zorluklar
Zorluklar

Zorluklar

243 Tıklama
32 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bilinen ve çokça kullanılan kocaman sözcükler kulaklarımızda yankılanıyor, demokrasi, kapitalizm, küreselleşme, liberalizm, gibi… Peki, bunlardan masum olanlarını nasıl tanımlayacağız? Gelin Dünya ve Türkiye ara başlıkları ile konuya bir göz atalım. İleri demokrasiyi amaç edindiğim için bu konuyu etraflıca inceleme gereği duydum. Yazının da amacı, sürekli değişen bir yoldaki zorlukları tarif etmektir. Tespit basit: Bugünümüz zorluklarla dolu ama gelecek daha da zor olacak. Nasıl mı?

Dünya

Dünyadaki çalkantıların altyapısındaki düşünceyi hakkını vererek okuyamadığımızda, temel değişimler ve nedenleri ile ilgili düşüncelerimiz yeterince olgunlaşmadıysa, daha ilerilere gitmemiz ve öznel değerlerimizin uygulamalarının işlevselliğinden emin olarak günlük yaşamımızı planlamamız mümkün olamayacaktır.

Bugün normal düşünen biri tekraren örneğin Stalinist dönemdeki gibi komünizmle ilgili despot bir sistemin hortlatılmasını savunamaz, demokrasinin dışında başka bir arayışı da öne çıkarmaya çabalayan çıkmaz, anormallikleri bir yana koyuyorum. Çünkü basitçe demokrasi, toplumun kültürüne koşut olarak olgunlaşmakla, gelişmekle, ilerlemekle ilgili, insanla özdeş bir sistemdir, şeklinde kabul edilir. Diğer taraftan bir topluma demokrasi ezbere bir biçimde yerleştirilemez. Örneğin bugünkü Irak. Demokrasi kültürlenerek oluşur. Örneğin İngiltere. Neden Antik Yunan değil de İngiltere dedim, kurumsal demokrasiyle ilgili esasların sistemleşmesini bu dönemle ilişkilendirmekteyim de ondan. Merak edenler Ada’daki 1550’lerden bu yana olan her bir detaya bakabilirler.

Sonuç, bir politik varlık olan insanoğlunun kendi yönetim tarzından emin olabilmesi için belki bugün ilk akla gelmesi gereken önemli husus demokrasiyle ilgili olmuştur. Ama hangi demokrasi?

Peki, değişik tonlarda eksiği olan sistemlerin durumunu açıklayabiliyor muyuz? Ben size iki yöntemi işaret edeyim, diğerlerini siz söyleyin. Birincisi kolaycılıktır. Bu nedir? Bir çuval açıp içine her bir fikirden azar azar doldurup, post-modern ucubeler yaratmaktır. Hiç böyle bir yöntem toplumu huzurlu kılar mı ve ilerlemeye yeterli olur mu? Buna yamalı bohça deseniz de olur. İkincisi yapaylıktır. Topluma bir öykü anlatıp, dilden dile dolaştırıp, sonra dile getirilenlerin var olduğunu zannettirmektir. Bu yöntemle nereye kadar ilerlenebilir ki? Hiç bu yöntem toplumun sağlıklı düşünmesine imkân verir mi? Ama insan duygusaldır, bu yönüyle de tatmin olmayı bekler. İnanır veya inanmaz, aldanır veya aldanmaz, hep bir ikilem vardır; ama insan karakterinin bulmacası buna dayanır.

Etkin yapaylık kanıksanmış aldanma hastalığını yaratır. Buna karşı verilmesi gereken ilaç akılcılıktır. Ancak yapaylık akılcılığı ilk planda karşısına alır ki bundan sonraki her bir adımda ikilemler derinleşerek karşısına çıksın. Planlayanlar ilk bunu düşünerek zehri zerk ederler.

