kultur
Kültür

Kültür

1086 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İnsan doğal (natural) ve kültürlü (cultural) bir varlıktır. Giyinen, yemek pişiren, süslenen, kentler inşa eden, araç-gereç imal eden, bilgi üreten, müzik besteleyen, yaşadığı dünyada kuralları koyan insanın elbette kültürlüdür. Ama kültürün farklı bir şey değil, insan doğasında olduğu gerçeğini de tespit etmeden geçmemeliyiz. Çünkü insandakiler dahil doğadaki tüm yapı taşlarının bir karakteri var.

Kültür sözcüğü dilimize Latince’den geçmiştir. Latince cultura, colere fiilinden üretilmiştir. Colere, bir “değişim” eylemini ifade eder.

“Değiştiren,” varlıklar ölçeğinde ve fiilen ya doğanın kendisidir ya da doğaya iradesiyle yön verme gücüne sahip insandır. Başlangıçta tanım gereği Latinler daha çok doğanın değiştirdiklerine değil, insanın değiştirdiklerine dair olan kısımla ilgilenmişlerdir. Doğal olan algı, hem kendinden doğallığıyla hem de insanın dinamik çabası ile yine doğal süreçlerle “yaratılabilen kültür” anlamına gelmeye başlamıştır.

“Değiştirilenler,” insanın somut algısına hitap eden şeylerdir, hatta işin sonucunda görünür olan bir nesnelliktir. Şöyle ki; bir tarım veya orman arazisinden, deniz veya ırmaktaki besinlerden yararlanılması, coğrafyanın işlenmesi, değiştirilmesi, dönüştürülmesi, resimle gösterilmesi, yazı ile açıklanması, daha sonra değerlendirilebilmesi için kaydının tutulması, anlaşılması gereken ilahi bilgilerin açıklanması ve yaşama tatbik edilmesi gibi.

Süreç içinde insandaki bilincin gelişmesine, imkanları daha fazla kullanır olmasına, daha kompleks ortamları yaratabilmesine koşut olarak, insani ilişkilerin ve kurallarının sürekli yeniden yaratılması ve buna bağlı davranış ve dışavurumların tartışılır ve paylaşılır olması öne çıkan bir değer olmuştur. Daha sonra dinamizmin ve yaratıcılığın kurallarının değiştirilebildiği farklı süreçlerle karşı karşıya kalınmış, birey ve toplumların aralarında farklar belirginleşir olmuştur.

“Değişim,” bir süreci, tercihi, sorumlulukları, hedefi ve bunların ilişkisini gerektirmektedir. Gerçekleştirilen eylemler sonunda “insan yararına ileri bir adım” tarif edilir ve bu bir değişim olarak kabul edilir. İnsan yararı genel ve tartışılır bir söylemdir. Ancak sonuçlar itibarı ile “iyi-kötü” bağlamında bir değerlendirme yapılması mümkün görülmektedir. Her şeyden öte değişimi gerçekleştirebilen dinamik kişi ve toplumlar daha belirgin bir fark yaratabilmişlerdir. Değişimleri kendi içinde ve neredeyse durağan kabul edilebilecek ölçüde kalan birey ve toplumların diğerlerine göre daha gerilerde kaldığı değerlendirmesi yapılmaktadır.

Tarihsel çizgide bu yararın muhatabının daha çok irade gösteren bir güç, grup, toplum vs olduğu görülür. Bunun içindir ki, krallıklar, imparatorluklar, felsefi akımlar ve okullar, bilimsel enstitüler ve sanat akımları kendi isimleriyle öne çıkmaktadırlar. Hatta milyonlarca yıllık tarihi süreçlerde hareket eden toplumlar doğal şartlardan tutunuz kalıtımsal bağlılıklara varana dek yaşam kalıplarında çeşitli farklılıkları belirginleştirmişler ve biri diğerinden farklı özellikler içeren kıyaslanabilen somut değişkenlikler göstermişlerdir.

Dil konusunun belirginleşmesi kültürel ögelerden başat bir konu olmuştur. İlişkiler, bilgi aktarımları, değişime dayalı öğrenmelerin dil ve semboller üzerinden gerçekleşmesi birini diğerinden ayıran bir farklılık haline getirmiştir.

