guvenlik-ve-politika
Güvenlik ve Politika

Güvenlik ve Politika

756 Tıklama
31 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Ülkece hemen her gün güvenlik ağırlıklı politik konularda konuşur olduk, refah ağırlıklı politikalar ikinci plandalar. Bunda jeopolitiğin baskısının önemli olduğu gerçek ama yine de gündemi tayin edenler planlamalarında bazı çizgileri doğru çizmeliler. Böyle olursa ne değişir, görmek gerekir. İçinde olduğumuz dönemin incelenmesi içinde en somut konu 15 Temmuz hain darbe girişimi oldu. Hatta konu net iken sonrasında yine de tartışılır tarafları oldu. Küreselleşme ve yeni politik algı böylesi etkiler yaratıyor olsa gerek! Tartışmalardan bir nebze sıyrılarak duruma bakalım. Aslında bu ülkenin bir kesimi politik bir tercihle kendi güvenliğini zayıflattı, ama biz bu tartışmayı tekrar açmayalım. Bana göre önemli olan on-yirmi yıl değil, asırlardır; politika yapanlar buna göre tercihlerde bulunmalıdır. Biz bu yazıda bir ülke için esas olan güvenlik ve politika kavramlarını gözden geçirirken, diğer yandan olması gerekenleri ve yaşanan süreçte yapılan hataları anımsayalım; şematik ve biraz da teorik bakışla.

Bir ülke için ne gereklidir? Millet, vatan, ortak kültür, ülkü olacak, devlet bunun işletici mekanizması… Şayet, bütün bu bileşenler olmadan da olur deniyorsa, o zaman ülke olmak ve devlet kurmak yerine, egemenliği başkasına teslim etmek söz konusudur.

Hemen herkes politika yapar, içerdekiler, dışardakiler… “O politika yapmasın, bunun politikası yanlış…” demenin bir anlamı yoktur. Politikadan kaçış yoktur. İnsan sosyal ve politik bir varlıktır. Esasen politika bu manada bir çıkar çatışması alanı olur ve bu çatışmanın yapılma biçiminin önemi ortaya çıkar. Bu nedenle ülkede esas bir politika vardır ve anayasal sistem de var ise bu “anayasanın değişmeyen ilkeleri” ile temel değerler sabitlenir, denir ki; “Bu değerler üzerine her gün politika yapmana gerek yok, bunlar bizim ülkemizin varlık sebebidir, ben de bunları savunacağım…” Buna karşılık hasım da şunu demektir; “Senin değerlerine seni kullanarak saldıracağım ve savunduğun ne varsa zayıflatacağım, sonunda seni bana muhtaç edeceğim…” Toplum mühendisleri bu konuyu üç aşamaya bölerler: Hedefin moral değerlerini yitirmesini sağla (demoralisation), zihinlerinde bölünmeler yarat (segmentation) ve zihni ayrışmalarını sağla (disassocation).

Sonuçta bu çatışmadan, savaştan, mücadeleden kaçış yoktur. Politika bunun için de vardır. Sonra döner dolaşır iş güvenliğe dayanır. Tersi de doğrudur, eğer güvenlik uzmanları iyi hesap yapamazlarsa sonuçta iş gelir yine politikacının gündemine oturur. Veya uzmanlar görevini yapmışlardır da sözünü dinletememişlerdir; sonuç değişmiyor… Yani kaçış yok! Buna sıradan sözlerle “dünya meşgalesi” demek basitliktir. Meşguliyet mi arıyorsunuz? Olduğunuz yerde dönüp durmayın o zaman, ilerleyin, örneğin Mars’a gitmeyi planlayın, değil mi?

Tercih edilebilen konularda kim neyi tercih etmiş, hangisine öncelik verilmiş, bunlara bakmak gerekir. Geçen süreyi okuyabildik mi?

