devrim
Devrim

Devrim

290 Tıklama
48 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Giriş

Aslında “iklim” adı verebileceğim bu yazımı bir “devrim” anlayışına dayandırarak anlatmamın iki sebebi var. Bunlardan birincisi, çoğu yazar kalkınmanın gerçekleşebilmesi için ilk zenginliğin yani kapitalizmin getirilmesini salık vermektedir. Dolayısıyla sosyolojiye, politikaya, diplomasiye ve ekonomiye bakış açılarında hedefledikleri bir ülke veya bölgeye, örneğin Pakistan’a, Irak’a, Sudan’a vs, kapitalist yaşam tarzı yerleştirildikçe toplumun geri kalan unsurları zaman içinde değişir ve sonunda ortak bir kültür meydana gelir diye düşünürler. Bu fikri beğenmiyorum. İkinci sebebim ise, bu konunun, çok sıcak olaylardan dolayı ülkemin ana sebebi olarak her alanda tartışılan konuları içeriyor olmasıdır, bu anlamda herhangi bir ileri adım atılamaması ve politikanın tıkanmaya doğru gitmesidir. Bu konuya ise içerliyorum. İşte bu iki sebep, biri beğenmediğim, diğeri içerlediğim, beni bir “devrim” anlayışı ile bu yazıyı yazmaya itti.

İlerlemenin Yolu

Aşağıdaki görseli, adını “İlerlemenin Yolu” koydum, yukarıdaki sebeplerle hazırladım. Bana göre hayat tarzını değiştirmenin, yani yaşama bakış açılarını kendi arzularıyla değiştirmek istemeleri toplumun en önemli konusu olduğudur. Eğer toplum, yönetenlerinin hazırladığı ve onların destek verebilecekleri bir doğal iklim yaratırlar ise bu ortamda karar verirler ve cahilliklerinden kurtulabilirler, mutlu olmanın yollarını açabilirler ve yaşama uyumla bağlanmanın her adımını atmaya başlayabilirler. Aksi görüşe göre açıklanan, “kapitalizmin ürün ve alışkanlıkları önce bilinen yollarla ithal edilir ve buna bağlı değişim başlar,” fikrini doğrulayacak olsa idim, ben bu yazının altından kalkamazdım.

Örneğin memleketimde eğer bir mikro-milliyetçilik, mezhepçilik, bölünme sorunlarından bahsediliyorsa ve terör bataklığına dönüşme gibi konular konuşuluyor ise benim söyleyebileceğim daha somut ve acil bilgiler olmalıdır, öyle değil mi?

İlerlemenin Yolu

Görsele bakın zenginlik nerelerde? Bir toplum ikliminde gelişme gösterecek ise önce adalet, eğitim, bilim ve sanat anlayışları gelişmelidir. Bunlar temel direklerdir. Eğer bu hususlar yerleştirilmeden doğrudan ileri safhalara atlanır ise her durumda zayıflıklar görülecektir. Örneğin hukuk yanlış işleyecek, eğitim çarpık şekilde gerçekleşecek, sanat ucubeleşecek ve önemlisi, bilim tamamen kadük halde görülerek, aslında aynı anlamda olan “ilim” gibi bir farklı tarife yönlendirilmiş kelimenin karşısına oturtularak, her alanda bir geriliğin ve gericiliğin yayılmasına imkan tanınacaktır.

Zenginlik bütün bunlardan sonra gelir. Zengin olmak, üretmek, ama her alanda üretmek, kavram, bilgi, değer, ürün, madde, araç, gereç, standart, ölçü, prensip üretmek, diğer bütün toplumlara örnek olmak, barış ve esenlik için uygun zemin oluşturmak bu safhada gerçekleşecektir. Bütün bunlar ilerlemeyi somut şekilde gerçekleştiren hususlardır.

Memlekete Dair Teşhisler

Şimdi dönelim kendi meselemize. Lütfen her alandaki bakış açınızı yukarıdaki temel olarak işlediğim bilgiler doğrultusunda sorgulayın. Ben yazımı, bu noktadan sonra eleştirel bir üslupla yazacağım. Üsluba değil, manaya bakın isterim. Şöyle ki:

Meğer suçlu bu parti, şu dernek; o görüş, bu fikir; şu kimlik ve bu mezhep; parti, oy, sandık, meclis, hükümet, devlet kapısı değil; o rejim, bu iktidar da değil.

Memlekette asıl suçlu göremediğimiz yerlerde gizlidir. Ahmet’in Mehmet’in yüreğinde, Ayşe veya Fatma’nın elindedir. Suçlu; sen, ben ve o… Sorun insanımızın kararlarına, tavırlarına, duygularına, adımlarına etki eden akıllara, vicdanlara ve itkilere kazınmış halde.

