politika-atlasi
Politika Atlası

Politika Atlası

242 Tıklama
50 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Türkiye’de ne olup bittiğini takip ederken insanların başı dönüyor. Gazeteciler bu denli yeni gündem varken yorgun düştüler, onlar bile şikayetçiler… Gerçekten, değişik boyutlarıyla Türkiye’de politik alanda neler oluyor sizce? Bu sorunun cevabını ancak geçmişten günümüze bir “politika atlası” açarak bulabiliriz.

Bu yazıda ileri demokrasi için halkın ne tür bir donanımda olması gerektiğini, üreten ve hakkını alan insanların özgürlüğünü, rejim karşıtlarını ve iktidar mücadelelerini, politik istikrar için yapılacakları, vesayetin gerekli olduğunu, örnekleriyle beraber Türkiye’deki çeşitlerini ve Türkiye için neler yapılması gerektiğini okuyacaksınız.

Demokrasi Kültürü

Demokrasi kültürünü işaret etmek için üç kavram vardır: 1) Politika. 2) Özgürlük. 3) Demokrasi. Biri diğerine bağlıdır ve birindeki gelişme diğerinde bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Sonuçta bu bir kültürel seviye tarifini ortaya koymanın anahtarı halini alır. “Demokrasi kültürü,” denilen ifade aslında budur.

Politika insanın iradesine bağlıdır ve her adımında bir seçim yapmasıyla somutlaşır. Ancak yönetsel bağlamda politika toplum olmanın gerekliliği şeklinde açıklanmalıdır.

Özgürlük, insanın iradesiyle üretmesi, tüketmesi ve hakkını alması, yani çalışıp hakkını alması bakımından anlatılırsa daha iyi kavranır. Bu, “politik özgürlük” tanımı şeklinde de kabul edilmelidir. Eğer çalışanı gözetmeyen bir yönetim sistemi var ise bu “sömürgeci politika” anlamına gelir.

Özgürlük serbestçe yapılacak davranışlar olarak da takdim edilebilir. Ancak bir diğer kişi veya topluma ait haklarla karşılaşılması söz konusu olduğundan, özgürlük, birey ve toplumların birbirilerini gözeterek belirginleştirilen çizgilerin bilinçle ve ahenkle kabulünü gerektirir. Buna kanun, kural, anlayış birliği, gibi pek çok tanım getirilebilir.

Bu çok temel bilgileri neden işaret ettim? Çünkü bir ülkede demokrasinin varlığından söz edilse, partiler, seçim, anayasa, yasa, seçimle iş başına gelen hükümet, başbakan veya cumhurbaşkanı olsa dahi, o ülkede sömürücü bir sistemin olup olmadığını bu seviyede ayrıştırmak ihtiyacı vardır.

Örneğin bir yörede ağa, “Beni partinize alın ve bakan yapın, ben de size on bin oy garanti ederim,” diyorsa ve bunu gerçekleştirebiliyorsa, bu sistem aslında özgür ve demokratik değildir, bu ülkede demokrasi sözdedir ve politika insanı sömürmeye bağlı yürütülmektedir. Buna, ilginçtir ama içinde gerekli kavramları kullandığımız halde; “politik demokrasi” veya “sandık demokrasisi” denir.

Politik rejimler ve iktidarlar böyle bir demokrasiyle ilintili ise o ülkede başka konularda da ilerlemek söz konusu olamayacaktır. En iyi örnek, Irak’ın son durumudur. Çünkü temelde halkın üretim, tüketim ve hakkını alma bağlamıyla sosyo-politik ve sosyo-ekonomik değerleri tıkanacak ve bir ileri aşamaya geçemeyecek, bu ülkede, “Demokrasi kültürü yok,” denecek, “ileri demokrasi” gerçekleşmeyecektir.

Rejim ve İktidar

Yönetme işini belli bir zaman kesiti elinde tutan, içerdiği ve destek aldıklarıyla beraber yöneltilebilen güce ait genel politik düşünceye ve unsurlarına bütün halinde “rejim” denir.

Burada öncelikle zaman kesiti önemlidir. Bir dönem bir rejim, diğer dönem diğer bir rejim işbaşında olabilir. Rejim değiştirilmesi gereken bir şey midir? Teoride cevap, hayır. Uygulamada ise vadesi bir ay da, on asır da olabilir.

Eğer Fransa, İngiltere veya Amerika asırlardır aynı rejimle idare ediliyorsa, gelişmeyi aynı rejim içerisinde gerçekleştiriyorsa, halkın ve elitlerin birbirleriyle politika sahnesinde aynı düşünceleri ve idealleri savundukları ve aynı yöntemler üzerinde anlaştıkları anlaşılıyor. Şunu ifade etmeliyiz ki, Batı’da elitler, kilise baskısından kurtulur kurtulmaz siyasi ideolojide tanımlarını, üreterek ve sermayesini geliştirerek büyüme biçimine dönüştürdüklerinden; burjuva, bilim ve sanat toplumu olmuştur. Politik kültür de bu üretme biçiminin uzantısı olarak üretenler ve kazananlar bağlamında kökleşmiştir. Politik sistem böylelikle, “Ben de bu sistemin ana unsuruyum benim de hakkım var, o halde sistem benim,” fikrini oluşturmuştur.

Örneğin İngiltere’de İşçi Partisi çok köklüdür ve çok önemlidir, demokrasi kültüründe söz sahibidir. Muhafazakar Parti burjuvanın kültürünü hissettirir. Liberal Demokratlar ilericidir ve değişim fikrini işler. Amerika’da ise politika daha sadedir. Cumhuriyetçiler muhafazakardır, burjuvaya yakın sert politikaları öne çıkarır. Buna karşılık Demokratlar halkın sosyal ihtiyaçlarına dönük politikaları öne çıkarır. Ama küresel politik ihtiyaçlara göre münavebeli bir iktidar dengesi oluştururlar, rejim sorunu hiç görülmez.

Bu örnekler bize rejimin insan gücü olan vatandaşın politikayı eksiksiz özümseyip özümsemediklerini sorgulatır. Eğer Türkiye sürekli rejimini masaya yatırıyor ise vatandaşın neyi, ne maksatla yapmak zorunda olduğunda karar veremediğini ve aralarında anlaşamadıklarını işaret eder. Bu tam anlamıyla “demokrasi kültürü” eksikliğinden ileri gelir. Halen Türkiye’de, “Bana demokrasi lazım değil,” veya “Bana diktatör gerekli,” diyen belli bir kesim vardır ki; bu çarpık düşüncedekiler yasal üretimde ve vatandaşlık ödevlerini yerine getirmede güven vermekten uzak bir nüfusu temsil ederler.

Her ne kadar, “Politika rejimi değiştirme amacıyla yapılmaz,” dense de böyle düşünenler var. Bahse konu demokrasinin geliştiği ülkelerde politika belli bir rejim bilinciyle yapılır. Bu rejim bilincini halkın kendisi keşfetmiş ve sahiplenmiştir.

Osmanlı döneminde halifelikle güçlendirilmiş bir hanedanlık rejimi, saltanat var idi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti İstiklal Harbi’nin devamında Batı tarzı bir yaşam şekline devrimlerle geçti. Halk ne olup bittiğini tam anlayamadan çok partili evre ile birlikte dinin siyasete alet edilme sürecini, özellikle Demokrat Parti’nin içine giren bazı kesimlerle birlikte, tekrar hatırladı. Bu tarihsel süreçte var olan değişimde halk yeterince “ortak ideal” ortaya koyma kararlılığında birleşemedi. Ne yeterince burjuva ne de örgütlü üretici var idi. Ülkenin bir yanı diğerinden farklı anlayışa sahipti. Feodal düzen ve taassupla kendi içinde sıkışmış yapı demokrasiyi, işçi haklarını, sendika düzenini, ideolojiyi anlayamadı, anlayamazdı da. Ne de olsa, örneğin doktora giderken bile izin aldıkları ağalar, şeyler ve şıhlar otoritede belli bir yere sahipti.

İşbaşında olan iktidarın sürdürdüğü rejim önceden getirilmiş ve yerleşmiş olabilir. İktidar, gücü yeterse rejimi de değiştirebilir. Eğer iktidarda bir kişi varsa dikta, bir aile varsa hanedanlık veya bir parti varsa iktidar partisi veya partileri olur. Bunlara karşı olanların hepsine muhalefet denir.

Demek ki rejimin bir dayanıklılık ölçütü veya güçlülüğü vardır. Eğer rejim zayıf ise bunun sebepleri nelerdir? 1) İçerdiği bilgi birikimi ve kültürü geçerliliğini sürdüremeyecek değerdedir. 2) Zamana ayak uyduramayacak derecede gerilerde kalmıştır. 3) Benimseyen ve uygulayan kesimin kendi aralarındaki bağda dayanıksızlıklar vardır.

Örneğin I. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki Osmanlı, Habsburg ve Rus Hanedanlıklarının üçü de bu sebeplerin tümü ile durumunu başka rejimlere terk etmek zorunda kalmışlardır. Osmanlı ve Avusturya-Macaristan cumhuriyet ve (sözde) kapitalist rejimine geçerken, Rusya totaliter ve kolektivist rejimi tercih etmiştir. (Osmanlı kapitalist olabilecek burjuva ve örgütlü üretici kesime sahip değildi, endüstriyi geliştiremedi, burjuva denilenler ise tebaadan ticaret erbaplarıydı, bundan dolayı “sözde” kalmıştır.) Macarlar da daha sonra işgal görerek başka bir değişime daha zorlanmışlardır. Şimdi biliyoruz ki tüm bu eski Hanedanlıkların parlamentoları vardır ve küresel sistemlerin etkisiyle kapitalisttirler.

Bir cümle ifade edelim; bugün ülkelerin politik faaliyetlerinde “küresel” iklimin etkisi zaruri bir ağırlık ifade eder.

İktidar ve temsil edilen rejim güçlü görünebilir, fakat içten içe zafiyetleri varsa, bir vakit gelir ve zayıf düşerler. Demek ki sosyal, politik ve ekonomik iklime etki eden iç ve dış sebepler sistemi sürekli aşındırılmak suretiyle bir zayıflama sürecini yaşatacaktır. Bu aşındırmanın şiddeti belli istismar usulleri ile hızlandırılabilir.

Bu cepheden bakılırsa bir hasım vardır ve hasım güçlerin amaçları temel olarak üçe ayrılır: 1) Güçlü ise uzak dur. 2) İstismara açıksa zayıflat. 3) Zayıf ise elde et. Hasmın işi zayıf ve zayıflatılması için açıkları olanla ilgilenmeye dayanır. Güçlüden uzak durmak demek kaçmak değil, tedbir almak ve sürekli izlemektir.

Politikada hasım çok değişkenlik gösterir. Bir pakt, düşünce akımı, ülkeler birliği, ittifak, ülke veya devlet, örgüt, kurum, şahıs, aralarda işleyen değişik kesimler, çıkarcılar, dağılmış yapılar… Esasında icracı politik yapı, bu değişkenlere göre pozisyon alır ve kime, ne şekilde bir yol izleneceğini belirler.

Bir dönem kendisi rejim aleyhtarı olan, daha sonra rejim aleyhtarlarına savaş ilan edecektir, bu oyunun kuralıdır. İlkel kabilelerden bugüne, dünyanın her döneminde yöneten ve yönetilenler ile yönetmeye istekliler birbirleri arasında bir çatışmaya sebep olurlar.

Rejim Karşıtlığı

Devlet resmidir, ortaklıktır, içindeki unsurları kucaklayandır, bir yönetme gerecidir, tanınandır ve ana akım olarak yükümlülüklerini yerine getiren (örneğin vergi veren) insanların, yani vatandaşların meydana getirdiği bir güç organizasyonudur. Devletin politik iklimine içeriden veya dışarıdan başka bir güç etki ediyor ve çalışmasını olması gereken yoldan çıkarıyor olabilir. Bu taktirde rejime karşı gelişen, iktidarı ele geçirmek isteyen ve yeni veya farklı denebilecek bir güç odağının varlığından söz edilir.

Rejim karşıtlığına girişen yapılar nasıl ortaya çıkarlar? Bir kere uygun ortamda, zayıflıkların, müsamahaların olduğu ve kurumsallaşmanın gereği çabanın yeterince sarf edilmediği hallerde ortaya çıkarlar. Şartlar müsaitse ortaya çıkarlar, demek daha kısa bir tarif olacaktır. Peki, şartları müsait kılan sebepler nelerdir? 1) Belli bir siyasal fikir etrafında toplananlar. 2) Çıkar gurupları. 3) Olağanüstü haller.

Rejim karşıtlarının amaçları nedir? Devleti ele geçirmek ve yönetme şeklini olduğundan farklı bir yapıya dönüştürmektir. Neden? 1) Liderlik güdüsü. 2) Zayıflık yaratma. 3) Kendi fikrince daha iyi yönetme veya güçlü kılma arzusuna sahip olma. 4) Ele geçirmeyi örtülü bir kazanç kapısı görme.

Bu bir politika mı? Evet, baştan aşağı bu bir politikadır. Resmi-gayrı resmi, legal-illegal, iç-dış etkili, karma yapılı, zamana-zemine-fırsatlara bağlı, değişik imkanlara göre istismarcı yapılar işin içindedir ve bu iş bir politika konusudur. Rejimi yıkma, değiştirme, zayıflatma gibi fiiller için politik çaba gösterilir. İktidar mücadelesi yapmak da bu çabanın içindedir. Muhalif olanların amacı elbette iktidarı ele geçirmektir.

Aynı sistem içinde yürütülen politik süreçler tek bir rejimi işaret edebilir. Örneğin kucaklayıcı bir anayasa ile ülke birliği sağlanmışsa sorun olmayacaktır. Eğer eksiklikleri istismara açık bir zemin varsa ve ülkeyi ilerletmek açısından farklı yolları seçen partilerle bir politika yapılıyorsa, buradaki gelişmeler başka bir rejime geçmek isteyenlerin sorun çıkaracaklarını doğal kılar. Rejimi değiştirme sebepleri oluşur. Örneğin, küresel odakların etkileriyle de iklim değişir ve anayasal sistemi, birliği bozma, yani bölme fikri gelişir. Veya ülkeyi, işbirliği içine girilen baskın yapıların güdümüyle birlikte bir yerlere taşıma düşüncesi hakim olur.

Ülkede 12 Eylül öncesinde bir rejim vardı. Bu sağ-sol çatışmalarını doğurdu. Arkasında Doğu ve Batı Blokları, başka ifade ile kapitalizm ve sosyalizm vardı. 12 Eylül askeri komuta katı bunu değiştirmek için bir ihtilal yaptı, yani rejimi askeri gücün müdahalesi ile değiştirdi. Yeni anayasa yapıldı, yeni partiler kuruldu, önemlisi bakış açıları içine liberal görüş ve serbest piyasa ekonomisi daha fazla girdi. Türkiye özelinde imam hatip okullarının önü açıldı, ılımlı-İslam fikri yaygınlaşma imkanı buldu. Bütün bunlar bu yeni rejimin güç bulduğu bütünlüğü ifade eden hususlar oldu. Bu yapı ta ki R. Tayyip Erdoğan’ın son bir-kaç yıldır sürdürdüğü politik çabalarla, buna karşılık çaba içindeki muhaliflerin mücadelesine kadar böyleydi. Şimdi bir değişim süreci yaşanıyor: İktidar ne olacak, rejim nasıl tarif edilecek, muhalifler nasıl tarif edilecek, ülke-devlet ne şekilde işleyecek?..

Bugün rejim karşıtları kimler? Pratikte R. Tayyip Erdoğan’a karşı olanların hepsi rejim karşıtı oluverdi. Çünkü o, partisini ve iktidarını diğerlerinin tam da karşısına koyarak buna sebep olmuştur ve bütünleştirici başladığı politik sürecini ayrıştırıcı bir şekle dönüştürmüştür. Bu onun kendi tercihidir. R. Tayyip Erdoğan liderliğinde uygulanmak istenen rejimin tarifi şöyledir: 1) Başkanlık sistemi. 2) Mili Görüş (Sünni İslami görüşü esas alan bir anlayış). 3) Muhafazakarlık. 4) Yeni anayasa ile mevcut yapıları idare edebilecek ortamı tesis etmek.

O zaman sorunun cevabını verebileceğiz, buradaki tüm unsurlara karşılık gelenler rejimin karşıtı olacaktır. Bunları sıralayalım: 1) Cumhuriyeti ve mevcut anayasanın tadilatla devamını isteyenler, dolayısıyla Atatürkçüler, laik düşüncede olanlar. 2) Başka din ve mezhepten olanlar. 3) Başka ideolojik fikir sahipleri ve liberaller. 4) Kürtçüler ve diğer mikro-milliyetçilik unsurlarının politik uzantıları. 5) Türkiye’de milliyetçi hassasiyeti yüksek olan kesimler.

Vesayet ve Türleri

Vesayet nedir? Rejimi korumak ve kendine uygun iktidarı yönetimde tutmak için güç birliği içine girmiş bir veya birden fazla unsurun gayretine vesayet denir. “Vesayet rejimi” buradan türemiştir ve koruma altındaki rejim demektir. Vasilik, emaneti alıp koruyup kollamak demektir. Konu bu denli yalındır. Ne zaman konu başka politikaların canlanmasına sebep olur, o zaman başkalaşır ve sorun olur.

Türkiye’de vesayet yanlış takdim edildi. Keşke ileri demokrasi olsa, halk demokrasi kültürüne tamamen sahip olsa ve rejim değişmeyecek şekilde halk tarafından savunulsa da “vesayet iyi bir şey” diyebilseydik. Anlaşılacağı üzere, sorun vasilerin konuyu sahiplenememesidir.

      Atatürk’ün Belirlediği Vasiler

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti için gelişebilecek tehlikeleri düşünerek bazı vasiler tayin etmiştir. Bunlardan ilki çok demokratik ve akılcıdır. Ama konuya hiç bu gözle bakılmamıştı. Bu nedir? “Atatürk’ün Gençliğe Hitabı” olarak ifade bulan beyan, Devleti ve geleceğini gençlerin vesayetine vermektedir. İkincisi ise Türk Ordusu’dur. Bu vasi, Ülkeye daha büyük ve organize tehditler yükseldiği zaman devrede olacaktır. Bunun için de “Atatürk’ün Türk Ordusuna Mesajı” vardır.

Zaman içinde Türkiye’deki gelişmeler tıpkı Atatürk’ün öngürdüğü şekilde gerçekleşmiştir. O zaman vasiler verilen vazifeyi yüklenebilmişler midir, diye sormak gerekir. Kısaca cevaba bakalım. Gençlik bir yere kadar bilinçli şekilde gelişiyorken, daha sonra onlara gerekli iklimi hazırlayan büyüklerin ellerinde şartlar değişim göstermiştir. Gençlerin bu konuda dirençleri büyüklerin ellerinde olduğundan zayıf düşmüştür.

İkinci vasi olan Ordu ise eleştiriye açık şekilde yönetime müdahalelerle gerçekleştirmiştir. Bunlara darbe ve ihtilal gibi açıklamalar getirenler olmuştur. Neredeyse her on yılda bir bu tür müdahalelerin olması demokrasinin gelişmesine engel görülmüştür. Diğer yandan kaynağı geçmişlerden getirilen ve daha çok dini siyasete alet edenlerin cephesinde gelişen bazı kısır tartışmaların içten içe alevlenmesine zemin olmuştur. Ordu’nun müdahaleleri demokrasiyi gözeten çevreler ve dini siyasete alet etmek isteyenlerin eleştiri odağı olmuş ve tepki almıştır. Bu eleştirilere göre ve çok genel bir açıklamayla, Ordu süreç içinde koruyuculuk sorumluluğunu ülkeyi ilerletecek biçimde gerçekleştirememiştir. Toplumu, siyaseti ve var olan dengeleri başka sorunların kucağına atmış olarak gösterilmiştir. Daha başka bir ifade ile vasi olan Ordu tamir edici teknikleri ve yaklaşımları sisteme zerk etme başarısı gösterememiş ve en sonunda kendisinin de politik bir kutup olarak tanınmasına imkan vermiştir. Bunu Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı olanlar bir istismar aracı yapmıştır. Söz konusu kesimler küresel politikalardan da destek bularak güç birliği yapmış ve Ordu’yu bu tarihsel sorumluluğundan uzaklaştırma faaliyetlerini daha ziyade saptırdıkları hukuku ve hukukçuları kullanarak somutlaştırmışlardır.

Bu süreçlerden sonra askerlerin vasilik ödevleri ortadan kaldırılmış şeklinde ifade edilebilir. Gençler ise liderine göre adım atacak bir beklentide olacaktır.

      Askeri Vesayet Konusu

Örneğin 12 Eylül askeri yönetimi kendi anayasasındaki birtakım düzenleme avantajları ile askeri vesayeti oluşturuyor gösterilmiştir. Destek bakımından içinde Fetullah Gülen cemaatini barındıran AK Parti[1] ve bu iktidarı oluşturan güç birliği (örneğin liberaller de bunun içindedir), askeri vesayeti tasfiye etmek için el birliği yapmış, 12 Eylül, 28 Şubat gibi süreçleri mahkemelere taşımış ve Ergenekon, Balyoz, vs davalarla, başta askeri personel ve komutan olmak üzere Ulusçuluk diye belirtilen sistemin devamından yana olan kesimleri, yüzlerce kişiyi uzunca süre hapse atmıştır. Sonunda süreç başka sorun alanları ile çark etmiş, bu işi yapmayı üstüne vazife edinen Fetullahçılar AK Parti ile husumete girmiş, kendileri davalık olmuş, önceki Ergenekon, Balyoz vs davalar ise çökmüştür. Halen “paralelci” olarak işaret edilenlerin davaları ise sürmektedir.

Ancak fiilen oluşturulan bu süreç sayesinde gerekli politik değişiklikler yapılarak bir askeri vesayetin ortadan kaldırıldığı ortam gerçekleştirilmiştir. Mahkemeler, iktidar vs önemli devlet organları ve liderler sonunda, “Pardon, kandırılmışız!..” demişlerdir.

Bu süreçte Ülkenin asayiş ve dışarıya karşı olan savunma gücü zayıflatılmış mıdır? Bu soruyu değişik şekilde yorumlayanlar vardır. Bu nokta Milli Güvenlik açısından başka bir inceleme konusu halinde ele alınmalıdır. Ancak şu söylenebilir, rejimi değiştirmek isteyenler ülke dinamiklerini ve savunma reflekslerini gözetmek zorundadırlar. Eğer bu çok önemli konular görmezden gelinirse ve salt iktidar savaşı vermek için devletin kaleleri yıpratılırsa; ülke zayıf düşsün, zafiyet noktalarını bize göstersin diye bekleyenlerin ekmeğine yağ sürülmüş olur.

      Yeni Sivil Vesayet

Var olan devleti savunmak için gençliğin ve Ordu’nun vesayeti söz konusu ise yeni sivil vesayet neyi koruyacak? Mevcut siyasi güç odakları kendilerine ait rejimi tam olarak tesis ettikten sonra bunun değiştirilemeyeceği ve uzun yıllar iktidarda kalmayı garanti edeceği tedbirleri alırlar. Politik tercihin ana ekseni oturtulurken korunan değerlerin ise daha ziyade Milli Görüşün aklındakileri korumaktan bahsedilebilir. Bu geçmişin canlandırılması ve aradaki Atatürk devrimlerinin geriye itilmesi anlamı taşıyacaktır.

Bu yapı kendine göre tanımladıkları hasım odakları ve faaliyetlerini boşa çıkaracak türden tedbirleri uygular. Bu durumda hangi çalışma alanları öne çıkarılırsa “yeni sivil vesayet” belirginleşir? 1) Hukukun kullanılması. 2) Tercihi eşitsizliklere müsamaha. 3) Kişiselleşmiş çıkar. Halen bu durumun var olduğunu iddia eden yazarlar vardır.

      Paralel Vesayet

Bu vesayet türü Türkiye’de türetilmiştir. Dinin siyasete alet edilmesi, Osmanlı döneminin canlandırılması gibi değerleri korumayı öne sürmüş görülebilirler, ama aslında tam olarak öyle değildir. Peki, nedir? Küresel değerlerin Türkiye’de ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında yerleşmesine ve korunmasına hizmet etmek önceliklidir.

Askeri vesayete ilişkin açıklamalar içinde yer aldığı şekilde iktidara gelme sürecinde birlikte olan iki kesim, biri Milli Görüşçüler, diğeri ise Nur Tarikatı kolu olan Fethullah Gülenciler, daha sonra yollarını ayırma sürecini yaşamışlardır. Bu güç birliğinin bir kolu olan Fethullah Gülenciler, iktidarda kalan diğeri, yani AK Parti içindeki Milli Görüşçüler tarafından, “paralel yapı” ve “terör örgütü” şeklinde işaret edilerek dışarı atılmışlardır. Terör Örgütü olarak hukuken tanımlanan Fethullah Gülen cemaati hakkında mahkeme süreci devam etmektedir. Bu bakımdan fazla detaya girmemek doğru olur. Ancak paralel vesayeti bu cemaatin çalışma şekline sadık kalarak açıklamakta yarar olacaktır.

Nur tarikatı kurucusu Said-i Nursi zamanında Demokrat Parti sürecinde siyasete dolaylı yoldan etki yaparak başka bir uygulama yöntemi ortaya koymuştur. Buna göre tarikatın hedefi aktif siyasete girmemek, parti kurmamak ve kendi isimleriyle resmen iktidar olmamaktır. Halkı, arka planda kalarak, belli düşüncelerle etkilemek, eğitmek ve yönlendirmek suretiyle, devlet kadrolarının öncelikli unsurları olan adalet, emniyet ve askeri mekanizmalarında söz sahibi olmayı hedeflemişlerdir. İktidar olabilecek bir parti devletteki kadrolarla, partilerin saha çalışmalarında, medya imkanlarıyla ve parasal yönlerden desteklenir. Bu sayede desteklenen parti iktidar olunca tarikat iktidarın gizli ortağı konumunda olur.

Türk siyasi hayatında bu tarikat (veya cemaat) değişik partileri desteklemiştir. Hatta bir dönem DSP’yi dahi iktidara taşımıştır. AK Parti ile yolları ayrılınca Çatı Adayı çıkarma konusunda Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve sonrasındaki parlamento seçimlerinde özellikle CHP’ye destek vermişler, MHP tabanına nüfuz etmekle ve etkilemekle ilgilenmişlerdir.

      Gizli Vesayet

Bir de gizli vesayetten söz edilmelidir. Örnek olarak Türkiye’de bir Kürt gizli vesayetini gösterebiliriz. Ne demek bu? Uygulamadaki tabloya bakalım. Hayali kurulan Büyük Kürdistan’ın idealini yerleştirmeye ve korumaya odaklanırlar.

HDP’nin yapısı bellidir. Hangi partiden seçilirse seçilsin Kürt milletvekilleri vardır ve Meclis aritmetiğinde bunların sayısı nüfusa oranla daha fazladır. Eğer bir aşiretten üç kişi siyasette ise planlı olarak bunu üç partiye dağıtırlar. Bu nedenle kendileri için siyasi gücü kullanma olasılıkları hep üst seviyede olur. Güney Doğu Anadolu yerleşim yerlerinde belediyelerin idaresi bu kesimin elindedir. Bugün TBMM koridorlarına gidin, en fazla ziyaretçi Kürtlerdendir. Aldıkları ihaleler, teşvikler, vs azımsanmayacak mertebedendir. İş takibi konusunda fazlasıyla aktiftirler ve her noktada işi takip eden bir irtibat elemanı bulundururlar. Uluslararası teşkillerden sürekli ödenek temin edecek konu yaratırlar ve bunları alırlar. Toplanan paralar esasen projelerde değil, onların istediği alanlarda kullanılır. Bu tarz anlatılacak çok uygulama daha ifade edilebilir. İşte bu gibi sistemin zafiyetlerini sömüren, gerekirse mağduru, gerekirse yaramaz çocuğu, gerekirse teröristi oynayan bir güç oluşur; buna gizli vesayet denir.

Yine aynı örnekten hareket edelim. Gizli vesayet kanunların uygulanmasına da kendilerince bir yorum, tarz, pratik getirirler. Vergi vermezler, elektrik faturası ödemezler, alınan kredileri geri ödemezler, projeleri yerinde gerçekleştirmezler, hazır-sıcak para kazanılan piyasaları mafyavari işlerle eline geçirir, uyuşturucu işleri yaparlar… Bu durum kanunsuzluğu, devlete rağmen bir idare mekanizmasını ve politik baskı imkanlarını birlikte kullanarak; “Biz zaten Türkiye’yi idare etmenin yolunu bulduk, siz iktidar olun, biz işimize bakalım, benden yardım isterseniz benim kurallarımı kabul edin de masaya oturun,” derler.

Eğer devlet organları ve idareciler zafiyet içindeyseler, gerçekten bu gizli-vesayet bütünüyle etkili olurlar. Sadece Kürtlerden de bahsetmek yeterli değildir. Küresel politikalara dayalı Türkiye’de gelişme imkanı bulabilecek başka hareketler de bazı haklar ve yöntemler öngörebilir ve buna odaklanmış kesimler yaratabilir. Amaç ülkenin zayıflıklarından istifade ise kendini belli davalara vasi tayin etmiş başka gizli vesayetçiler hep ortaya çıkabilir. İnsanlar medya ve diğer kesimler bunların her biri için kendine vazife çıkarabilir ve bir şekilde bu tür davaların içinde olabilirler. Örneğin, özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi çok temel değerleri dahi kendilerince yorumlayarak ayrılıkçılık alanlarına destek verenler safında görünebilirler. İşte bütün bunlar kafa karışıklıklarının var olması için yeterli iklimlerdir. Bu alanda varlık gösteren dinamikler yoğun bir baskı ortamı yarattı iseler, halkın üzerinde büyük bir yorgunluk ve stres meydana getirecektir. Bugün Türkiye yorulmuş haldedir ve sebepleri bunlardır.

Vasi Olan Halk

Politika bütünüyle karmaşık ve fazla dinamik bir alandır. Sürekli bir taraf diğer tarafı alaşağı edebilecek, zayıflatacak çabalar içindedir. Ancak gelişmiş ülkelerde bu konu daha başka bir şekilde işlemektedir.

Evvela Batı’da vesayet halkın elindedir. Çünkü politik iklimin bütünüyle gelişerek sistem olmasını halkın kendisi sağlamıştır. Amerika’da Sivil Savaş’tan sonra değişen bir rejim yoktur ve kökeni ne olursa olsun, Amerikalı olan herkes bu sistemin vasisidir. İngiltere’de 1215’te Magna Carta ile oluşturulan parlamenter demokrasi kültürü, ki bir monarşi olsa dahi, halen devam etmektedir. Yazılı bir anayasaları bile yoktur. Bir kez, 1649-1688 arası, monarşiyle ilgili bir Sivil Savaş yaşandığı esnada parlamento çalışmamıştır, bunun dışında İngiltere’de demokrasiyle ilgili değişen bir şey yoktur.

Demek ki rejimin sahibi halk ise ve halk vasi ise başka bir politik takviyeye ihtiyaç duyulmayacaktır. Türkiye’de olmayan nedir? 1) Türkiye’de halk tabanında demokrasi kültürünün eksik olması. 2) Halkın politik sistemi geliştirirken içinde yeterince görev almaması ve dolayısıyla demokrasinin sindirilmemesi. 3) Halkın tırnaklarıyla geliştirdiği bir politik sisteme sahip olduğunu içselleştirememesinin kendisini vasi hissedememesi.

Hukuk nasıl çalışmalıdır? Politik sistem, değişikliği isteyenler iktidardakiler bile olsalar, ele geçirmesinin hukuki önlemleri çok gelişmiş şekilde alınmış haldedir. Hukuk canlı bir organizma gibidir. Yaşatılır ve güçlendirilir. Ne için? Toplumun ihtiyaçlarının önünden gidecek şekilde olması için. Gelişmiş demokrasilerde ülke ve devleti zayıf düşürebilecek iç dinamiklerin her türlü hareketi belli bir hukuki çerçeveye oturtulmuş haldedir, halk bunları bildiğinden sahiplenmektedir. Ancak hukukilik yanı sıra şeffaflık ve eşitlik önemli bir tedbir olarak korunmaktadır. Diğer taraftan devlet güvenlik anlayışına çok geniş alanda bakmaktadır.

Güvenliğe ve refaha bütüncül bakmak nasıl olur? Gelişmiş demokrasilerde bütün unsurları ile her bir alanda bakanlıklar çabalarını odaklamaktadırlar. Bu ne demek? Örneğin ekonomi konu ediliyorsa (refah da diyebiliriz) tüm bakanlar bu benim işim değil demeden bu alana yönelmişlerdir. Örneğin Eğitim Bakanlığı ekonomiden bir Ekonomi Bakanı kadar kendini sorumlu görür. Kimsenin başka bir şey tarif etmesine gerek kalmaz. Tam karşısı örnek, güvenlikle ilgilidir, Enerji Bakanı bir Savunma Bakanı kadar sorumludur, devletin her alanında sorumluluk böyle bir anlayışla yükseltilmiştir. Kimse, “Bu beni ilgilendirmez, herkes işini yapar,” diye bir tür kaçamak yapmanın sınırlaması sığınmaz.

Politikacı, ben sizden farklıyım, diye düşünemez. Politik sorumluluk her şeyin ilerisindedir. Sistemde en önemli sorumlu politikacıdır. Politikacı konuşan ve fikir veren, bürokratlar çalışan ve asıl sorumlu olanlar, demek değildir. Bu anlayış çarpıklığı sorumsuz bir demokratik sistemin zafiyeti açısından dikkate alınmalıdır.

Politik İstikrar

Politik istikrar ile rejimin uzun süreli kalmasını garanti etmek bir şeylermiş gibi düşünenler var. Yanılıyorlar.

İstikrar için gerekli olan tek bir partinin uzun süre tek başına iktidarda olması gerekir diye düşünenler olabilir. Bu düşünce de yanlıştır.

İstikrar demek sistemin uzunca süre değişerek ülkeyi barış içinde yönetmeleridir. Çünkü iç dinamiklerin canlılığı ile küresel dengelerin gereği olarak ülkede yaşayanların bilincinde hangi partinin sırası geldiğinin de hesaplanabilmesi gerekir. İleri demokrasilerin başarısında hüner bu noktadadır. Vasi olan halk bunu düşünebilecek güçte ise o ülke çok uzunca süre başka ülkelere de örnek olacak düzeyde kalır.

Kısır politikacılar bütün bu hususları ifade ederlerken aslında milletine layık olamadıklarını kanıtlamış olurlar.

Bize Ne Gerekli?

1) Türkiye’ye gerekli olan ileri demokrasidir. Özgürlük üretme, tüketme ve hakkını alma şeklinde aşağıdan yukarıya, bireyden devlet kademelerine yükseltilmelidir. Politik istikrar bu seviyede aranacak bir seviyedir. Sonradan zor kazanılacak bir kültür anlayışıdır. Çünkü eğitimli olmayı ve deneyimi esas alan bir değerdir.

2) Gerekli olan ülkenin her yerinde burjuva yaratabilecek üretim sistemlerini geliştirmek, eğitimli ve teknik insan gücünü üretime seferber etmek, üreten insan gücünün haklarını teminat altına alacak, kusursuz bir örgütlenme imkanı yaratmaktır.

3) Halk kendini yönetecek sistemi anayasa ve kanunlar çerçevesinde içselleştirerek sahiplenmelidir. Bu sahiplenme esasen vesayet demektir. Eğer halkın vasiliği egemen kılınır ise rejim sorun olmaktan kurtulur. Rejim, korunup kollanan ve bunun içinde refah ve güvenliğin sağlanabileceği bir iklimi garanti eder.

4) İktidarların görevi halkı vasilik imkanlarından koparmayacak, rejimi zafiyete sokmayacak politikaları eksiksiz yürütmektir. Politikalarını zafiyet yaratacak bu temel konularla oynamaya değil, bunun aksine refah ve güvenliği artırıcı alanlara teksif etmelidirler.

5) Partiler politikalarını mikro-milliyetçilik, din istismarı, mezhepçilik üzerine inşa etmemelidirler. Ülkeyi ileri götürecek plan ve programlarını ifade edip buna ilişkin politikaları tatbik etmelidirler. Aralarındaki farklılık açıklanırken, “Ben bu tip insanların veya şu tip insanların partisiyim,” denmesine bakılmamalı; buna mukabil, “Bu yöntemle ülke sosyo-ekonomik açıdan daha da kalkınır veya şu yöntemle ilerler,” denen anlayışlara bakılmalıdır. Bunun için de halkın genelinde süreçlerden ve ayrıntıdaki farklardan anlayacak bir seviye olmalıdır.

[1] Bana bu konuda “AKP demelisin,” şeklinde dikte ettiren çok eleştirmen karşı duruyor, ama bu partinin resmi kısa adı budur.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Devrim

DİĞER YAZI

Çin-Tayvan Zirvesi Üzerine

Politika 'ın son yazıları

Yeni-Rönesans

Küresel çapta önemli bir bariyeri aşmak üzereyken güçler arasındaki sürtüşmeleri çok doğru bir yere koyarak tartışmamız

Yeni Hakimiyet Mücadelesi

İnsanın hakimiyet mücadelesi bitmez. Belki de ilerlemenin yolu budur! Düşmanı ve kaynakları savaşla ele geçirme dönemi Soğuk

Neomedyeval Çağ

Yeni-Normalleşme mimarlarının hedefi neomedyeval düzendir. Bu konuyu yeterince özümsemeden geçersek, olup biten hakkında ne desek az