Zevkler, beğeniler, öncelikler ve tercihler kişi ve grupların arasında konuşulabilir özellikleri ve değerleri ile değişik görüş ve akımların doğmasına neden olmuştur. Bütün bunlar sayesinde değişimin dinamizmi ortaya çıkmıştır. Organize olan toplumlarda bu dinamizm bir yeni değer üretebilmiş, çatıştıranlarda ise hastalık meydana getirmiştir. Yaşamın getirdiği ağır ve karmaşık şartlarla bireylerin seçeneklerinin birer zorunlulukmuş gibi algılanması süreci ortaya çıktığında ise “melez” kültürler ortaya çıkmıştır.

Medeniyet (uygarlık) konusu tamamen üstün iradeli olan insana ilişkindir. Kapsam, dünyada insanlığın verdiği şekille ve değişimle inşa ettiği tümel sorumlulukla tarif edildiğinde doğru olur. Bir topluluğun veya ülkenin ürettikleri veya değiştirdikleri alanla açıklanabilenler kültür tanımı içinde yer alır. Fazlası tüm insanlığı sorumlu kılar. Tarih içinde görüleceği üzere, belirli değişimlerin etkilerinin hissedildiği dönemler, ancak sınırları tarif edilebilir olan süreçlerle hatırlanır.

İnsanın hakim olduğu dünya ölçeğinde “A veya B medeniyeti,” demenin pek yararı ve anlamı yoktur. İnsanlığın ilişkide olduğu tüm süreçler hesaba katılmalıdır. Eğer başka bir üstün iradeli varlığın medeniyeti çıkıp gelseydi ve “İşte bu dünyadaki insanlığın kurduğu medeniyet,” deseydi, gayet anlamlı olurdu. Başka bir iradeli varlığın olup olmadığı spekülasyonu bir yana, insanlık dünyadaki tüm yapıp ettiklerine, onlar varmış gibi bakarsa, daha doğru sonuçlar alabilir ve bu insanlık için daha yararlı olan bakış açısıdır. Bunun yerine, “A veya B kültür,” demek daha doğrudur. Değişimi açıklamak ve irade göstereni doğru işaret edebilmek daha açıklanabilir haldedir.

O halde insanın kültürel bir fiilinin ve etkinliğinin olması doğasından ileri gelir. Değişik süreçlerde yaşayan değişik kültürler bütün bir halde insanlık medeniyetini tarif ederler. Bu noktada üzerinde durulması gereken konu medeniyetten önce kültürdür.

Kültür konusunda yanılgıya düşülmemesi gereken bir gerçek vardır. Kültürün kökeni itibarı ile esas ilgilenilen konu, nesnel değişimle ilgili olan bir üründür. Bir bestecinin senfonisi veya bir şairin şiiri neticede bir nesnellik taşır, inşa edilen mimari eser nesneldir, herkesin yaşam tarzını değiştiren akıllı telefonunun veya internetin kullanılması nesneldir; bütün bunlar bir çiftlikte üretilen alabalıklar gibi nesneldir ve kültüreldir.

“Bilinç Atmosferi” kapsamında yer alan düşüncelerime göre; evrende, dolayısıyla içindeki her zerrede ve özellikle en yoğun olarak iradeli varlıklarda sürekli öğrenen, gelişen ve yenilenen bir bilincin olduğunu savunmaktayım. Doğal ortam içinde bir bilinç gücü vardır ve sürekli gelişir. İnsanın doğallığı içindeki “maddesel-fiziksel-somut” yanı ile “manevi-bilinçli-soyut” yanı sürekli gelişme göstermektedir. Parçaların gelişmesi elbette kainatın gelişmesi, toplam bilincin artması anlamındadır ve bu artış doğrusal değildir.