Sorun biziz, tam olarak devlet de değil. Devletin eksiği var, uygun iklimi hazırlayamadı, buna göre bir akıl geliştiremedi. Zaten bunu başarabilseydi bugün ekonomide bir dev olurdu, biz de bunları konuşmuyor olurduk. Bu tür iklimleri tarihsel çizgide ya Amerika gibi “yeni dünya” bakışıyla kurulan coğrafyanın iklimlerinde görebildik, ya da engizisyona tabi daha ziyade Avrupa’daki toplumların bir ara silkinip “rönesans ve reformlar” gerçekleştirmesi sonrasında görebildik. Hatta Avrupa sisteminin bedelini iki Dünya Savaşı’nda ödedikleriyle yerleştirebildi.

Bu nedenle sürekli, kasıtlı olarak, “Devlet düşman!” denmesi yanlıştır. Devlet geçmişte imkanlar ne ise “biz” idik, şimdi de “biziz”. Devletin içindekilerin “sen, ben, o” olmasını nasıl gözardı edebiliriz? Bu bencillikten ileri gelir; “Bana bırakın bak ben daha güzel nasıl yapacağım, ben daha akıllıyım…”

Her dönemde mesele, insanların kendi ayağını bağlayan yaşam şekillerinden bir an sıyrılıp ileri bir vizyon ortaya koyup, belli bir ortak görüş ile kendilerinin gelişebileceği belirlenmiş iklim üzerine yönetimlerini sıkıştırabilmeleridir. Okuma yazma sorununun daha tam yerleşmediği coğrafyamızda, kız çocuklarının dantel ördürülerek oyalandığı bu topraklarda, daha bir vidayı Çin’e sipariş etmek zorunda kaldığımız küresel ortamda, başka ne olabilirdi ki? Daha biz partileri takım tutar gibi tutuyoruz, böyle mi yöneteceklere ödev vereceğiz, yüksek akıl bu mu? Ama gelişmeyi becerebilmiş devletler bu safhaları her dokusunda sindirerek geçtiler. Aklı evveller neyi sindirdiler?

Batı bir yana, bizde bazı sebepler var ki çok belirgin biçimde Orta Doğu kaynaklıdır. Bu sebeplerle işlerimiz aynı hızda gelişmedi. İlk ödev Orta Doğu kafasından, Şark hilebazlığı ve bağnazlığından kurtulmak olmalıdır. Bu bir inkar değil, ilerlemenin yolunu açmaktır. Hiç bir zaman şişeden bir cin çıkmadı, çıkmayacak da! Akıl yolu bellidir; insanlar ne kendisini ne de başkalarını kandırmaya soyunmasın.

Neyse sürece doğru bakmak bizim sorumluluğumuzdur.

Bu memleket karanlık karakterleri daha çok, ama aydınlık karakterleri daha az üretir; sebebi iklimdendir. İklim iyileştirilirse verimlilik değişir. Bu nedenle meselenin özü her şeyden daha önceliklidir.

Memlekette sorun derindeyse eğer; “Kolay nasıl açıklanır?” diye düşünmek gerek. Nedir konu? Konu: Cehalet, mutsuzluk ve uyumsuzluk. Bunlar kalpleri çürüten meyveler; bozulmuş, kokmuş, atılası türden ve kurtulmak gereken.

Cehaleti hiç küçümsemeyin!

Cehaletten kurtulanlar ne yaparlar? Mesela karşısındakini dinlerler, okuyup öğrenirler, tartışıp kendilerini geliştirirler. Buna mukabil bir göz odada sülalece hacet görmezler, el etek öpmezler, sakala yüz sürmezler, çök dendiğinde çökmezler, çökerek ayaktakileri beklemezler, her türlü tıngırtıya el çırpmazlar…

Memleketin cahili ne halde? Karşısındakini duymaz, aklı başka yerlerde. Konuşan sesini yükseltedursun, cahile veya cahil kalması istenene, “Sus!” derler, ayak direyeni ezerler, hor görürler, dışlarlar, bazılarının eline silah verirler. Kin duymaya “tavır”, kan akıtmaya “töre”, çalmaya “iş” derler. Okumak yerine dinlerler, araştırmak yerine kurcalarlar, ilgilenmeyi seyrederek yaparlar, ciddiyetlerini iki parmağı kaydırarak gösterirler, ağlanacak şeylere gülerler. “Kerametim var!” diyenin arkasına dizilirler, öyle görünüp böyle yaparlar…

Memleketin cahili bol gelen kara renkli elbiseyi kostüm zanneder, adam olmak için diplomanın yeterli olacağını düşünür, iş bulmak için hemşeri ziyaretine önem verir, torpili insani yardım programı zanneder…

Hatta, “Bizde özgürlük ne gezer?..” diyen sözümona dava insanları dahi kendi ağasının ırgatlığına söz söyletmezler, şeyhinin eteğini öpmeden bir adım ileri geçmezler, elindeki meyvenin çürüğünü “yazgı” görenler, ortalığa yayılan pis kokulara “kutsal” muamelesi yaparlar.

Cahillere, “Sus, el-kol hareketi çekme, ayağını uzatma, sırıtma, anam avradım olsun gebertirim lan seni,” derler. “Öp şu elimi, al harçlığını yürü, hadi iyisin,” derler… Ha, sert davran, gör bak; “Allah, Kur’an çarpsın!” diyerek hemen bir sığıntıya dönüşürler.

Ama mesele bunları düşman bellemek değil, cahili adam edecek iklimi tarif edebilmektir! Devlet yapmadı ise, bunlara ya doğrudan dokunmadı, ya da anlamadan karşılık verdi, empati yapmadan, şuursuzca. Bu, devletin tarihsel eleştiri konusu, şimdinin değil. Hem senle benim aramda ne kadar fark var, onu da görmek gerekli.

Şimdinin konusu belli, bir devrim, gönüllerde bir devrim, iklimi hazırlamak üzerine ve yönetenlere, “Otur bakalım şöyle, koyalım kasketi öne…” denecek türde.

Mutsuzluğu hiç küçümsemeyin!

Mutlu olanlar ne yaparlar? Mesela gülümserler, dişleri parlaktır, ağzı kokmaz; seslerini yükseltmezler, kavga etmezler, saygılı davranırlar, sevgi doludurlar, ama akılcıdırlar da… Sosyal yaşamları dengelidir, selam verirler, selam alırlar, boş zamanları vardır, yararlı etkinlikler tertip ederler, kendilerini iyi görenler başkalarına el uzatmaya başlarlar…

Memleketin mutsuzu ne halde? Ya anasından ya babasından, ama aile içinden gelir derdi, ya dayak yemekten ya dayak yiyeni seyretmekten gelir öfkesi, üstüne binen ağasından mı utansın, üç ineğe satılmasına mı yansın?..

Bunlar inkar edilerek bir adım bile ileri gidilemez!

Memleketin insanı ve özellikle de kız kardeşlerimiz, analarımız eziyet görürler, inkar etmeyin, yok zannetmeyin, meselenin ilk kalemi kadınlarımızla ilgilidir. Kadınına, “Al senin de hakkın!” diyen erkek bakışı hiç de eşitlikçi değildir! Kimin hakkı kimde? Bu memlekette mutsuzluğun suratlara derin hatlarla kazındığı yörelerde yetişen çocuklara bakın; bir de tersi istikamettekilere!..

Ciltler neden soluk, renkler neden kavruk? Hatta enseler neden sıfır tıraşlı? Görmüyor musunuz? Bir de hassas, alıngan ve duygusal bir toplum sahibi olduk. Aşırı tepkiler veriyoruz, dilimiz bile aşırı pekiştireç kullanıyor. Bunların sebebi neye dayanıyor?

Ailenin korkunç dengesizlikleri bireylerin özeline dahildir, örtülüdür, mahremdir, kurcalanmaz, kol kırılır yen içinde kalır misali, susmak evladır. “Açma sorunları, anlattırma, çoktan geçtik biz bu sınırı…” Sokağa çıktıktan sonra, “Neden kindar bizim bu kardeşlerimiz?” diye düşünme!

Sadece iklime bağla bu çürümeyi. İklim, ortam, çevre, solunan hava, çiçek açacaksa açtırır, donduracaksa dondurur, kurutacaksa kurutur, iklim bu!

Evlerinde insanlık görmemişler dönüp bana insanlık mı öğretecekler? Mutsuzluğu kanıksamışlar bana adaleti, eşitliği ve özgürlüğü mü aşılayacaklar? Yazık ki bu insanlar mutsuzlar, kendilerini göremeyecek kadar mutsuzlar, hatta aynaya bakmıyorlar, kan bürümüş gözlerini, kindarlar…

Baksanıza bağırıp çağırıyorlar, şiir bile okusalar içinde kan kokusu var, türkülerinde öç var. Eğer söyledikleri türkü ise! Yerden kaldırım taşı söküp fırlatıyorlar, demokrasiyi böyle işlere adım diye görüyorlar.

Uyumsuzluğu hiç küçümsemeyin!

Uyum; zamana, mekana ve şartlara uyum gerek! Akıllı, deneyimli, ümitli, insan gibi insanın yöntemi, her iklimin dönüştürdüğü doğaya uyumUyum varsa çiçek açar, toz saçar, meyve olur; yoksa dallar boştur.