Şu an dünya hangi tür ucubeliklerle meşguldür? Uluslararası çapta düşünün ve mevcut demokrasileri gözden geçirin. Zamanımıza dönük meselelerimiz neler? Meseleler kimlerin elinden geçip topluma kanıksatılıyor ve gelenekleştiriliyor? Örneğini bir prosesle sunalım: Önce popülist ve neo-liberal fikirle dolu iş adamı zihniyeti ve işini bilen türden hukukçular olacak, bunu karıştıracaksınız, bu karışıma bağlı bir sistemle hareket edeceksiniz ve adına politika diyeceksiniz. Bu türden neo-liberal, popülist, iş adamı zihniyetli, hukuku kendine göre yorumlayan politikacılar kendi yaptıklarını özgün bir yaşam tarzı olarak göreceklerdir. Model teşkil etmesi bakımından kendilerini başkalarına önerirler. Adı demokrasi olsa bile bu tiplerin liderliğindeki bir yönetimin uygulamadaki adı “sistemli despotluk” olmaktadır. Tam da bu noktada sertlikleri, aşırılıkları, aşırı-milliyetçilikleri, terörden çıkar elde etme biçimlerini düşünelim, bu gibi konular tartışılırken açığa çıkan ve yerleşen çelişkiyi ortaya çıkaralım, çıkaralım ki politik ortamdaki bulanıklıklardan kurtulabilelim.

Güncel Amerika ve Avrupa kökenli tartışmaları takip etmişsinizdir. Onların örneğin 1970’li yıllarda yaşadıklarını Türkiye yaşamadı; diğer yandan gereğince tartışıp hazmedemedi de. Ortalama birine Thatcher’ın veya Reagan’ın bu dünya sistemine politik yönden kattıklarını sorsanız, doğru düzgün bilen çıkmaz. Belli bir düzende fikirleri doğru okuyabilmek adına önce bu gibi esas değişim dönemlerini keşfetmek şarttır. Sonra günümüzdeki az da olsa evrimleşmiş modellerini irdeleyebilirsiniz. Kim kimi veya neyi andırıyor, vs. Bugün benzeri bir rolle ortaya çıkanları incelerseniz aradaki boşluklarla ortaya çıkan yapay etkileşimin topluma yüklediği olumsuzlukları algılamak mümkün olabilecektir. Kimin üstüne dikildiği bilinmeyen bir elbise askıdan alınıp giyildiğinde nasıl dar veya bol geliyorsa, negatifliklerin etkisiyle toplumda da durum benzer sonuçlar verecektir.

Keza 2000’li yıllarda, Chomsky’nin “mükemmel fırtına” dediği, o yıkıcı finansal kurumların serkeşliğinin etkisiyle yayılan şok dalgalarına maruz kalınmıştı. Ama gelin görün ki bütün bu hatalar ve vurdumduymazlıklarla büyütülmüş politik-ekonomik ortam birilerinin beceriksizliklerini örtbas etmesi adına can simidi gibi kullanıldı. Yetmedi, bunlara alkış bile tutuldu. Şimdi bütün bu alkış alanlar olup bitenin tümüne hakimmişçesine aymazlık göstermiyorlar mı, sormayın gitsin! Her biri politik cambaz…

Trump’ın seçim kampanyasından beri daha fazla gün yüzüne çıktığı şekliyle, Amerika ve Avrupa entelektüel olduğu kadar politikada da önemli ölçüde bir tartışma sürecine girdi. Bunun geri planında çok köklü fikir yapıları, akımlar, dini ve vahşi-kapitalist güçler var. Hal böyle olunca insanlar kapitalizmin ve demokrasinin ne olduğu konusunda bile tereddüt eder oldu. Her şeyin ötesinde sürpriz bile olsa toplumsal açıdan doyurucu ve doğal gelişmeyi işaret edecek bir çaba ortaya çıkmadı. Bugün “kapitalist enter-nasyonel emperyalist” düşünce ile “neo-liberal globalist” düşünce kıyasıya bir savaşa girdi.