“Gen Bencildir”[1] kitabında Richard Dawkins’e göre nesiller değiştikçe kültürel ve sosyal içerik, yani sosyal ve kültürel bilinç bir sonraki nesle memler tarafından aktarılmaktadır. (Mem Dawkins’in kültürel iletim birimine verdiği addır. Fransızca’da memê sözcüğü “kendi, özüyle ilgili” anlamına gelir.) Nasıl biyolojik kalıtım DNA vasıtasıyla aktarılıyorsa sosyo-kültürel aktarım da Dawkins’e göre soyut, sürekli öğrenmeyle ve tecrübeyle gelişen, kodlar içeren ve bilince dair olan memler ile aktarılmaktadır. Nasıl genlerde bir aktarım söz konusu ise memlerde de taklit ve etkileşme sayesinde bir bilinçten diğerine aktarım mümkün olmaktadır. Yeme içme kültürü, dini yaklaşım, törensel ritüeller, moda, mimarlık, müzik, folklor, kavramların gelişimi ve yerleşmesi, bilginin kullanılarak çoğalması, geleneklere bağlılık veya karşı koyma davranışı gibi çok basit örneklerle bu konuyu açıklayabiliyoruz.

Açıklamalar başka olsa bile yaklaşık düşüncelerle, görünen gerçeğin dışında bir gerçek-bilincin geliştiğini hemen herkes az veya çok kabul eder ve bunun elbette bir mekanizması vardır. Gözle göremediğimiz ve bütünsel ölçümünü tam yapamadığımız için mekanizmayı tarifte güçlük çekmekteyiz. Dinin, felsefenin, düşüncelerin, akımların veya kimi yerde bilimsel yaklaşımların arasındaki fikir ayrılıkları da bu bilinmezlikten ileri gelir.

Sosyo-kültürel bilinç bağlamında bireylerin ve toplumların kendi aralarında vasıta kullanımlarına bağlı olarak bir iletişim ve dolayısıyla aktarım söz konusudur. Örneğin internetin olmadığı döneme ilişkin dünya boyutu ile internet sonrası küreselleşmeyi basitçe mukayese etmek mümkündür. Bu kapsamdaki bir küreselleşmenin meydana getirdiği sosyo-kültürel değişimi tartışırken bu temel bilimsel işlevi öne çıkararak bir açıklama yapılabilir. Sosyo-kültürel anlamda bireylerin ve toplumların birbirlerine aktardıklarına dair düşünceleri ileri sürerken imkanların getirdiklerine bağlı yorumları öne çıkacaktır. Geleceğe bağlı projeksiyonlarda ise şimdiki vasıtaların ve kapasitenin ilerisindeki imkanlara bağlı davranışlar ve anlayışlar öngörülür.

Zaman içinde “mühendislik” düşüncesiyle açıklanan yeni birçok alan türetildi. Sosyal mühendislik ve kültür mühendisliği bunlardan bir kaçıdır. Buradaki mühendislikten kastedilen belli teknikler kullanılarak istenilenin gerçekleştirilebilmesidir. Yapılan, yeni bir şey olabildiği gibi eskinin dönüşmüş şekli de olabilir. Buradan anlaşılacağı gibi; birey veya bir toplum, hatta bir coğrafyadaki insanların önemli bir kısmı, belli bir süreçte ve belli tekniklerle etki altına alınarak, beklenen davranışları gösterebilecek ve dolayısıyla buna ait değerleri savunabilecek hale getirilebilmektedir.

Bir teknik kullanmadan düşünecek olursak, baskın bir bilinç veya kültür yapısı, iletişim ve etkileşimde öne çıkardığı avantajlarını başka bir bilinç veya kültürel yapıya yöneltir ise ortamda birininki öne çıkacaktır. Eğer bir de metot kullanılır ve baştan sona süreç kontrol edilir ise bu konudaki ilerleme veya değişim istenen halde somutlaştırılır görülmektedir.

Buradaki teknikler bireylerin iradesine etki edecek türdendir. Örneğin hafızada yer edebilecek türden duyulara hitap eden belli belirsiz ögeler kullanılır. Kullanılan ögeler hedefe göre seçilir, sürece bağlı verilir ve sürekli etkileri ölçülür; tekrarlar yapılır, kanıksanması sağlanır, test edilir ve başka etkilere göre de yön verilir. Hedef bu kazandığını kendindenmiş gibi kabul eder, göstereceği iradede sahiplenerek ve savunarak davranış gösterir.

