatışır, gerekirse hayatını bu uğursa seve seve feda eder. (Askerin yemininde bu ifade aynı şekliyle yer alır.) Görevini yapar, teşekkür bile istemez. “Beni tekrar oraya gönderin, henüz işim bitmedi,” der. Bu ayrımı bugün çok iyi bilen askerler vardır. Tarihteki örnek komutanlardan hatırlayanlarınız da vardır. Örneğin Atatürk asker, kurmay ve savaşçı olarak arkadaşlarına göre önde bir subay olmuştur.

Demek ki askeri okullar mühendislik veya işletme fakültelerinin ötesinde kendine özgü konu ve kapsamları eğitim programlarına alır. Böyle olmak zorundadır. Diğerleri konumuz olmadığı için değinmiyorum, eğer bu ülkede askerin eğitimini yozlaştıranlar varsa, adını profesyonel koyduğunuz asker de asıl kazanması gereken özden ve değerlerden uzaklaşmışsa, bu kabul edilemez. Askeri tedrisatın erken yaşlarda başlatılmasının bile bir anlamı vardı. Askeri okullar (örneğin) dar gelirliler için sadece yatılı okullar değildir. Amerika’da West Point’te senatör çocukları var ve bizde de buna benzer örnekler olmalıdır. İngilizlerin Kraliyet mensuplarını bile nerelerde eğittiğine bir bakın. Gerçek savaşçı asker ruhuyla yetiştirilir. Sosyo-kültürel bahisler başka konulardır. Ama savaşçılık yerine temel değerler (örneğin) kültürel açıdan önemli görülebilecek değerlerle ikame edilirse, bu tamamen amacından sapmak demek olur. Eğer FETÖ askeri okulları zamanla ele geçirdi ise siz anlayın bunun ne demek olduğunu! İyi de onca zaman bunca yönetici derin bir kış uykusunda mıydı?

Eğitim de dahil, eğer bir askeri sistem asıl yerinden uzaklaştırılır da teknik eleman, meslek sahibi haline dönüştürülürse ve üzerine bir de birilerinin oyuncağı edilirse, ortaya ne çıkar biliyoruz: Meclise ve Milletine tetik sıkan çıkar. Neyse ki halen daha şövalye yüzüğü takıp bunun ne anlama geldiğini iyi bilen askerlerin olduğunu söyleyebiliyoruz. Ama gerçek askerler bu sapkınlara karşı durmayı bildikleri gibi neyi savunacaklarını da bilirler. Bir oraya bir buraya savrulmazlar.

En azından şu kadarını söylememe izin verin, asker olmayan askerin halinden pek anlayamaz. Hatta bir süre karavana kaşıklamışlar neyse de askerlikten öte durmayı meziyet gören, ömrü boyunca üzerinden mermi geçmemiş biri, bu konu hakkında hiç konuşmamalıdır, askerlik mevzuunda karar dahi almamalıdır. Ancak görülüyor ki herkes konuşuyor! Neden? İstenen bu da ondan. Herkesin konuya dahil olmasını sağlayacak olaylar meydana geliyor veya getiriliyor da ondan. Hayatında ciddiye alınabilecek türden kendi işiyle ilgili başarısına tanık olunmamış ama politikacıların etrafına öbek olmuşların konuşmalarına bakılırsa durum daha iyi anlaşılacaktır. Önemli olan uzun menzilli, yansız bakabilmektir ve had bilmektir. Bu kesimler konulara işlerine geldikleri yerden monte oluyorlar, sorunu (sözde) memleket meselesi görerek kendilerini askerin işinde müdahil konumuna koyuyorlar, vatan-millet sözlerinin yanı sıra tekniğine uzanan konulara kolaylıkla girebiliyorlar ve üzerlerine vazife olmayan ciddi konular hakkında hüküm verir mahiyette açıklamalarda bulunabiliyorlar… Ve dikkatinizi çekmiştir, ilgili veya ilgisiz her konuşma fırsatında sürekli aynı şeyleri tekrar ediyorlar.

Peki, kim bunlara bu imkanları verdi? Elbette yaşam biçimlerini algılamak yerine başka bir yaşama dahil olmuş sapkınlar, yani bu kutsal görevi maskaralığa çeviren sözde askerler! Bırakın başkalarını… Durum bu olduğuna göre sıradan siviller, askerlik meselelerinde acele etmesinler, önemli kararların eşiğinde, askere, bunun içinde de mutlak surette cephedekine, operasyondakine, muharibe, komuta merkezindekine, savaşçı olana ama Altın Adam ruhuyla donanmış askerlere danışsınlar.

Savaşmak, Kurmay Akademisi’nde birbirine benzer türden hazırlanmış senaryoya dayalı problemleri çözmekle mahir olmanın çok ötesindedir. Televizyon için çekilen bir Survivor veya Paint Ball oyununda hep kazanan takım olmak da değildir. Ama vatan ve üstünde yaşayan insan, var olan ve olması muhtemel diğer bütün değerler için en zor şartlar altında ve en doğru kararları alabilmek, zamanı, mekânı ve şartları herkesten başka, üstün ölçülerde değerlendirebilmek, aldatmayı dahi çok iyi bilmek ve tümüyle insanlıkla alakalı davalarda üstünlük sağlayabilmek için cesurca hareket edebilmek, başkası için ölebilmek, gerekirse savaşmamanın erdemini kavrayabilmektir. Bu son özellik önemlidir. Gerekirse savaşmamak askerin en önemli erdemlerinden olduğu halde, bu ne hain bir konudur ki, asker görünümlü bu toprakların mahsulü pek çok Haşhaşi çıkıp kendi kardeşini hedef seçmiştir.

Bu benzetmeyi yapanlar çok ama ironi şu; toprak, tohum, hava şartları uzaydan getirilmiyor! Mesele ne olursa olsun, asıl amaç dışına çıkıldı veya çıkarıldı ise bu nereden geldi denmemelidir, durum gayet açıktır. Kendi gencini askere değil de bir Haşhaşiye devşiren zihniyetlerden ne beklenir? Çocuk ve genç yaşta Altın Adam yetiştiren bir sistemi ve geleneği, planlı şekilde altını oyarak, içini boşaltarak, başka amaçlarla devşirerek o noktalara gelindiği aşikardır.

Bu içinde askerliğin geçtiği ama aslında tamamen askerlik dışı olan, teröristlikten başka bir terimle açıklanamayacak türden mevzuudur ki, henüz asker bu konuyu yeterince analiz etmeden, diğer bütün ağzı laf yapanlar konuya müdahil oluvermişlerdir. Yapılan olumsuz propagandanın (hem de kendi kendimize yaptıklarımızı kastediyorum,) verilen yanlış veya eksik kararların bu denli havada uçuştuğu bir zamanın sonrasında sizce sonuç ne olur dersiniz? Hatalar yumağı! Devlet ve geleceği, yani beka, tam da böylesi bir yolla zaafa uğrar. Beka, uzun süreçlerde etkisi görülen bir kavram olduğuna göre, örneğin bundan altmış yıl sonra bu ülkenin kalan değerleri şimdikinden daha ağır biçimde zarar görürse, dönüp işi düzeltmek adına “şu hatalar yapılmıştı” denemeyecektir, dense de önemli olmayacaktır, vaziyet sadece tarihin konusuna dönüşecektir, tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerinde hızlıca geçen süreçler gibi olacaktır. Bunun nedenleri ancak bir Balkan Savaşı benzeri hezimetten sonra bile zor anlaşılır, aradan yıllar geçer, düzeltmek için gerekli adımları atmak mümkün olmayabilir.

Asker, ülkesi ve insanlık için güvencedir. Askeri kendine silah veya kalkan görenler var. İtiraz bunadır, yanlış buradadır. Ortadoğu’da oynanan oyunlar bellidir. Din konusu bile karmakarışık edilmiş, saptırılmış, sömürü aracı haline getirilmiş, istismarın her türlü yönüyle uygulamalarını hemen her gün sahnelenen yerlerde görmek mümkünken, bir de bu bataklıkta çocuk yaşta devlet hizmetine alınanların şakirt yapılmasına tanık oluyoruz. Böyle bir yol Cennet değil, bilakis Cehennemin yoludur.

Gerçek asker kendini bilir!

2 Comments

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Güvenlik ve Politika

DİĞER YAZI

Egemen Millet

Güvenlik 'ın son yazıları

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.

11 Eylül’ü Hatırlamak

11 Eylül 2001’deki terör eylemi nedeniyle hayatını kaybeden tüm insanları rahmetle anıyorum.Ancak şu da var, Uzun