Uyumlular ne yaparlar? Mesela yardımseverdirler, paylaşırlar, empati yaparlar… Uyumlu olanlar sabaha, akşama uyumlu olurlar, güneşe, aya ve yıldızlara uyumludurlar, iklime göre yeşermesini ve köklenmesini bilirler.

Memleketin uyumsuzu ne halde? Benim dediğim dedik diyor, öttürdüğüm düdük! Memleketimin insanı evinde, mahallesinde, köyünde parçalanmış halde. Ağa satın aldığı ırgatına, işveren amelesine, koca karısına, baba oğluna olması gereken şekilde bakıyor da bizler mi göremiyoruz? İlişkiler parça parça… Dışavurumlar çok belli ediyor, ortada bir uyumsuzluk var. O şarkılardaki ve oyunlardaki ahenk gerçek yaşamın hiç bir basamağında neden yok?

Uyum için hissetmenin ve duyguların ötesinde gerçek ve zaruri bir nokta var: Bilmek. Bilgiyle iş yapmayı seçmek, buna inanmak, doğruya yönelmek, diğer doğru bilenle uyumlanmak daha kolay. “Nasıl?” sorusunun cevabını bilmeyenle kimler uyumlu olacak?

Uyumlu olmak için bir umut olmalı, değil mi? Memlekette cehalet ve mutsuzluk umudun önünde engeldir, umutsuzluk gelecek kaygısıdır, insan çöker kalır, kılını kıpırdatmaya mecali kalmamıştır, “Yapsam ne olacak ki?” der, güvensizlik duyar her şeye ve herkese…

Eşkiyalık daha cazip gelir uyumsuza; aslında isyan ettiği sadece ağası, babası değildir, hayata karşı gelmektir aklınca, çıkış yolu bulamamaktır, tıkanıp kalmaktır, kendinden kaçmaktır…

Memleketin uyumsuz insanı teröristi bile dava adamı zannetmiş, insanlık suçlarını kategorize etmiş, savunuyor. İnsanlık ölmüş her halde! Demek ki insanlık değerleri erozyona uğramış!.. Her biri köleliğin bekçisi olmuş insanlar topluluğu; şu veya bu değil ki?

Onları emziren analar başkaları, yabancı sütanneler değil ki? Sen, ben, o…

Lütfen, iğneyi başkasına, çuvaldızı ise kendimize batıralım! Bu hali idrak etmenin başka yolu olamaz.

Yapılması Gerekenlere Örnekler

Ama meselenin tanımında bir yanlış var, tanım yanlış ve çözüm de yanlış! Hani diyorlar ya; “Eşkiyayla oturup konuşursak, Avrupa’nın uyum yasalarını hazırlarsak, yeni bir anayasa imzalarsak, partiler kanununu düzeltirsek her şey eksiksiz olacak…”

Olmaz! Eğer memleketlimin yüreğinde bir devrim yaptıramazsan, olmaz!

Bu devrimin önderi yok. Herkes kendinden sorumlu. Eğer insansa, umudu varsa, hatırlamak istediği iyi bir anısı varsa, öyleyse devrim yapsın kalbinde, sonra iklimine baksın, uyumlansın, mutlu olmayı önemsesin, cehaletine bir son versin. İşte böyle…

Ortalık koku içinde, çürük meyve kokusu. Ben “ileri demokrasi” diyorum, sandık demokrasisi değil; “kültürden” bahsediyorum, kültür mantarından değil, “insan gücü” diyorum, herhangi bir makine veya köle değil… Nasıl diye sorma, işte öyle; olması gereken gibi, mucizevi değil, kitabında yazdığı gibi…

Memleket çare arıyor kendine; bu iklimde, bu çürümüşlükte… Çare, gerekli iklimi düzenlemektedir. İklim ortamdır; hava gibi görünmeyen ama sonuçları yıldırım gibi çakan, sağanak gibi yağan, fırtına gibi esen şekilde olandır. Sorun cehalet, mutsuzluk ve uyumsuzluk ise şartları düzenlemeden güzel bir sonuç için bir beklenti içine girmenin anlamı olmaz. Mucize yok, kitabında yazdığı gibi. Okumadan olmaz, yazmadan hiç olmaz.

Memleketin şartları düzeltilmeli ilk: Ağalık, şeyhlik, şıhlık, tarikatçılık, üçkağıtçılık, üfürükçülük, falcılık bitirilmeli. İnsana değer vermeli, “Sen busun, bu olmalısın, hem ‘kendin’ olarak,” denmeli, insanın ‘kendisi’ olabileceği şartları düzenlemeli.