Bunun farkında mıyız? Farkında olmak veya olmamak! Değişen şu: Farkında olanın önlemleri var, diğeri ise kameralar karşısında ukalalık etmeye devam ediyor. Kim nerede poz verirse versin, bu savaşın yan-etkisinden (collateral damage) oldukça etkilenmeye başladık bile. Sadece güvenlikçi politikalarla savunma yapılacağını zannedenler var, bu dünyayı tanımamışlar… Fikir altyapısını bilemedikleri bir çatışma ortamında savunma yapmak için ördükleri duvarların çabuk yıkılabileceğinden haberleri yok. Hele yumuşak gücün (soft power) sinsiliğini ve değişkenliğini bilmiyorlar. Aldanmaktan kurtulmak için terzimizi kendimiz seçmeliyiz, ölçüler bize göre olmalı. Adamın yüzüne bakarak, gülümseyerek ve bir de eline hediye vererek gönderiverirler, ama bildiklerini yapmaktan da geri kalmazlar.

Burada bireysellik veya toplumculuk, sorumsuz özgürlük veya gerçek özgürlük, gibi çok temel değerin anlaşılmasını zorlayan bir savaştan bahsediliyor. İkilemlere devam! Bu savaşın sokağa, iş hayatına, hukuka, hatta eğitim-öğretime ne denli nüfuz edici karakterde yaklaştığını kimler fark edebiliyorlar? Fark edenler bunların medyadaki taşeronlarını görebiliyorlar mı? Sosyal-demokrasiyi ve toplumcu kapitalizmi yaratma iradesinden yoksun politik algı ile üniversitelerde sosyal bilimler dersi vermenin ne anlam ifade ettiğini görebilenler kimler? Savaşın yan-etkilerine maruz kalan entelektüel kesim kendi saflarını koruyacak aklı ve kararlılığı geliştirip korumaktan imtina ediveriyor. Peki, neyin karşılığında? Birkaç küçük oyalayıcı etkinliğin içinde övgü veya ödül almak, gibi basitliklerden bahsetmesek daha doğru olacaktır.

Türkiye’ye geçmeden önce, 2050’lere bakarak ortaya bir vizyon koyalım. Ben vizyonsuz düşüncelerin körlükle eşdeğer olduğuna inananlardanım.

Günümüzün insanı çıkarcılığı kolektifleştirerek kendine başka çıkış kapıları açmayı zorluyor. Bunu yaparken bir kesim dini nedenlerle kendine bir dünya algısı geliştiredursun, diğer kesim dünya dışı kolonileşme döneminin hazırlıklarına yönelmiş durumdadır. Küresel iktidar için mücadele etmek yerine güneş sistemindeki bir iktidarın gücünü kullanmakla ilgilenen bu kesim her türlü değerin tartışılıp geliştirildiği bir entelektüel kapasite yaratmıştır. Her türlü ekonomik, sosyal, politik, bilimsel ve teknolojik gelişmenin kolaylıkla tartışılıp geliştirildiği bu altyapı bugün işler durumdadır. Burayı etkileyenler kolektif çıkarın nasiplerinden yararlanacak olanlardır. Geleceğin biçimlenmesinde etkili olacak bu entelektüel kapasite sayesinde insanlık kendine başka gezegenlerde iş alanı yaratırken, beklentileri tamamen dünya ile ilgili olanlarla haliyle sorunlu olacaktır ve bu kesim aslında giderek köleleşecektir, çünkü bu noktada bir kopuş söz konusudur. Köleleşmiş kesimde istismar edilenler kimler olacak? Irkçılar, dindarlar, mikro-milliyetçilikle bölünmüş ülke insanları, kendi yönetsel ağı ile birleşmiş küresel mega-kentlerin dışında yaşayan küresel taşra nüfusu, çiftçiler, madenciler, işçiler… Geleceği biçimlendirenler için ileri demokrasinin her türlü açılımı yaşama yansıyacaktır. Taşra ise sürekli radikalizm üretecektir. Belki öyle olması özellikle istenecektir, çünkü bir sistemde negatif unsur olmadan pozitif olmanın anlamı yoktur. Çıkarcılar radikalizmle ilgilenmek için her türlü baskıyı geliştireceklerdir. Bu baskı gerekirse yönetim, hukuk, eğitim gibi alanlarda yeni mecburiyetler yaratacaktır.

Türkiye

Aynaya bakarak söyleyeceklerim var. Bunları siz de ifade edebilirsiniz. Benim burada asıl işaret etmek istediklerim içine düşülen ikilemler, ki yazının başından beri ikilemleri işaret ederek geliyorum, sonra da yetersizliklerin temel tarifleri olacaktır.