Örneğin yanılsamalarla yaşanan günlük yaşam bile bu şekilde anlamlıymış gibi algılatılabilir. Kültürsüz kendini kültürlü zannedebilir, kültür tüketicisi kendinde olanı yeterli görebilir, bilgisiz biliyormuş gibi tavır içine girebilir. Mühendis bu mış gibileri de yönetmektedir.

İnsanın doğası gereği, tarifi ve derecesi değişik olsa bile bir kültürlülük söz konusudur. O halde asıl soru, ne kadar kültürlü olup olmadığımızdır.

Kültürün ürünlerini tüketmek, kültürün sözünü sıkça etmek bireye, ilişkide olduğu ve birlikte değer ürettiği çevreye ne yarar sağlar? Kültür tüketicisi ve sözcüsü olmakla ne elde edilebilir ise katkı o kadarla sağlanabilecektir. Örneğin tüketilen ileri teknoloji bir ürün, yazılan bir roman hangi hızda ve miktarda satılıyor ise yeni geliştirilme kabiliyeti de o oranda artacaktır. Ürünü üreten cephesinden bakılırsa, o kendine ait olanı daha da geliştirerek büyümesine devam edecektir. İnsanlık medeniyetinin gelişmesine bakılır ise, sürekli ilerleme açısından mevcut üreticilerin önderliğinin yanı sıra, yeni önderlerin ve inisiyatif alanların katkılarıyla yönelimler belli bir ivme kazanmaktadır.

Eğer kültür söyleminin sığ hale getirilmesi söz konusu ise önemsenecek kısım bu bağlamda kalır, ilerlemez, ilham vermez ve üretime katkı sağlamaz. Bu bir eşiğin tarifidir. Yani buradaki soru, “Kimin ürettiğini tüketiyorsun?” haline dönüşür. Dawkins açıklıyor olsaydı, “Kimin baskın memi buna sebep?” şeklinde olabilirdi.

Kültürü tüketmekten çok üretmeye dayalı konularla meşgul olunması gerekmektedir. Bu açıdan üretime bağlı kullanılan bilginin ileri ve yararlı olmasına ve dahası kazanılan ivmeyle yeni bilgilerin üretmesine bakılır. Başlangıçta bilgi felsefe ve sanat ile daha yoğun ilişkideyken, daha sonra bilim başat bir alan olmuştur. Halen sanatsal yaratıcılık, tasarlama, araştırma, bilim ve teknoloji ile felsefe bilgi üretimine önderlik etmektedir.

Daha özelde bireyler, toplumlar veya milletler, “Medeni miyiz?” sorusu kapsam itibarı ile yarar sağlamadığından kendine, “Kültürlü müyüz?” şeklinde sormalıdırlar. O vakit ardıl sorular gelecektir: Ne biliyorsun? Hangi bilgiyi ürettin ve üretmektesin? Hangi teknoloji senin? Neyi değiştirebildin? Hedefinde neyi değiştirmek var? İnsanlar senin ürettiğin hangi nesnelerle ilgileniyorlar?..

Kötülerin arasında çıkmış bir vasat yeterli değildir. Ölçüt evrensel olmalıdır, kapalı toplumların değerleri ancak kendini bağlar. Örneğin Kuzey Kore’nin diktatör devlet başkanına toplumun geniş kesimleri sanki bir tanrıymışçasına bakıyorlar ve ona inanıyorlar; böyle bir kültürün değerleri ancak kendini bağlar niteliktedir, evrensel anlamı çok düşün seviyededir.

O halde kültürün dışarıdan ölçülebildiği kadar içeriden de ölçülebilir olması gerekmektedir. Toplumların adil ve demokratik olmaları, insan hakları ölçütlerinin ileri olması, disiplinleri ve en önemlisi organizasyon becerileri bu açıdan çok önemlidir.