Bize sürü değil, toplum; dilenci değil, üreten; fakir değil, zengin; sahtekar değil, bilim insanı; diktatör değil, demokrat; sömürücü değil, kucaklayıcı gerekli…

Evlatlarımız insan olmalı; içten davranan, art niyet beslemeyen, gülmeyi bilen olmalı; insan gibi, sıcak, mutlu ve huzurlu evlerde büyümeli, çamura batmamış sokaklarda çember çevirmeli, köprü altlarında değil, sıcak yuvalarında uyumalı; programı sürekli değişen değil, ideolojik hiç değil, çocuklarımız içinde bilgiye ve bilime önem veren okullarda serpilmeli…

Ortam! Bilgi ortamı olmalı, üretme ortamı olmalı, adalet ortamı olmalı, pozitif haklılık gerçekte uygulanır olmalı, bilim ve sanat konuşulmalı, eksikleri çok olan değil az olan bir ortam olmalı; nefes alınabilmeli, meyve alınabilmeli…

Magazinle oyalanan, karanlık sahneleri sanki eksiği olanlara satmak için yaratılmış değerdeki medya yayınlarıyla gününü geçiren, bütünüyle bir avuntu içinde olan bir toplum olmayı men etmek gerekir.

Ertuğrul Gazi demiş ya, “Avun Osmancık, avun!” diye. Biz artık avunmaktan geri duralım, canlanalım. Ölü yıkayıcı değil, hayat verici olalım.

Bakın ben usandım artık aynı şeyleri duymaktan, bu nedenle değişiklik peşindeyim. Aynı şeyler; benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur!

Memleket deneme tahtasına çevrildi. O parti, bu rejim; o darbe, bu vesayet; iç düşman, dış düşman…

Memleket bir “sosyo-ekonomik devrim” gerçekleştirmeden doğru bir adım atamayacak düzeye geriledi. Bu birkaç nesil sürecek bir iştir ama bir yerden başlamak gerekli. Bir yerden başlayıp en azından; feodal kalıntılar söndürülmeli, çağdaş eğitim ve bilim normları işlerlik kazanmalı, yalancıya değil hak edene yol verilmeli, üretene değer verilmeli, eksikli hukukla adalet var denmemeli, adalete “kalite” getirilmeli… Okumadan ve yazmadan olmaz!

İnsanlar cehaletten kurtarılmalı, alın yazısı değil bu! Mutlu olması hakkı ise neden engellenir ki insan, değil mi? Yapmacıklıklara ve sömürücü her düzeneğe son verilmeli, insanın üzerindeki, bilhassa kadının üzerindeki baskı kaldırılmalı. Uyumluluk için her ne ise yerleştirilmeli, en başta adalet.

Bütün bunlar zor şeyler değil: Vizyon, cesaret, istek, bilinç, akıl işi. Sıraya konur ve bir program dahilinde gerçekleştirilir, adım adım…

Sadece sertifika verme işi de ne demek, bilim bu kadar ucuz mu? Rakamları denk getirince kalkınmış mı olduk yani? İnsan üzerine olmayan elbiseyle gezer mi; ki çıplak gezene ne demeli? Şark kurnazlığı…

Sen, sen ol memleketlim! Bilimsel olmak, eldekilerin değerini de bilmektir, ihtiyaçları mantıkla belirlemektir; akıl ve mantığa gerek yoksa, söyle, neye gerek var?

Küresel ise küresel, uluslararası ise uluslararası, memleket dahilinde ise memlekette, evlerde, mahallerde, işyerlerinde, her ne gerekiyorsa “o” olalım, ama illa “kendimiz” olalım; başka bir şey veya kendini aldatan değil!

Çünkü gerçek acıdır, kabul etmeden adım atmak demek, karanlığa giden yolun kapısını açmaktır.

Konuşup tartışamıyoruz bile, eyvah!..

Bıktım bu yakınmalardan; yakınan insanlar görmekten. Ben mi dedim size o yollardan gidin diye? Ama şimdi çıkıp bana yakınırcasına, “pardon” diyorlar; sonra da “Ben biliyorum, hemen arkama dizilin,” diyorlar; aymazlar durmuyorlar, akıl vermeyi iş zannediyorlar.

Kendini bir şey zannediyorsun, aymaz! Bütün bu olanlar gelişirken yüzümün ifadesine neden hiç bakmadın? Eğer baktıysan neden anlamadın? Kibir mi, zalimlik mi, aymazlık mı desem, nedir bu halin? Sorumsuz insanlar zamana oynarlar, zamanı, gündemi yönetirler; zaman geçer ve toplum erozyonu görür; kaymıştır altındaki toprak!

Tarihte denenmiş işlerden ders almayanlara yazıklar olsun! Tarihi, coğrafyayı, uzayı okuyamayanlara yazıklar olsun. Matematiği, fiziği, kimyayı, biyolojiyi, jeolojiyi bir test kağıdı gibi görenlere ve gösterenlere yazıklar olsun…

Süreçler ve Ödevler

Kısa ve uzun vadede yapılacaklar var.

Kısa vadede şudur: Politika bu işin zeminidir. Neticede iklimi politikacılar düzenleyecektir. Doğru seçelim! “Bu sorunlara yakından bakın ve bu zaviyeden liderleri ve partileri gözden geçirin,” derim. Seçimlerde bu söylenenlere “en yakın” olan, “en olumlu” olan diyebileceğiniz kesime değer verin. Biliyorum, bu zor bir iş, “en yakın ve olumlu” diye bir şey sanki olmayacak, ama yine de kendinizi odaklayın ve durumu bu bilinçle değerlendirin.

Uzun vadedeki iş şu: Planlananı uygulamak ama önce yeni politik zemini yerleştirecek sizi anlayan insanları yetiştirin. Zorlama, kayırma yok, insanların ileri çıkması için kabiliyetlerine ve işlerine bakın. Sorunlara göre yeni liderler arayın, yeni partiler, politikalar arayın, yoksa bile bunu dile getirin, isteyin. Çünkü memlekette gerçek bir reform, belki de bir anlayış devrimi gerekli! Uzun vadede tamamlanacak bir devrim için şimdiden iklimin gelişmesine imkan verin, bunu kalben isteyin, evlatlarınıza bunu işaret edin.

Plansız olmak insan olmamaktır; “toplum, halk, millet, ümmet,” her ne derseniz deyin, “biz” olmamaktır! Eğer cahilsek, mutsuzsak ve uyumsuzsak, bizden ne olur, söyler misiniz?

Planladıklarımız hayatımızdaki işlerdir. Örneğin evdeki düzeninizi mağara, in veya dam gibiyse düzenleyin, gerekirse değiştirin. Aile olmayı bilin. Aile, çekirdek ailedeki şekilde en güçlü toplumsal organizmadır, bu “özgün” devrimin kurumsal düzeneğidir. Aileler düzgün olmaz ise diğer adımlar kadük kalır. Aile olmak için çok eşli olmaktan, kuma almaktan, küçük kızları gelin etmekten, kızları becayiş etmekten kurtulmak bizim işimiz, bunu gelip devlet yapmaz. Doğan çocuklar ezik kişilikli ve travmalı olurlar, belki isyankar olurlar, ya düzene girmezler ya da pısırık kalırlar, hatta uyuşturucu gibi çarpık müptelalıklara meylederler, bilmiyor musunuz?

Yapacaksa da aileden sorumlu bir “Bakanlık” var. Buyursun yapsın. Ailelere çalışmadan kazanç temin etmek yerine yapısal düzenlemeler için yasalar ve denetimler, en önemlisi eğitim programları tatbik etsin.

Bakabileceğiniz çocuğu yapın, Allah rızkı verir elbet, ama evde bir çocuk diğerine bakıyorsa burada bir eksik var demektir, ana baba sorumluluğu sadece üremek değildir?

Bu memleket buradan yönetilir, dışarıdan değil! Evlerdeki fikirlerden yola çıkılır, şehirlerdeki fikirlere ve dahi merkezdeki meclise, her yerde olgunlaşan fikirlerle bu memleket yönetilir. İleri demokrasi böyle bir şeydir, teslimiyetçilik eksikliktir. Halkın meclisi böyle bakar her işine.

Bakın bu söylediklerimi memleketin özelinde, daha ziyade Ankara doğusunda ekilecek verimli toprağı olmayan kuzeyde Karadeniz’den güneyde Suriye sınırına, geniş bir alanda önemsenmelidir. Coğrafya acımazıdır; insanlar da acımasız olmak zorunda değildir. Gerçek budur! Nüfus burada uygun aile ortamları hazırlanmadığı halde, bir de büyük şehirlere göç dalgalarıyla yığılmış kesimlerin fukaralıkları ve buna dayalı yaşam koşullarında, acımasızca ve hesapsızca, eşit olmayan şekilde artan sorunlar… Bunun devletle ilgili olan kısmı belli, ama karı koca seviyesinde de ele alınacak önemli yanları var, insan gibi.

Sonrası malum, sosyo-ekonomik alanlara varana dek gerçekleştirilmelidir. Örneğin erkekler kahvede pişpirik atacaklarına, kaçak tütün saracaklarına, evde kadınlarına yardım etsinler, odun toplasınlar, çapa yapsınlar, “Bunlar kadın işi,” demesinler.

Devletin ilgili programlarıyla köyler, mahalleler üretebileceği şeylerle değerlendirilsin. İlgililer ne ise onu öğretsin, topluiğne bile olsa üretmeye önayak olsun.

Hiç değilse boş zamanlarda ilgililer spor yapılmasını sağlasın, buna uygun yerler hazırlansın, gençlerin her dalda ilerlemesinin önü açılsın. Tatlı bir müsabaka, dinamizm ortamı yaratılsın, terlemenin yolu açılsın.

Başka harekete geçirilecek alanlar da var; okullar, üniversiteler, askerlik ve camiler gibi. Bunlar bir tür tabu ve hükümranlık alanları değildir. Memleketin öz değerleri ve yarına olan işlerle ilgilidir. Ne devleti ve milleti zayıflatmak amaçtır, ne de dine imana kast etmek birinin işidir. Ama insan kaynağında eğer sürekli aynı hataları yapmaya meyil var ise bir arada olunan ortamlar gözden geçirilmelidir. Bunlar sadece örneklerdir. Memleketim insanı o kadar zaman bu yerlerde oturup dinliyor da buradan bir sonuç çıkmıyorsa o zaman baştan aşağı; zamanlar, kapsamlar, programlar, yetkinlikler ve ne varsa elden geçirilmelidir.

Değersiz olanı baş tacı yapan bir kültür yerine, gerçek değerliyi öne çıkaran bir kültürden söz edilmelidir. Daha belli bir kıvama gelme yolundaki bireylerin önüne sürekli “kötü” örnekler konmamalıdır. İyi olacak olan, sürekli kötünün gündeme konmasıyla harmanlanmamalı ve sulandırılmamalıdır. İyi, bir tür kötülüğün gelişmesi için “kültür melezlemesine” tabi tutuluyorsa oradan alınan meyve olgun değildir. Kültüre sadece şarkı-türkü, dizi-mizi, tartışma-görüş denmemelidir, insanın bilinçaltına kadar kazınan ve kalbe açılan penceredeki iklimin esintisine dikkat edilmelidir.

Medya! Konsol oyunundan elinizdeki akıllı telefona, televizyondan kokusu sinmiş gazeteye. Neler var içinde? Haber, bilgi, fikir, eğlence, aldatmaca, iş, propaganda; kültür de var, korku da… Kimin elinde? Özgür olanların; ama bir ucu içeride, diğer ucu kim bilir nerelerde?.. Haydi öyleyse, sahip çıkalım yaşamımıza ürün veren bu mecraya. Nasıl? Doğru seçimler yaparak, doğru ürünleri işaret ederek. Ekranda sigaranın üstünü kir gibi buzlayınca olmaz bu işler! Önemli olan medyanın planlı şekilde hayata dahil olmasını yönetmektir, konuya bilinçle yaklaşmak ve seçici olmaktır, değil mi? Okul programlarında bile yazılım ve uygulamalar işin içinde olmalıdır, değil mi?

Özgür bir memlekette olmak demek, bireyin kendi yaptıklarından “sorumlu” olması demektir. Yasalar bu prensibe karşılık gelmeli ve sistem sorumlu olan bireyin haklarını sonuna kadar korumalıdır. Hem de “pozitif haklılık” anlayışıyla. Bu anlayış hiçbir surette yasakçı değil, üstelik bireyin güven veren bir iklimin içinde olmasını temindir.

Öyleyse durum ne? Yasakçı, yasaklayıcı, korkak, örten, gizleyen, cezalandırıcı, aforoz edici, hain ve şer odağı ilan eden… Şeffaflık, hukukun ve güven ikliminin ön şartıdır; ortam böyle kurgulanmalıdır. Haklı olan ancak özgür ortamlarda hedefine ulaşır, teminat budur!

Lider, güven iklimini tesis edene ve bunu koruyana denir!

Her kör satıcının kör alıcısı olur ise bizler gözü açık alıcılar olmalıyız, öyle değil mi? Konular küreselleşti; çare kaçmak değil, daha ciddi ve bilinçli olmak gerekli.

Bir de şu gerçeği işaret etmek gerekir: Küreselleşme. Zaman hızla akarken, bilmeliyiz ki bilgi çağında, dijital gereçlerin bu denli geliştiği bir iklimde küreselliği iyi anlamak gerekir. Egemenliğin hedefi bu şöyle tarif edilmelidir: Küresel egemenler arasına girildi ise egemensindir. Ekonomi, politika ve diplomasi “bize rağmen” yapılmadığı, “bizim için” yapıldığı sürece emniyetteyizdir.