Şimdi aklıma geldiği gibi listeyeyim: (1) Bireyi yetiştirmeden toplumu eğitmeye koyulduk. Bu çok temel bir eleştiridir. (2) Sonrası daha teknik konulardan müteşekkildir. Hatırlayalım, kapitalist olmadan komünist olmaya kalktığımız bir dönem vardı. (3) Modernizmi yerleştirip işletmesini yapmadan post-modern takılmaya başlamıştık. (4) Özgürlükleri bile bu tür sorumsuzluklarla ve kapasite eksiklikleriyle ele aldık. (5) Hatta bu sorun yükünü yanlış dini kültürle öz-değer etiketli paketlere sarmaladık. (6) Birinci Dünya Savaşı’na girerken bile biz aldatılan taraf olmuştuk. Osmanlı bayrağını çekmiş, mürettebatı fes giymiş Alman zırhlıları Sivastopol’ü bombalayarak bizi bir oldubittiye sokmuştu. Sonra destan yazdığımız Çanakkale dahil yedi cephede hemen hemen bütün entelektüelimizi eritene dek şehit vermek durumunda kalmıştık. (7) Aldanma süreçleri bitmedi, aldatılmadan geçirdiğimiz hangi düzeni inşa edebildik ki? Düşünsenize, sürekli askeri, politik ve ekonomik darbeler yaşadık. (8) Sosyo-ekonomik politikaların inşasını bırakıverdik. Sosyo-ekonomik politikaları tamamlamadan ülkede liberal politikaları uygularsanız başınıza neler gelir? En basit olarak sosyal patlamalar, kimlik sorunları, güvenlik zafiyeti, vs. Şöyle, yanınızdaki öğrencinin kağıdındaki sorular başka olduğu halde siz aynı zannedip kopya ederseniz sonuçta sıfır çekersiniz, bundan dolayı kimseye kızmamak gerekir. (9) Bilim ve teknolojiye temini mümkün bir emtia muamelesi yaptık. Bilim devasa sıçramalar yaptı, ucu yakalanmadığından devamı bütünüyle kaçırılmış oldu. Makas çok açıldı. Bilgi Çağı’na bilgisizce girilirse ne olur, siz söyleyin. Bilişim teknolojileri öne çıkarken siz dokuma tezgâhı başında ter dökerseniz ne olur? (10) Amerikan’ın Federal Merkez Bankası-FED’in yapısını öğrenmeden onun sistemine özendik. Başkanlık işi neyle ilgilidir? İleri kapitalizmle, güç dengelerinin kıyasıya rekabetinin sonunda olgu bir çizgide buluşmalarıyla, ileri demokratik kültürle… FED’in iç yönetimine bakın, Amerika’da gerçekte ne olduğunu anlayabilirsiniz. (11) İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebeplerini ve sonuçlarını bütün yönleriyle tartışmadık bile. Avrupa’nın Şarlman’dan bu yana sistemleşmiş muhafazakâr entelektüelini tartmadan Avrupa Birliği ikilemine düştük. Bir kulübe üye olunacaksa politika yeterli değildir, para pul da yetmeyebilir, bütün bunlar başka şeylerdir. (12) Şimdi küreselleşmeyi lafügüzaf zanneder biçimde ağzımıza doladık, bunun bir politik yön olduğunu bile anlamış değiliz. Kimler istiyor bu küreselleşmeyi, kimler fonluyor belli kurum ve kuruluşların dinamiklerini? Bu bir ideal üzere mi, yoksa bir dini tercih mi yapılıyor? (13) Küremsi bu gezegene bakıp bugün neo-liberallerin bir savaş başlattığını ve mikro milliyetçilikleri teşvik ettiklerini göremedik. Neo-liberallerin, vahşi kapitalist ve finans hokkabazlarının yaratmak istediği “yeni dünya düzenini” formunu özümseyemedik. (14) Para işini de anlayamadık. Bu en somut konudur. Brezilya, Meksika vs. ülkelerin paraları da Türkiye’ninki gibidir, ABD Doları veya İngiliz Sterlini gibi değildir. Ben burada diğer ülkelerin yerel paralarını değil, sadece Türk Lirasını esas alarak kısa bir açıklama yapacağım. Türk Lirası yerel ve yumuşak (soft) bir takas aracıdır. Ne bölgeseldir ne de küresel. Uluslararası takası, servet beyanını, uzun vadeli planlamayı, yabancılarla sözleşmeleri bir döviz birimini ölçü alarak yapmak zorundadır. Ülkedeki para, döviz olan sert para birimine (hard currency) bağlıdır. Döviz mutlaka kullanılır ve bu nedenle ülkede çift para sistemi geçerlidir. Dolayısıyla ister uluslararası deyin, isterseniz küresel, dünya ekonomisinin kuralları işler. Başka bir usul vaaz etmek mümkün değildir; ne finansta ve bankacılıkta, ne faizde, ne kredide, ne de ticarette. Çünkü paranın maliyeti bellidir. (15) Kılıç devri biteli asırlar oldu. Şu an çok başka bir dünya, savaş, rekabet ve güç alanları var. Bunu iyi anlamak şart!

Olan bu! Burada hemen aklıma gelen 15 maddeyi sıraladım. Halbuki taşlar yerleştirile yerleştirile, yaşamda hızlıca geçtiği düşünülenler ise toplumca hazmedile hazmedile yürünmelidir. Böyle yapanlar birtakım kısır tartışmalardan ve gereksiz meselelerden kurtulmuş olacaklardı. Bugün birtakım yapaylıklar imal edilmiyor olacaktı. Amerika ve Avrupa’nın yaşadıklarını yaşamadık diye eksikli olunmayacaktı. Başat güçlerin seviyesindeki meselelerin toplumsal çapta anlaşılması gerekir. Böyle olursa belki bugün biraz daha akıllı seçimler yapmak mümkün olacaktır. Değilse, teneffüs edilen politik iklim daha başka olacaktır.

Halen bir şans var mı? Bana göre sorunları bihakkın tespit edip karşılığında birer önlem alma şansı giderek kaçırılmaktadır. Çünkü, başta işaret ettiğim gibi, yapay bir dünya algısını inşa sürecine girildi, bu istikamette ilerleme sağlandı ve gelenekleşmeye başlandı bile. Yapaylık çok önceden vardı, bugün olana yeni dendi. Bütün bunlara “yeni kültürel değişim” diyenler var. Her nedense bu düşüncenin sahipleri ters istikamette ilerlemek için beyhude bir çaba içindeler ve bunu çok istekli yapıyorlar. Bunun sistemini inşa etmek için ter dökülüyor. Gayret etmek, çalışmak, ter dökmek var, hatta retorik bile tatmin edici; ama sonuç ne?

Eğer din temelli bir güç kendine başka din temelli bir düşmanı tanımlamaz ve onu istismar etmez ise kendini ifade etme şansı bulamaz. Şimdi bütün yaşananlara bu cümleden bakın ve finansal kapitalizmi, küresel terörü, mikro milliyetçilik mücadelelerini bir kez daha düşünün!.. Biz bunu düşündük. Daha ziyade Dört Halife dönemlerinden bu yana Müslümanların Yahudiler tarafından istismar edildiğini pek anlayamadık. Bu anlayamadıklarımızı çözmeye çalışmadık, üstüne bütünüyle istismar edilmiş, başkalaşmış, özünden şaşmış bir kültürü sahiplenip, sözcüsü olmayı tercih ettik. Cumhuriyeti kurarken bu yükleri ayrıştırmak gerektiğini tespit eder olmuştuk ama sonradan yine manipülasyonlar devreye girdi ve arı, duru, saf bir değeri yakalama noktasına gelmeye başladığımız anda her türlü güncel propaganda ile tekrar eski yanlışlıklara döndürüldük. “Döndürülmemizi” göremedik, durumu “kendimiz döndük” diye açıklamak bizim en büyük ikilemimiz oldu. Bunu anlayabiliyor muyuz? Hayır.

Aslında bu açıklamalar bütün her türlü ikilemin kaynağıdır. Dedik ya, 15 madde, bugünküleri de ilave ettik, diyelim 20 madde, hiç fark etmez, madde madde değildir bu sorun yumağı zaten, üstelik anlaşılması zor olsun diye düğüm düğümdür ve yumaklanmıştır, ipin ucu nerede bilinmez, önüne konanlar tekrar edilsin istenir, yapaylık türetilir, sonra gelenekleştirilir, buna öz-kültür denmesi ve sahiplenilmesi teşvik edilir, böyledir…

Velhasıl demokrasinin içindesinizdir, ikilemden kurtulamazsınız. Kapitalistsinizdir, nerede olduğunuzu ve ne yaptığınızı inkâr edenlerden olmuşsunuzdur, ikilemdesinizdir. Özgürlükleri bile elma şekeri gibi görür savunursunuz, size ait olmayan değerlerden mürekkep, ikilemler karabasanınızdır, aldanmayı kanıksarsınız, çünkü Emeviler zamanında da bu böyleydi. Bu küremsi insan gezegeninde diğerlerinden üstün olduğuna inanan bir din temelli güç kendini besleyecek karşıt gücü istismar ediyordu. Bu konuda tarihi derinlikte hüner sahibi olmuş bir güç, bütün bu tecrübesini toprağa gömecek ve “ben sizden üstün olduğumu iddia etmekten vazgeçtim,” diyecek değil ya! Bu güç her şeyi kullanıyor işte, her yerde. Amerika’da küresel düşünceli bir başkan olsun istiyor. Ortadoğu’da yangın olsun istiyor. Küresel terör için taşeronları yemliyor. Kendini defalarca kovan Avrupa’dan sinsice intikamını alıyor. Ama fikirlerini de ekiyor, sulatıyor, toprağını çapalatıyor, her türlü bakımını gönüllülere yaptırıyor. Örneğin İsviçre’nin Davos kasabasında toplantılar yaptırtıyor, Brooklyn Enstitüsü’nün çalışmalarını kanunmuş gibi yazdırıyor, medyada devasa yatırımlar yapmış sürekli akıl veriyor…

Güncel örnekler verelim; şu IŞİD de nereden çıktı, FETÖ nereden beslendi? Dinler-arası diyalog, gibi söylemler, el sıkma merasimleri, eski CIA görevlilerinin yazdığı proje kitaplar… Irkçılıkla paçal yapaylığı din zannedenler bir araya gelip küresel güçlere hizmet yarışındalar. Bunu görememek neden? Geleceğin motiflerini bugünden anlamak için elimizde yeterince done olduğu kanısındayım.

Türkiye’de yaşayan her bir fert, büyük bir isteklilikle, evrenin irade sahibi üstün bir varlığı olduğu bilinciyle, ama dünyadaki yerini tam anlamıyla belirlemiş halde, durumunun farkına varmalı ve eksiklerini tamamlamalıdır. Artık el yordamıyla iş yapıp başarılı olmayı bekleme çağında değiliz. İleri demokrasinin, kapitalizmin, sosyo-ekonomik gelişmelerin kuralları belliyken, bu yaşanan körlük hali ile neler olabilir, nerelere gidilebilir, bir düşünsenize!.. Böylesi güç bir durumu bütün aymazlığıyla çıkıp göğüslediğini zannedenlere bakıyorum da hayretler içinde kalıyorum… Bu gidişle yarın daha çok zor olacak, çok zor!

Sonuç

Güneş kendinde var olanlardan vermeye devam ediyor. Dünya anlatıldığı gibi, böyle bir gezegen. Akılcı olmak şart. Türkiye zor bir coğrafyada. Atalarımız bu topraklara gelip yurt tutmuşlar. Başkası değil, kendimiz olmamız gerekiyor. Savaş çetin, düşman görünmez yapan peleriniyle kol geziyor. Akıl olmazsa nereye yol alındığını bilmek mümkün olamayacak. Akıl olmazsa çok zor olacak…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

IŞİD Rakka’yı boşaltıyor mu?

DİĞER YAZI

Katar Katar

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,