Bu kadar yalındır aslında! Ülkenin değerlerini değiştirmeye aday bir politik eksen çıkar, hatta başlangıçta başkalarının politikaları gereği destek de görebilir, “Ben temel değerleri değiştireceğim,” der ve bu değişimin farklı türden bedeli olur. Sona gelindiğinde, “Şimdi değerleri ben savunuyorum,” demenin bir anlamı varsa, bu durumu da tartışmak politika yapmaktır. Böyle, tartışılır! Amaç temel taşları oynatmak değil miydi, yerlerinden oynadı mı? Taşlar yerinden oynadı ise tartışma olacaktır elbette. Bu tartışılırken içeridekiler de dışarıdakiler de konuya müdahildir, görülür-görülmez, gizli-açık…

Dolayısıyla bu noktada bir hatırlatma yapma ihtiyacı doğuyor, bilinmeyen bir şeyi söylemeyeceğim: Her daim politika yapılır, ülkenin temel taşlarına etki edilebilir; ancak, savaş ve büyük devrimler ile kazanılmış haklar vardır ki, bunlar belli bir ağırlığa sahiptir, ona göre seçim yapmak gerekir. Bu millet bir İstiklal Savaşı vermiştir. Kime karşı? Emperyalizme. Düşman devlet olmuştur. Savaş sonrası mütarekeler, anlaşmalar yapılmıştır. Uluslararası kabuller vardır. Uluslararası hukuk vardır.

Evet! Bazı temel değerler diğerlerinden daha ağırdır. Onları yerlerinden oynatmamak, güvende olmalarını sağlamak, diğerlerinden daha önemlidir, önceliklidir, hayatidir. İşte Türkiye bu konuyu öteden beri görmezden geldi.

Demokrasilerde yasama-yürütme-yargı güçler ayrılığı esastır. Devlet kavramında ise bazı konular vardır ki, ayrılmazdır, bileşiktir. Bu nedir? Refah ve güvenlik. Ben buna istikrar kavramını da eklemek isterim. Zira istikrar güvenlik ve politikanın köprüsüdür.

Ülke içinde (bilindiği gibi kara-deniz-hava ülkesinin toplamı ülkedir,) esas olan milletin refahı ve güvenliğidir, politikacı istikrar için doğru adımlar atmalıdır. Refah için bileşenler bellidir, güvenlik için de kendine has bileşenler vardır. Güvenlik için başta insan kaynağı güven vermelidir. Yani savaşacak olan insan gücü profesyonel ve elit olmalıdır. Güvenlik bileşeni içinde ülke potansiyeline dair savaşçının yanı sıra silah, iletişim, teknoloji, ekonomi, stratejik-taktik nosyon ve lojistiğe varana dek pek çok konu yer alır. Bunun dışında güvenlik için paktlar ve ortaklıklar bulunur. Her şeyden önce vizyon gereklidir, buna göre hazırlık esastır. Vizyonunuz yoksa asıl bugününüz eksiktir!

Güvenlikle ilgili kurum ve kuruluşları yerli yerine koyabilmek için aşağıdaki şemaya bakalım:

Ülke içi konular daha ziyade sivil kurum ve kuruluşların ilgi alanındadır. Emniyet, Asayiş, Jandarma, Sahil Güvenlik, Gümrük kavramları bu alanda hizmet verir. Buna dönük olarak yasal çerçeve ile hizmet veren istihbarat toplama ve operasyon işlemleri gerçekleştirilir. Jandarma İstihbarat, Emniyet İstihbarat, Milli İstihbarat kurumları bu anlamda hizmet verirler.

Ortak bir alan vardır: Hem iç hem de dışa yöneliktir hem sivillerin hem de askerlerin iş alanına girer. Son dönemlerde bu ortak-gri alan daha öne çıkmış görülmektedir. Giderek küreselleşen ve kaynağını içeriden bulabilen mikro milliyetçilik, radikal dini örgütlerin motivasyonları ve çeşitli çıkar amaçlı terörle mücadele etmek başlı başına bir konu olmuştur. Örneğin Amerika bununla küresel çapta başa çıkacak ölçüde Homeland Security adında bir kurum oluşturmuştur.