O zaman milliyetçiliği bir hatırlatma ile işaret edelim. Milliyetçilik kafatasçılık değildir. Bakınız, sosyo-ekonomik, diplomatik ve politik alanlarda halkımın yararına işleyen süreçleri belirgin şekilde önde tutuyor ise burada milli bir anlayış var demektir. Milli çıkarlar!.. Örneğin bir yabancı benden daha kolay yer alamamalı, yatırım yapamamalı, imtiyaz sahibi olamamalı; belli ödemeleri yapıp memleketimin haklarına dahil olabilmeli; kolay kaçamamalı; her şey açık, hukuki… Benim insanın her yerde söz sahibi olmalı, temsilciliklerimin olduğu yerde memleketime çalışmalı, dağınık, başıbozuk görünüm vermemeli, başkalarına yakın, insanıma uzakmış gibi durmamalı. Beni bana sormalılar, başkasına değil! Yani milliyetçilik uygulamada işlerlik kazanmalı.

Yasalar var, uygulayacak zihniyet yok. Çünkü insanımızın zihni meşgul. Halkın kalbindeki ve aklındaki meşguliyet giderilemez ise ne yasalarımıza sahip çıkarız ne de milliyetçiyiz diyebiliriz. “Osmanlı’da yasak yeni gün sürer,” diye bir söz var; ama bizim için böyle gelmiş böyle gitmez! Değişecek olan önce kendi disiplinimizdir, yaşamın gereklerine odaklanabilmektir.

Gammazlardan milliyetçi olur mu? Olsa ne olur? Ama yine de bu insanlar bizim aramızdan bu denli sorunlu çıktı ise o vakit bataklığı aramak gerekir, iklimi düzenlemek bizim işimizdir, başkalarının değil.

Yaşanacak bir Türkiye için yapılacak çok ödev var. Bunlar bazılarıdır. Örneğin bir bilim insanı kendine çalışabileceği bir laboratuvar arıyordur. Siz ona bunu vermezseniz olan yere gider. İklim budur. Ortamı herkes için bu anlayışla düzenlemek ve gerektiği yerde onarmak gerekir. Birey nefes alır gibi özgür şekilde ilerlemenin yolunda olabilmelidir. Bu kapıları olur-olmaz açmak demek değildir, kuralları ve standartları belli, yararlı olacağa destek veren bir sistemden söz ediyoruz.

Sonuç

Bakın hiç sağdan soldan bahsettim mi, onunla bununla işimiz oldu mu? Benim politikam budur; merkezde durmak, düşünüyorum da bize gerekli olan da bu; paylaşılacak bir değer. Bize, memleketimin insanına gerekli olan “devrim” budur!

Önce sosyo-ekonomik alanda konuyla ilgili yazarlık yapanlara bir ipucu vermek isterim. Küresel ilerleme için kalkınmanın yolu, kapitalizmin mal ve hizmetlerini belli coğrafyalara hazır şekilde getirip yığmak, değildir. Böyle yaparsanız asıl doku değişmediğinden ilerleme kalıcı yerleşmez. Küresel olandan belli paylar alan zümreler üretirsiniz. Örneğin demokrasi bile sandık demokrasisi olur. Bunun yerine kalıcı yaklaşımlar önemlidir. İnsanın iyi ve üstün vasıflarını harekete geçirecek düzenlemeler için yardım eli uzatmak gerekir.

Bizim işimiz, kim olursa olsun, küçük görmek değil daha da sahip çıkmak, elinden “doğru” tutmak, bataklığından kaldırıp çıkarmak, değerlere saygı duymak, insanın daha saygın halde olmasına katkı vermek; kandırmak, sömürmek, ezmek, istismar etmek değil!

Her ne kadar bazıları asırlardır böyleyse de; bunları yapanlar, kandıranlar, sömürenler, ezenler ve istismar edenler bizim önümüzde de birer engelse de… Bugünden sonra, her yönü ile “yüzgöz” olmuş kadro ve kurumları tasfiye edin, geleceğinizi kendi ellerinizle ve yeniliklerle inşa edin. İlerlemenin yolu gerekli iklimi hazırlamakla ve yaşam tarzlarını değiştirmekle açılır.

Haydi Türkiye, insana yakışır bir ileri demokrasi için, gelişmek, refah ve güven toplumu olmak için, barış ve esenlik için, dünyaya örnek olabilmek için devrimimizi önce kendi kalplerimizde başlatalım.

#devrim  #YürektekiDevrim  #BizeDevrimGerekli

Not: Doğum günü hediyem olarak resimdeki bu asfalttan filizlenen yeşil bitkiyi lütfen kabul edin.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Viyana’da Dörtlü Görüşme

DİĞER YAZI

Politika Atlası

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını