zorlama
Zorlama

Zorlama

285 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Türkiye’de her şey normal mi, yoksa şartlar bir şeyleri mi zorluyor? Türkiye yaptıklarıyla kendini mi, tarihi mi, dünyayı mı, içinde olduğu meselelerin müsebbiplerini mi zorluyor? Küresel gerçekleri ve gelişmeleri yeterince okuyamıyor mu, yoksa her şeyin farkında olarak bazı süreçleri değiştirmeye mi soyundu? “Gereken tüm gayretle yapılıyor,” denebilir mi, yoksa bir gayret israfı ve odaklanma sorunu mu var? Bu sorulara bakacağız.

En başta söylemeliyim, aklımdan ve gönlümden geçen ne? Mevcudu geliştirmekle ilgilenmemiz gerekirken, her şeyi her defasında yeni baştan yapmaya çaba gösteriyoruz. Düşünsenize, değil Cumhuriyet dönemi, tümüne bakalım, Tanzimat’tan bu yana kaç anayasa değiştirdik, eğitimde kaç müfredat değişti, bir vakit uçak bile yapıp satarken, “Bundan düdüklü tencere olmaz mı?” diye sorduk kendimize ve değiştirdik her bir ileri atılımımızı, yaşam biçimlerimiz değişti, günlük hayatımız değişti, alışkanlıklarımızı bir şekilde besleyemedik, “acaba” sorusuyla uyandık her sabah, yönümüz bile değişti!.. Yerli yerine oturtulamayan her bir konu aslında düşünsel ve duygusal tabanlıdır. Duygusal etkilenmelerden sonra sürekli bir şekilde, o düşüncedeki bu düşüncedekinin, fırsat bulunca da tersi olanın, en önemli işmiş gibi görülüp değiştirilmesiyle zaman harcıyoruz. Üst üste yığıp duvarı öremiyoruz bir türlü, o kat bu kat diye yükselemiyoruz, bir kule dikemiyoruz. İlerlemeyi ve bu amaçla diğer her şeyi değil de birbirimiz zorluyoruz, hatta kendimizi zorluyoruz.

“Bizi bütünüyle şartlar zorluyor…” demeyin. Şartları oluşturmaya çabalamadıkça başkasının etkisinde kalarak zorlanırız, bu açık! Yine de haksızlık etmeyeceğim, bu yazıda şartları da ortaya koyacağım ki yeri belli olsun. Ama benden “İlk yanlış şurada yapıldı…” diye açıklama beklemeyin. Biliyorum ama açıkça sizin düşünmenizin daha yararlı olacağına inanıyorum; hem böyle yaparsam diğerleri gibi ben de patinajı derinleştirmiş olurum. Yazı aralarına inşa ettiğim fikir yapılarından sonra “Peki bu bize nasıl yansır?” diye sorarak ilerlemenizi bekliyorum. Velhasıl ben daha ziyade “zorlama” kavramını bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

İşgal Kuvvetleri İstiklal Caddesi’nde Resmi Geçit Hali

Bilindiği gibi, 13 Kasım 1918’de İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı’nın karargahı İstanbul’da idi. Sonra “yeni” bir ülke kuruldu. Türkiye iki kutuplu dünyada Marshall yardımları almış ve NATO için bir kanat ülkesi idi. Bugün G20 ülkeleri içine girmeyi ve bölgesel güç olmayı başarmış bir ülkedir. Yarın nasıl olacak? Bugün “Yeni Türkiye” sloganı ile her şeyin değiştiği ve değişmesi gerektiği sürekli tekrarlanıyor. “Kendi göbeğimizi ancak kendimiz keseriz!.. Yeni bir istiklal ve istikbal savaşı içindeyiz!.. Milli seferberliği başlattık!..” deniyor.

Antalya, G20 Liderler Zirvesi

Şu an ilgilendiği konular içinde ise çok sorun var. Anayasa yapma sürecinde. FETÖ darbe girişiminde bulundu. Suriye krizi işin içinden çıkılmaz oldu, çözüm için seyirde değişiklik yapıldı. Irak-Türkiye sınırındaki Kürt Bölgesel Kürt Yönetimi benzeri, Suriye-Türkiye sınırında bir Kürt bölgesi ihdasını engellemeye çabalıyor. Ülkeyi bölmeye çalışan PKK’nın arkasında müttefik olarak bildiği güçlerin iki yüzlü tavrından dolayı şaşırmış halde. Ülkeyi “bir ve diri tutma” çabası içinde. IŞİD ve PKK terörü ardı sıra ülke içinde can yakıyor. Tehdidi uzaktan engellemek için Türkiye, Suriye toprakları içinde El Bab’da Fırat Kalkanı Harekatı’na devam ediyor. Bütün bunlara ilave olarak ekonomik sorunlar ve dövizdeki artış…

Bütün bu noktalara gelmeden önce bazı önemli olaylar yaşandı. Her biri kendi zamanı içinde sebep-sonuç bağlamındaki eylemleri kapsar, ben burada karışık yazıyorum. Türkiye, İsrail’e “One minute!” dedi. Mavi Marmara olayı sonucunda İsrail ile gergin dönemler yaşadı. Her iki taraf Büyükelçiliklerini kapattı. Faiz lobisine savaş açtığını söyledi. Rus uçağını Suriye sınırı bölgesinde düşürdü. Yakın dönemde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov FETÖ’cü bir terörist tarafından suikast sonucu katledildi. İran ve Irak yönetimleri ile Şii-Sünni anlayışından kaynaklı gerginlikler yaşandı. Darbe girişiminde bulunan FETÖ’nün liderini iade etmemesi ve Suriye’de PKK yandaşı PYD’ye Amerika’nın silah dahil destek vermesi üzerine “Sen nasıl müttefiksin?” sorusunu sordu. Amerika ve NATO ülkelerine açtığı İncirlik Üssü’nü kapatma konusunu gündeme getirdi. NATO ve Amerika ile ilişkilerinde anlaşmazlıklar yaşarken Rusya, İran, Çin ile ilişkilerini geliştirme sürecine girdi. Ülkede 2,5 milyon Suriyeli mülteci yaşıyor. Avrupa ile özellikle bu Suriyeli mültecilerden dolayı sorunlar ortaya çıktı. AB süreci zaten sorunlu yürüyor. Sebebi ne olursa olsun ekonomi pek iyi sinyal vermiyor, Dolar ve Avro tarihi rekorlarla anılıyor. Ve her gün şehit haberi alınıyor.

Görünmeyen bir konu daha var. Türkiye siber savaşın en fazla zarar gördüğü ülkelerden, hem de masrafsız ve basit yapılan propagandaya ve dezenformasyona tabi tutuluyor. Değişik ülkelerin (Sıralayalım: Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, Çin, İran, İsrail baştadır,) her birinde siber-troll orduları varken Türkiye bu durumda ilerleme gösteremedi ve hedef alanı oldu. Her nasıl vaktiyle kendi gizli servislerince Batılı ajanlara Türkiye’de eğitim verildiyse, bugün de siber savaşta benzeri yapılıyor, ülkeler belli tekniklerin etkilerini görüp kendilerini pekişmek için Türkiye’yi eğitim alanı haline dönüştürmüş haldedir. Eğer Türkiye bu konuda neyle karşı karşıya olduğunu dahi tespit etmekten geri kalıyorsa, tamamen ters bir algı sürecine sokulabilecek durumda kabul edilebilir.

Burada bir ayrıntı var, onu zikredeyim; propagandanın Soğuk Savaş döneminin klasik teknikleri gri veya kara olsun, doğrudan propagandaya imkan verirdi. Halbuki şimdi siber tekniklerle propaganda bir içeri bir dışarı boyutlandırılarak yöneltildiğinden, kim neye maruz kalıyor, ne ölçüde etki olacak, açıkça seçilemez hale geliyor, bunu planlayanın ötesinde bilen de çıkmıyor. Yani, sizi belli bir yere çekmek isteyen şartları öyle bir hazırlıyor ki, siz tıpış tıpış oralara gitmek durumunda kalabiliyorsunuz! Ne gerekli, bu alanda oynayabilen oyuncu olmanız şarttır, o vakit savaşmak mümkün olabiliyor, değilse yeterli olmuyor! Artık kartlar farklılaştı, sanal kart bunlar ve oyun masaları farklı, oynak masalar bunlar… Amerika’nın son seçimleri hakkında şu konuşulanlara bakın, ne olup bittiği daha iyi anlaşılacaktır.

Türkiye bir bölgesel güçtür. Ancak fiili olarak sanki dünyayı karşısına almış durumdadır, küresel yapıları zorluyor. Tamam, meseleler büyük ama fizik kuralları da bellidir. Bu durum belli ölçüde aşırı yük kaldırmak anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla ülke her geçen gün daha ağır bir yükten dolayı sıkıntı yaşadığını hisseder olmuştur.

Örneğin Türkiye’nin Suriye konusunda şu anki partnerleri Rusya veya İran, küresel para daralması, petrol fiyatlarındaki derin düşüş varken bile bir iç politika sorunu yaşamadılar. Siber savaşta oyuncu olarak içindeler. Askeri alanda gelişme gösterdiler. Her ikisi de etki alanlarını genişletti. Politik avantajlar elde ettiler. Kaldı ki başka bir bölgesel güç olan İsrail’in bir sorun yaşadığını söyleyebilecek var mı? Sorun kimde?

Türkiye asıl savaşın kendisiyle ilgili olduğunu düşünüyor. Buna savaş değil de çatışma diyelim. Eğer bugün bir küresel çatışma varsa, Türkiye bunun sadece bir cephesidir. Öyle değil mi? Rusya’yı düşünün, Baltık bölgesinde Kaliningrad ve Gotland, Karadeniz bölgesinde Kırım ve Ermenistan, Doğu Akdeniz bölgesinde Suriye, Hazar bölgesinde Azerbaycan ve İran bazı cephelerdir; Pasifik Okyanusu’na bakmadık bile. Çin’i düşünün, Nepal, Doğu Türkistan, Güney Çin Denizi, Tayvan kendi cepheleridir. Amerika’yı düşünün, dünyanın her noktası onun kontrol etmesi gereken coğrafyadır, bırakın bunu uzayda yarış içindedir, uzayda maden aramak için koloni kanunu bile çıkardı. Türkiye’nin meseleleri nerede? Kıbrıs, Suriye, Irak, Kürt yapıları, Kafkaslar. Yani Türkiye tamamen kendi sınırlarındaki cephelerle ilgilenmek zorundadır.

Rusya Federasyonu Çatışma Alanları, Cepheler

O halde meselelere bakıldığında bile görülecek ki, Türkiye kendi sınırlarını korurken bölgesel cephelere dahil olma ihtiyacı duyuyor. Bu bize ister istemez bir tarafça çözümmüş gibi gösterilen Almanya ile birlikte Dünya Savaşı’na girdiğimiz 1914 yılı konjonktürünü hatırlatıyor. Neydi bu? Osmanlı İmparatorluk sınırlarını kontrol edebilmek, işgallerin önünü alabilmek için değişik cephelere koşturmak zorunda kalmıştı. Yük ağır geldi ve nüfus 12 milyona düştü, hem de en eğitimli ve çalışabilecek nesiller bu cephelerde eridi. O zamanın koşulları ve sonuçları elbette başkaydı. Şimdi bir nüfus sorunumuz var demek istemiyorum ama cephelerle ilgili bahse dikkat çekmek istiyorum. Osmanlının cepheleri ve elde edilen savaşın sonuçları bizi nereye getirdi? Sevr!..

Peki, Osmanlı Sevr’e Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi değişik akımların çözüm tartışmaları içinde girmedi mi? Bu iç siyasi bakış açıları ile o zamanın süper gücü İngiltere ne derecede ilgilendi dersiniz? İlgilenmedi. O sadece kapitalizmin, demokrasinin, ulusçuluğun yerleştirilmesine bakıyordu. Ve sonuç öyle de oldu!.. Bugün Amerika ne düşünüyor? Sağ veya sol işbaşına gelsin der mi? İdeolojiyle bakmaz. Ya nasıl bakar? Küreselleşme, serbest piyasa ekonomisi, ileri demokrasi, vs.

Rusya da ideolojiye bakmaz. Berlin Duvarı yıkılmadan önce meselelere ideolojik bakardı ama bugün için öncelikler değişti, hamleler reel politik ihtiyaçlara göre yapılıyor. Rusya bugün ilgi alanını genişletmekle ilgilenir. İlgi alanını genişletirken her türlü satranç hamlesini yapar, hatta oyun içinde oyun kurgular. Kendi yanına çekmek için her türlü fırsattan istifade eder. Bu anormal mi, hayır normaldir. Çünkü küresel politika böyledir.

Bir İsrail çok daha farklıdır. Bölgede kendi güvenliği için her türlü sorunu alttan alta destekler, ülkelere ve liderlerine, “Bu çok önemli, bundan taviz verme…” diye bir propaganda yapar, hedefindeki toplumları ideolojilere, etnisiteye, mezheplere dayalı tartışmalara çeker. “Bölgede bölünmeler olsun, güçler dağılsın, zayıflasın ki ben rahat edeyim,” der. Yani uçlara kaymayı teşvik eder. Bu da normal mi? Evet.

“Bugünlerde Sykes-Picot konuşuluyor, sözü oraya mı getireceksin?” denmesin, öyle bir niyetim yok. Durum o zamana ve şartlara aitti, bugün durum bu şartlar altındadır. Bugün kendi içinde değerlendirilebilecek bir süreci okumakla ilgilenebiliriz. Ama şu açık, sorun bir yere geldi dayandı ve Türkiye’ye bir seçim yapması gerektiği hatırlatılıyor.

Peki, “Bir asimetrik saldırı altındayız,” demeyen var mı? Çıkmaz. Elbette saldırılar olur. Geçmişte savaşlar cephelerdeydi, bugün kendi kurallarına göre değişik alanlardadır. Peki, “Etrafımız ateş çemberi değil!” denebilir mi? Denmez. SSCB varken de ateş çemberi vardı. Ateşin tutuşma şekilleri değişti diye “Bugün çok farklıdır,” denebilir mi? Örneğin vaktiyle Şeyh Said isyan ettiğinde kendi aklıyla mı çıkmıştı ortaya? Öyleyse övünmeye de dövünmeye de gerçekçi bakmak şarttır!

Ancak Türkiye’nin yoğun bir aldatma ortamı içinde olduğu gerçeğini hatırlatmak isterim. Aldatanlar bellidir, muhatap ülkelerin hiçbiri ebedi dost da değildir, öyle olması beklenemez, bunu söyleyende bir sorun aranmalıdır. Politika yaparlar, kendi menfaatlerinin gereği hareket ederler. Rusya Petro zamanında sıcak denizlere inmenin sözünü etti de Putin kendi zamanında bunu unuttu mu? İsrail vaat edilmiş, kutsal topraklarını çizdiyse bugün bunu sildi mi? Amerika gözünü Mars’a veya başka bir uzay noktasına dikti. Dünyada kendine müzahir yönetimler olmasını istiyor. Küreselleşme platformunda Amerika ve İsrail sanki aynı politikaları sürdürüyor. Bu belli değil mi? Avrupa sıkışınca Ortadoğu’da yeni bir cephe açar. Şimdi bu böyle değil mi? Ne bekliyoruz biz? Bu ülke bütün bunlar bilinerek kuruldu; akıl başka, niyet başka değildi ve şartları belliydi.

Şöyle düşünüyordum, demokrasi tamam oldu, ekonomide bir seviyeye gelindi, bölgede istikrar ve güven veren bir yer elde edilmişti, bilim ve teknolojide de yatırımlar hızlandırılırsa gelişme yerli yerine yerleşir ve bir daha geri dönüp bakılmaz. Peki, ne oldu da temel konuları tekrar tartışmaya başladık? Türkiye seçim yapmak zorunda bırakılıyor. Halbuki buna ihtiyacı yoktur! Kimdir, nedir tartışmak başka bir mesele, içimizdeki insanlarla oynayarak yaptılar, sonuçta bunu bize zorladılar, biz bunu anlayamadık, “siyaset” etmenin yolunu bunda gördük… Türkiye “seçtiği yolda” devam edecek, hepsi bu!

Bugün Türkiye’yi gelinen bu şartlar zorluyor? Buraya gelindi ya, aslında Türkiye kendini zorluyor, kendi tarihini zorluyor. Türkiye dünyayı zorlamıyor, bu açık. Türkiye kendi içindeki yanlışları kendisi düzeltecek. Küresel gerçekler ve gelişmeler kendi kurallarını belirliyor, eğer bunun içinde genişlenecek ise yapılması gerekenler de bellidir. Eğer akıntıya karşı durulursa zorlanmamak elde mi? Elbette herkes retorikle idare edebileceği basitlikte bir idare şeklini getirmek ister, ama şartlar o kadar da kolay değil! Gayreti israf etmememiz ve samimiyetle işimize odaklanmamız gerekiyor. Gayreti bilim ve teknolojiye seferber edip daha çok üretmemiz gereklidir. Daha fazla zorlamayalım, bir şeyleri zorlayacaksak da doğru yerlere odaklanalım!..

(Görsel: Flickr, Magdalena Gmur, Puzzle)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Savaş Geldi Çattı

DİĞER YAZI

Yükselen Küresel Popülizm

Politika 'ın son yazıları

NATO’dan İleri

Sonsuz Savaş fikrinin sonsuza uzanan mantığı olan, sürekli yenilenen, bugün yeni bir vizyonu olan NATO örgütünden

Soğuk ve Sıcak

Soğuk Savaş dönemini ve bugünü stratejik ölçekte kıyaslayalım. Dünün politikalarının ve güçlü adımlarının bize öğrettikleri var,