Diğer konu Siber Savaş konularla ilgilidir. Giderek bu alan tehdit oluşturmaktadır. Bu bir başka savaş alanıdır. Bilgi Harbi kavramı ile de ilgilidir. Siber alanda savaşacak çok ileri düzeyde teşkil edilmiş merkezler gereklidir. Halen bu işle ilgili Amerika, İngiltere, Çin, Rusya önemli yatırımlar gerçekleştirilmiştir. Eğer sanal alanı boş bırakan bir ülke var ise kolaylıkla kandırılabilir, gerçekmişçesine güvenlik açıklarıyla mücadele meşgul edilebilir.

Bu bakımdan hem terörle hem de siber/dijital alanda savaşacak devlet birimleri karma, uzmanlığı çok ileri düzeyde olanlardan özellikle kurulur. Ancak bu özellikli işler için istihbarat faaliyetleri önemlidir. Zira Emniyetin, Jandarmanın, Milli İstihbaratın gücü buna odaklanabilecek düzeyde değildir, operasyonel karma bir yapının kanunla çalışır hale getirilmesi gerekir. Türkiye’de olmayan budur.

Şimdi gelelim tartışmalı olan ortak bir alana, Türkiye için bu önemli olan geri bölge güvenliğine. Son dönemdeki (kasıtlı mı, değil mi mahkemeler karar verecekler) yanlışlıklarla ülke için gerekli bu alan bir tür oldubittiye getirildi. Nedir bu? Yönlendirmelerle milletin aklı karıştırıldı. Milletin güvenliği için var olan stratejik bir değerin eritilmesi üzerine operasyon yapıldı. Elindeki değerin millete karşı olduğu propagandası yapıldı. Sahte suç halleri meydana getirildi. Kim yaptı bu propagandayı ve operasyonu? Hem dışarıdaki odaklar hem de içerideki işbirlikçisi olan ve daha sonra ülkede darbeye tevessül eden hainler. Meğer kendilerine karşı duracak gücü yok etmişler. Tarihinde Sevr Anlaşması sonrası istilacı Fransız’ı ve İtalya’nı kovan, İngiliz’e ve Yunanlıya karşı Kuvayı Milliye ruhuna sahip bir tecrübeye sahipken, ciddiyetsiz -ideolojik kesimler gidip yabancı entelektüelin yanlı yayınlarına tevessül ettiler. Türkiye’deki yapı örneğin İtalya’dakinden daha özgündü ve tarihsel kökeni olan bir geri bölge emniyet oluşumuydu. Sormadılar, tartışmadılar bile!.. Ama sonuç millet kendi elindeki değeri yitirmiş oldu.

Ülke dışından gelebilecek ve bütünüyle askere dönük görevleri ilgilendiren bir diğer güvenlik konusuna değinelim. Bileşenlerinde stratejik ve caydırıcılık vardır. Buna ait güç unsurları oluşturulur ve kara, deniz ve hava ülkesi ile buraya yönelen tehdidi henüz oluşmamışken önlemeye yöneliktir. Eğer müttefiklerle birlikte hareket ediliyorsa buna ait imkanlar da kullanılır. Askerin bu bağlamdaki istihbaratı kendi görevidir.

Şemaya bağlı bu saydığım tüm unsurlar ve görevler hukuk ve politika ile desteklenir, aslında iç içedir de. Dışarı ile irtibatlı konularda bu desteğin uluslararası hüviyette olacağı açıktır.

Bütün bunlar bir ülke için güvenlik sistemi mantığıyla tavizsiz işletilir. Koordinasyon ve işbirliği noktaları kurulur. Biri diğerinin önüne geçmez. Bu uygulamada bir hayli zorluklar yaratan bir konudur.

Gelelim yaşananlara: Politik çıkarlar bu sistemli yapıyı nasıl da zayıf düşürdü? Halbuki yapıyı onarmak, geliştirmek, düzenlemek gibi olumlu katkılar yapılması gerekiyorken oldubittiyle zayıf düşürülen, itibarsızlaştırılan bir güvenlik sistemi üzerine düzmece bir süreç yaşandı. Ardından da FETÖ’nün darbe girişimi gerçekleşti. Yozlaşma ortamında olan bu hadise başarıya ulaşsa idi emin olun ülkenin güvenliği tümden parçalanmış olacak idi. Darbe girişimi önlenmesine rağmen güvenlikte meydana gelen şu hasarlı alanlara bir bakın!..

Görülen o ki güvenlik adına var olan değerlerden İstihbarat, İstihbarat Koordinasyon ve İşbirliği, Siber Savaş ve Bilgi Harbi, Terörle Mücadele, Özel Kuvvetler, Eğitim Kurumları ve İdari Teşkilat önemli zararlar meydana gelmiş ve bu alanlarda halen onarım süreci içine girilmiştir. Mesele de budur, onarımda yanlış yapılmamalıdır. Çünkü bu güvenlik işidir, sadece politik tercihlerin konusu değildir. Bu, “Gücü ancak ben yöneteyim!” türünden bir öncelikle açıklanmaması gereken bir gerçektir. Millet, milli hakimiyete dayalı ama hukuk sistemi ile çok dengeli, olgun ve ne yaptığından emin bir demokrasi anlayışıyla kemikleşmiş bir sistemin üstesinden gelebilmelidir.

İmparatorluklarda ve krallıklarda asker hükümran olanın emrindedir. Hatta hatırlanacaktır, Orta Çağ’da Feodal devletler egemen iken, imparator-kilise-asker işbirliği ile düzenler kurulur ve bu sacayağı ile devlet idare edilirdi. Bugün bakın Sudi Arabistan’a, asker kralın nasıl emrinde? Sistem kral-imam-asker işbirliğiyle yürütülüyor. Bu durumu İran, Mısır, Ürdün gibi Ortadoğu ülkelerinde nasıl görüyorsunuz?

Zaman içinde çok şey değişti. Bugün ileri/tam demokrasilerde yöneticiler de devlet de halk da birer eşit özne olduğunun bilincindedir. Bizim bu noktalara gelebilmemiz gerekir mi, politikacılar ve akademisyenler askere baktığı kadar bu temel meselelere de bakmalıdırlar. Eğer her unsur kendine vereceği değeri ve kısıtları özümsemiş ise sistem yerli yerine oturur. Eleştiri de anlam bulur. Bu tür ileri demokrasilerde güvenlik güçleri temelde milletin emrindedir, ama sistem içindeki unsurların sınırları, diğer her öznede olduğu ölçüde, belirgindir. Vergiyi, seçimlerde oyu, motivasyonu ve insan kaynağını millet verir. Onun için devletin tümü üzerinde olduğu gibi güvenliğinde de karar milletindir. O halde milletin iradesi nasıl işliyor, sağlıklı mı, hangi süreçlerden geçiliyor ve bu süreçlerin gölgesinde olup olmamakla ilgili bir izdüşüm varsa, etkileşimler nelerdir, bütün bunlar ve cevaplar güvenlik üzerinde etkili olmaktadır. Eğer politikada taşlar oynaksa, güvenlikte de taşlar oynuyordur, çünkü sistem bundan etkilenir.

Dolayısıyla asker Orta Çağ’dakinden veya bugünün krallıklarından farklı olarak düşünüldüğünde güncel politika ile ilgilenemez. Ama güvenlik politikaları bakımından konuya dahildir, hem de en üst düzeyde. Gelişmiş ülke olmak bu demektir. Örneğin, “Al sana 110 milyar Dolarlık silah,” diyen Suudi Kralı değil de istikrarlı ve güven veren bir sistem esas alınacaksa, buna göre çalışmak gerekecektir. Güvenlik politikaları bakımından örneğin bütçede bu konu için ayrılan pay, öncelikler, silahlanma, eğitim, uluslararası ilişkiler, müttefikler, vs. konular politikacıların çabası ile uyumlu geliştirilir.

Çağın ve konjonktürün gereği imkân ve kabiliyetler artırılır, hassas ve zayıf taraflar güçlendirilir. Yükseltilmiş değerleri ile mevcut imkân ve kabiliyetler sürekli hazır tutulur. Ülkenin güvenlik kapsamına dahil olan her konusunda hassas ve zayıf tarafların istismar edilmemesi için sürekli tedbirler yenilenir, onarımlar yapılır. Terör, propaganda, siber/dijital alanlarından tutunuz, karavana kaşıklamaya kadar her türlü detay bu açıdan ele alınır. Bütün bunlar vizyonla, stratejiyle, planla yapılır. Buradaki esas mesele, henüz tehdit belirgin bir biçimde ortaya çıkmadan ne olabileceğini tahmin etmek ve gerekli önlemleri alabilmektir.

Ülkede güvenlik adına, işi politikacılık olanlar için şu hatırlatmayı yapmakta yarar vardır. Terörün kaynağı politikanın askerlik dışı alanlarından kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik hususlardan kaynaklanıyorsa, politikacı güvenliği askere indirgemeden yine aynı alanları kullanarak (sosyal-ekonomik-politik vs.) çözmek zorundadır. İstihbarat ise tehdidi ve ihtimalleri hesaplar. İhtimal hesaplamak, bilgi ile iş yapmak, objektif olmak, ihtimaller varken “Bana kanıt getirin,” demenin ne derece eksik bir yöneticilik tarzı olduğunu bilmek, vs. hassas konulardır. Bunları başka bir fırsatta açıklayabilirim. İşte bu çabada asker gerekli önlemleri öncesinde hatırlatandır. Sonra milletin verdiği vazifeyi alır ve gereğini yapar. Bu aziz Türk Milleti evladını emanet ettiklerinden ne bekler ki?.. Acil hallerde millet vazifeyi açıkça vermese de inisiyatifle milletin lehine kendini öne atabilir. Bu bir güvenlik refleksidir. Olağanüstü ve acil hallerin planları ve yetkileri kullanım sınırları belirlenmiş olmalıdır, buralardaki detayların gerçekçiliği konunun değerini gösterecek niteliktedir. Bunlar size teorik sözler geliyor değil mi? Bu ülkede devleti yönetenlerin, hatta komuta kademesinin haberleşmesinin, yetki devirlerinin, ulaşımının hangi noktalara geldiğini darbe girişimi esnasında bariz biçimde yaşadık. Önemli olan eldeki temel değerleri kaybetmemektir. Bu inisiyatif mevzuunu bilmeyenler senaryolarla çalışıp öğrenmelidirler. Çünkü gerçekle yüzleştiklerinde iş işten geçiverir. Tarihte böyle çok örnek vardır. Bunun ilk görüşme yeri de Milli Güvenlik Kurulu gibi yasal platformlardır. Stratejik mülahazalar ciddidir, öyle gemi azıya alınacak türden konular değildir. Ama iş büyür, teröristler birtakım zaafları görerek askerin içine yuvalanırsa (çünkü insan kaynağı yine milletin kendisidir) sonrasında askerle hesaplaşmak kolaydır. Ama asıl olan işin bu kadarıyla yetinilmesi değildir, esasen başlangıçtan itibaren politika kaynaklı hataların gözden geçirilip buralarda gerekli onarımların yapılmasıdır.

Gelişmiş demokrasilerde örneğin gemi batar, insanlar ölür, politikacı sorumludur, ilgili ulaştırma bakanı istifa eder. Ortadoğu’da ise politikacı “Gerekli hukuki ve idari soruşturmaları başlattık…” der ve bununla yetinir. Ortadoğu’da sistemi idare edenler kendilerini diğer öznelerin üstünde görürler. Oysa bu bir hastalıktır. Demokrasilerin asıl unsuru olan seçmen, yani vatandaş, bu Ortadoğulu politikacıya dönüp, anında hesap sormaz, demokratik denetleme komisyonlarının çalışıp çalışmamasıyla bile pek ilgilenmez. Görmüşsünüzdür, Amerika’da araştırma ve soruşturma komisyonları nasıl çalışıyor, başkan aleyhine açılan davalar nasıl yürütülüyor. Aslında Ortadoğu’dakine politikacı değil, siyasetçi denir. Çünkü bu tanımlar bile semantik açıdan çok farklıdır. Ama bu konuyu şimdilik bir yana bırakalım. Bu örnek konuyu tarif etmek adına çok basit bir ayrımdır. Eğer sistem olarak bakılırsa politikacı ve güvenlikçi arasındaki ilişkilerin tümünün yıllara sâri, örneğin kırk yıllık süreçlerle olan etkileşimine bakılırsa, çok sorunun cevabı alınmış olur.

Ülke güvenliğinden sorumlu olanların yapması gereken tehdit değerlendirmesi faaliyetinde yansız olabilmek için iki taraflı yaklaşımlar senaryolarla ele alınarak yapılır. Örneğin içerideki hassasiyetler veya zaaflar bir tarafa yazılır, bu açıdan “ben düşman olsam nerelere bakarım” denirken, bu kez karşı taraf geçilir, dış güçlerin bilinen ve verdikleri emarelerden yola çıkarak, muhtemel amaçları doğrultusunda bir yaklaşım tanımlanır, bu bakış açısıyla “bu ülkeye ne yaparsam sonuçta ne elde ederim” denir. Her ikisinin çakıştığı yerler vardır. Bunu neden ifade ettim, aslında politikacılar körleşirler, hep kendi pencerelerinden baktıkları için kendilerini karşı tarafın yerine koymazlar, bakmak da istemezler. Bu güvenlikçilerin sorumluluğudur. Politikacılar güvenlikçinin yaptığı tehdit değerlendirmesine inanarak ve geliştirilmesini sağlayarak aslında hem işini kolaylaştırır hem de bir politik iktidar için değil, tümüyle ülkenin uzun vadeli bekasına dönük gerçekleri kabul eder. Eğer bu objektif yaklaşımlar görmezden gelinirse bir tarafta kendini haklı gören bir politik tavır olsa da aslında bu tavır karşı tarafın işine gelen bir sonuca doğru yönetilebilir.

İnsanların yaşamından bahsedilen bir yerde önce şüphe duymak ve korkmak gibi kavramlar var mı, önemsenmelidir. Güvenlik mülahazalarında şüphelerin ve korku kanallarının en aza indirildiği bir ortam aranır. Fiili durumlara elbette müdahale edilecektir ve gerekenler yapılacaktır. Politikacılar ve güvenlikçiler el birliği ile fiil oluşmadan gerekeni yapabiliyor mu, asıl buna bakmak gerekir.

Jeopolitik bir bölünmeden söz ediliyor. Çoğu kişi soruyor, “Yeni-küresel savaş böyle mi olacak?” diye. Çatışmacı süreçlerin insanlığa zarar verdiği bilinmektedir ama bu Habil&Kabil’in hikayesine benzemektedir. Küreselleşmenin politikadaki izdüşümünün stresi ile uluslararası düzenin devam etmesinden yana olanların sert tutumları arasında yaşanacak daha çok sorunlu günler olabilir. Vatana, bayrağa vs. milli değerlerin tümüne sahip çıkmak esastır. Tam demokrasi ise varılacak hedeftir. Çünkü anahtar budur. Sıkışmanın arttığı konjonktürde ülkenin varlığını ve devamını (bekasını) teminle görevli güvenlik yapısına duyulacak ihtiyaç bugün daha da önemsenmektedir. Zorluklar vardır, ama politikacılara düşen görev büyüktür. Güvenlik bugünün olduğu kadar yarının ihtiyaçlarına göre de tasavvur edilip düzenlenmelidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Terör Algısındaki Değişim ve Önlemler

DİĞER YAZI

Asker

Güvenlik 'ın son yazıları

Biyolojik Savaş ve Biyo-Teknoloji

Covid-19 biyo-teknolojide belli bir gelişme alanı yarattı. Diğer yandan pandeminin başlangıcından itibaren Dünya Sağlık Örgütü’nün üzerine

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.

11 Eylül’ü Hatırlamak

11 Eylül 2001’deki terör eylemi nedeniyle hayatını kaybeden tüm insanları rahmetle anıyorum.Ancak şu da var, Uzun