Organize olmakla ilgili bir sorun sahası varsa ileri kültürden bahsetmek güçtür. Bazı hallerde görürüz ki, beceri yerine kültür konusu dahi kullanılabilir ve “organizasyon kültürü” denir. Doğal anlamda insanı diğer varlıklardan ayıran belirgin bir özellik olan organizasyon becerisi hakkında ciddi kıstaslar konmalıdır. Çünkü kültürel nesnelliğin ürünlerinin nitelikli olmasıyla iyi organize olmak arasında tam bir bağ vardır.

Konuya bu gözle bakılır ise gelişmeye ve yararlı olmaya aç olan ürünleri tanımlayan kültür kavramı; sığlığı, ataleti, üretememeyi, itibarsızlığı, yararsız oluşu, kolay değiştirilebilir olmayı ve keşmekeşliği asla kabul etmez. Kültürlü olmak demek; geliştirme ve yarar sağlama sisteminin bilinçli olarak içinde olmak, inisiyatifle ve işin gerektirdiği disiplinle, bilimsellikle, sanatsal ölçütleriyle ve düşünsel derinlikleriyle çalışmak, ancak insanlık medeniyetine her daim katkı sağlamakla ilgili olmak demektir.

Çok çabalayıp işe yaramayan ürünlerle affı olmayacak ölçütte insanlığa veya bir kesime zarar vermek demek, bağlı olunan kültüre ve bir adım ilerisinde medeniyete zarar vermek demektir. Dolayısıyla kültürde en önemli soru, iradenin neye göre gerçekleştiğiyle ilgili olmaktadır.

Bilmeden adım atmanın getirisi ne olur? Schopenhauer’in söylediği gibi[2], eleştirel olarak Batı kültürünün, “O bir filozof değil, şarlatandı,” dediği Hegel acaba sizce ne derecede kültürlüdür? “Kültürlüydü ama aynı zamanda şarlatandı,” demek pek hoş bir tanımlama olmayacaktır. Çok kimse onun ürünlerini tüketiyor, ama iradeye dayalı ölçüler neyi gösteriyor, burası tartışılır. Peki, Hegel’i besleyerek bir şarlatan yapan Batı’nın tümel-kültürel değer sistemine ne demeliyiz? Sorular büyümektedir. Bu noktada genel kültürel bakış açıları ve öznel eleştiriler hakim konuma geçmektedir. İş dönüp dolaşıp bu kapsamdaki bir eleştiriyi yapabilecek bilgi birikiminin varlığına ve vereceği güvene dayanacaktır.

Gelişen bilince katkı sağlayabilecek ölçüde bilgi sahibi olmaksızın kültür sahibi olunamayacak ise, bilginin sınırı nedir? Bilginin sınırı çok, pek çok, çok çok ileri ve dahası sonsuzdur! Bildiğini zannedenle bilmeyi sürekli geliştiren arasındaki fark ilk bakışta görülemeyebilir ama aslında çok büyüktür. Bilginin en iyi ölçülebildiği bir asırda yaşıyoruz. Eğer bu konuda, tam da bu asırda insan (birey veya topluluk) kendini kandırıyor ise söylenecek pek bir şey kalmayacaktır. Belki, “İşi rasgelsin!..” türünden şeyler söylenip geçilebilir.

Üretilen değerlerle ilgili bir kalite ölçütü var mı? Evrensel ölçülerde çeşitli öne çıkan hususlar, derecelemeler, bakış açıları ve değer ölçütleri tamamen belirgin değildir. Ürüne, çağa ve ihtiyaçlara göre; klasikleşenler, çok alıcı bulanlar ve devrim yaratanlar diğerine göre öne çıkma nedeni kabul edilebilir.

Belli coğrafyalarda yaşayanlar tutucu olabilir, kapalılığı önemseyebilir ve kendi değerlerine mahkum kalabilir; geleneklerini önemseyebilir, yenilikleri ret eder; tam tersine, çok ilericidir, yenilikçidir ve asla doymayan insanlardan meydana gelebilir.

Öncelikle kültürel ortamın üretkenliğe imkan tanıyan şekilde olması gerekmektedir. Sınır daha sonra başka kıstaslarla nitelenir. Ortamı kurgulayanlar oradan ne çıkması gerektiğini biliyor olmalıdır. Örneğin Silikon Vadisi kurulmasa idi şimdi medeniyet neleri görmüş olacaktı, neleri görmeyecekti? Veya Kandahar’daki kültürel ortam ne üretir, neyi üretmeyi amaçlıyor, bu konuda ne biliniyor?

Bireyin veya toplumun ürünlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte paylaşılması, doğru değer görmesi, anlaşılması, hızla sisteme dahil edilmesi ve organize olma yolunda yarar sağlaması gerekmektedir.

“İleri kültür!” bir hedeftir, bilgiye ve dolayısıyla bilime bağımlıdır, yararlı ve uyumlu olmakla ilgilidir. Tümel bilincin gelişmesi bakımından değeri olan her konuda zannetmek yerine gerçekten bilmek gerekmektedir. Keşmekeşliklere bakılırsa organizasyondaki bozukluklar net şekilde görülebilir. “Aynası iştir kişinin söze bakılmaz!” deyişi bunun için önemlidir.

Şimdiki sorumuz şu: Ne yapılmalıdır? Evvela olabildiğince gerçekçi, kendini kardırmadan bir durum tespiti yapılmalıdır. Bunu yapabilmek demek; erdemli, objektif, bilgili, bilinçli, adil ve ufku açık olmak demektir.

Kültür işi bütün güncel politikanın ve bürokrasinin üzerinde bir konudur. Eğer bir devlet yapısı içinde ele alınır ise kültür bir devlet projesidir. Kültür bir veya birkaç bakanlığın işi değildir. Konu, eğitim-öğretim, sinema, müze, ören alanları, kültür mirasları, edebi eserler, müzik vs olmasından ileridir. Eğitim-öğretim insan gücü için temel konudur. Diğer sözü edilenler ise sadece adı konmuş kültürel alanları kapsar. Adı konmamış alanlarda ise o ülkedeki en ücra köşedeki kişinin evrensel değerlerle ne olması gerektiğinden neleri bilip kullanması gerektiğine varana dek, her türlü soyut-somut donanım imkanının sağlanmış olması gerekir.

Çok basit, sığ, anlamsız, kısır, düşük seviyeli bir düzeyi kanıksar olduk. Sizce biz bu işin neresindeyiz? 

Tüm doğallığıyla ve gerçekliğiyle var olan ve evreni sarmalayan bir fikri öne çıkarmak temel amaç olmalıdır. Özellikle kendi coğrafyamızdaki basit tartışmalar bitsin istiyorum. Hedefim şu: Bilime, bilince, bilgiye, doğaya, düşünceye, hukuka, adalete, ilişkilere, ahlaka ve daha ne varsa, her şeye bu gözle bakalım. Özgün ve derinliğini kendi içimizde bulabileceğimiz bir değer sistemidir bu. Esastan şaşmamak, kaybolmamak, kullanılmamak ve çatışmamak için Muttakilik kültürünü geliştirelim istiyorum.

Kültür, bilinç ve (örneğin) mem insanın doğasıyla, kendisiyle ve ilerlemesiyle ilgilidir. İnsanı kim, neye tutsak ediyor, tekrar düşünelim istiyorum. İnsan neden kendinde olanın dışındakilere daha fazla değer veriyor? Eğer kendi iradesinin üstünlüğünü tamamen fark eden ve kontrol eden nesilleri yaratabiliyor isek medeniyet güçlüdür. Medeniysek nesnel ürünler ortaya koyabiliriz, o vakit elle tutulur ve üzerinde tartışılır değerlerimiz olur, örnek olabiliriz. Olan bir şeyi bozarak, dejenere ederek, istismar ederek, değersizleştirerek ve bununla övünerek bu hedefe ulaşamayız.

[1] Richard Dawkins, Gen Bencildir, Çev. Tunç Tuncay Bilgin, Uygar Polat, Kuzey Yayınları, 2014, İstanbul.

[2] Franz Martin Wimmer, Kültürlerarası Felsefe, Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası Yayınları, 2009, İstanbul, s. 5.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Siddhartha’yı Okumak

DİĞER YAZI

Orijin

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka