covid-19-sonrasi-kuresel-ekonomi-ve-turkiye
COVID-19 Sonrası Küresel Ekonomi ve Türkiye

COVID-19 Sonrası Küresel Ekonomi ve Türkiye

513 Tıklama
19 Dakikalık Okuma
Okuyucu

COVID-19 ve bununla beraber gelen yeni anlayışlarla politika yapmak konusunda belli temel konuların üzerinden geçmemiz gerekiyor. Dün olduğu gibi bugün de fırsatçı yaklaşım içinde olanların varlığı aşikar. Konuyu Çin’den bahsedenlerden yola çıkarak ele alacağım, bir insan olarak önceliklerin ne olduğunu işaret edeceğim, ama dahası, Türkiye’yi merkeze koyarak sermaye hareketleri ve bunun hemen çevresindeki politik gelişmeleri değerlendireceğim. Kitabi yaklaşımlarla gerçek dünya arasında gidip gelen düşünceleri işleyeceğim. Temelde bu yazı politik ve ekonomik bağlamda değerlendirilmelidir.

COVID-19 Etkisi

COVID-19 pandemisi ekonomik bagajlarıyla beraber yaşanıyor. Dünyada birçok işsiz ve gelecek kaygısı çeken insan oluştu. Bununla beraber New York ve Londra kökenli mega-sermayedarlar yeni gelişme alanları aramaya başladılar. 

Dün Dünya Sağlık Örgütü küresel açıdan COVID-19’u vakıa sayısı bakımından pik yaptığı gün olarak işaret etti. Buna karşılık küresel ekonomik mecralar için bunun bir anlamı yoktu: Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir ilkesi. Acı ama böyle! 

Çin’in sağlık bakımından büyük ölçüde sorun olmaktan çıkması, ekonomik mecralar tarafından abartılı biçimde memnuniyetle karşılanıyor. Pandemi bir küresel konu değil miydi? Yana yakına ‘Yaşasın Çin küresel ekonomiye döndü,’ yazılıyor!

Küresel ekonomik çevrelere soru: COVID-19 sürecinde ekonomik açıdan neden Çin’in hızla toparlanmasından ve küresel piyasalarda tekrar gelişme içinde olmasından bu denli memnuniyet duyuyorsunuz?

Örneğin, Türkiye ve diğer gelişmekte olan bazı ekonomiler açısından bu soruyu sorun lütfen. Küresel açıdan Çin’in bu denli baskılı olması diğerlerinin lehine mi, aleyhine mi? Son dönemde bunun terazisini doğru tutan bir ekonomisti okuyamadım. Aksine, ‘Çin koronavirüsten kurtuldu, yarabbi şükür!’ dercesine bir sevinç içindeler. 

Elbette hemen herkes hastalıktan kurtulsun, ama çıkarcıların önemsediği sağlık değil, küresel ekonomik çarkların tekrar dönmesi. Ekonomik çarklar da dönsün, karnımız doymadan olmaz elbette. Ben bunda da değilim. Burada dikkatimi çeken, Çin merkezli bir küresel büyüme hesabı içinde olanların beklentilerinin diğer bölgeleri ne denli etkiledikleri hususudur. 

Salt ekonomik açıdan bakılırsa, ‘Çin’in tekrar şahlanması küresel piyasalar için süper oldu,’ deniyor ise burada da bir duralım ve düşünelim derim. Ekonomiden bahsediyorum, küresel piyasalardan, rekabetten; ben bir Türk olarak neden bu kadar memnun olayım ki? 

Çevrecilik Etkisi

Geçenlerde sosyal medyada yer aldı, Kalamış’ta yunus balıklarının videosu vardı. Birçok çevreci, ‘İnsanlar çekilince hayvanlar, bitkiler, kuşlar, balıklar rahat etti,’ yorumunu yaptı. Bu sadece basit bir göstergedir.

Ancak küresel ticari yollardaki durgunluk açısından dönen o devasa çarkları düşünecek olursak, havadaki ve okyanuslardaki karbondioksit salınımının azalması nedeniyle çevreciler ne denli memnunlar, değil mi? Özellikle küresel tedarikçi Çin’in ticari temposunun düşmüş olması bile yeterli sonuçlara neden oldu. Bu da gerçek bir sonuç. Demek ki bu dünyada, ‘Yaşasın Çin ekonomiye döndü,’ diyenlerin tam tersine düşünenler de var.

Hatırlatma. COVID-19 dönemindeki ekonomik krizi yazan Nouriel Roubini gibi uzmanlar, kirlilik, karbondioksit salınımı ve iklim değişikliği meselesine, bu tehlikelerden hareketle kitlesel balık ölümleri senaryosuna dikkat çektiler. Yakın vadede böylesi bir kitlesel balık ölümü gerçekleşse düşünsenize dünyada neler yaşanır? Hele bu pandeminin peşinden!

Mega-Sermaye Etkisi

Ne ABD ne Çin! Mesele dünyadaki düzeni hak ve adaletle kurmak ve işletmek. Burası açık. Ama bakıldığında son yirmi yılda ne gördük? ‘Çin yükseliyor!’ Peki, en başa dönüp bakın, Çin’e bu motivasyonu ve sermayeyi kim sundu? Yine mega-sermaye sahipleri! 

Çin halkı ve yöneticileri adına hızla büyümek önemli olabilir, her ülke bunun peşindedir. Bu bir güç mücadelesi meselesidir. Hatta ABD aynı şekilde düşünmekteyse, ki Birinci Dünya Savaşı dahil yerkürede ABD hegemonyasının maliyetini hep birlikte yaşamaktayız, aynı değerlendirmeyi onlar için de yapmamız mümkündür.

İyi de bu durumda Türkiye veya başka ülkeler ne yapacaklar? ABD ve Çin, hatta ilave edecek olursak Avrupa da benzer modelle çalışıyor, sermayenin en üst çizgisinde birikimlerini sosyo-ekonomik ve sosyo-politik güç haline getirecekler, başka ülkeler, çevreciler, gelir dağılımından hakkı olan payı bir türlü alamayanlar, dünyanın bir yerinde doğmuş ama doğduğu yeri seçme özgürlüğünü bulamamış insanoğlu, temel mesele de bu zaten, bunlar kedinin ciğere baktığı gibi durup bakacaklar, böyle mi?

Çin ekonomik açıdan normal hızda dinamizm kazansın, hızlanması kime ne kazandırır, dünya ne kaybeder ki? Balıklar bile rahat ettiğine göre! En azından taraf olmayalım, çıkarcıların daha fazla meydan bulmasını alkışlayan olmayalım…

Türkiye açısından durum net; piyasalarda Çin yükseldi, Türkiye’deki birçok sektör öldü, hazırcılık, ucuzculuk egemen oldu. Bir ara Mehmet Şimşek zamanında Maliye bile, vergimi alırım, gerisine bakmam, türünden düşüncelere sahip oldu.

Çin daha yavaş büyüsün, Türkiye ise daha hızlı, olmaz mı? En azından bunu aklımızdan geçirelim. Sermaye ve teknoloji üretenler Çin’e gitmesinler, bize gelsinler, mega-sermaye Türkiye’ye yatırım yapsın… Ama nasıl?

Güney Kore ile Türkiye’yi mukayese etmeye çalışanlar çıkıyor ara sıra da olsa. ‘Bakın Güney Kore nasıl kalkındı, orası çok iyi idare ediliyor,’ diyenler çıkıyor, iyi mi?

Dünyada her yer farklıdır. Burası Türkiye orası Güney Kore. Bildiğimiz tüm Güney Kore markaları sayın bana, Hyundai, Samsung, LG, SK, vs. Şablon şöyle: Güney Koreli aile, Güney Kore Devleti ve ABD sermayesi, bu üçlü ile İkinci Dünya Savaşı sonrası kalınma hamlesi başladı, halen daha kontrol altında bir Güney Kore var. Siz net söyleyebilir misiniz küresel borsalarda Güney Kore şirketlerinde kimin gerçek yatırımcı olduğunu? Bakın o zaman, yüzdeler ne? Benim o mega-sermayedar dediğimi bulabilirsiniz umuyorum. Kore’de yerel kültür başka, hiyerarşik sosyal yapı şirket ve devlet içinde aynıyla kurulmuş. Bir üniversite mezunu işçi olarak başlıyor, üstündeki kast yapıları çok katı, ancak on yıldan sonra şef olabiliyor. O katı kast sistemi politikaya ve ekonomiye de yansıyor. Yabancı yatırımcı onlarla işbirliği içinde, büyük aileler demiştim ya. Birlikte kalkınıyorlar elbette; kazan kazan.

Güney Kore’yi en iyi Amerikalılar analiz etmiş ve sistemlerini kurmuşlar. Hatta Güney Kore üzerinden Çin’de birçok yatırım köprüsü de kurulmuş. Finans piyasası Hong Kong, Singapur ve Japonya ile irtibatlı. 1950 sonrası ABD’nin bölgesel politikalarıyla güçlendirilmiş bir ülkeden söz ediyoruz. Ama şimdi örnek oldu! Başlangıçta teknoloji aktarımı vardı, şimdi kendi ar-ge’sini yapıyorlar. Örneğin demişler ki, ilk çelik endüstrisi yatırımı yapılırken, ‘Fabrikaları şöyle kurun, bakırı şuradan alacaksınız, finansman bu, madeni işlerken şunu kullanacaksınız…’ Sanayi tesisi bakımından zamanına göre en modern ve verimli model inşa edilmiş ve şimdi bu yatırımlarla küresel piyasada söz sahibi olmuşlar. Ama bugün Güney Kore entelektüeli dahil, tüm halk ve yöneticiler samimiyetle itiraf ediyorlar: ‘Amerika olmasaydı nefesimiz kokacaktı!’

Bir de şu var, Dünya Savaşı Kore için henüz bitmedi, devam ediyor. Savaş halinin getirdiği başka bir sosyo-psikolojik durumlar vardır. Hatta ülkede 35 bin ABD askeri konuşlu ve ilginçtir, bu askerlerin harcamalarını ABD Güney Kore’den tıkır tıkır alıyor.

COVID-19 sonrası şartları konuşuyoruz değil mi? Ben de mega-sermayedarlara diyorum ki, başka yerlere gittiğiniz gibi Türkiye’ye de gelin. Zaman bu zaman oluversin!

ABD mega-sermayesi Uzak Doğu’da ‘kaplanlar’ yarattı. Bugün Çin konusu rekabette dikkat çekince ABD arayışa girdi ve bundan birkaç ay önce Tayvan ile teknoloji anlaşmasını yeniledi, Hindistan ile ticari anlaşma yaptı. Demek ki konjonktürel meseleler var. Sermaye Çin’e gitti ama bugün bu ülke ABD’ye rakip oldu. Aslında sonucun buralara geleceğini de hesaplamıyor değildi, bile bile lades yani.

Amerika, devlet olarak başka, küresel sermaye grupları bakımından başka düşünüyor. Hem New York’ta hem de Londra’da konuşlu mega-sermaye büyük bir kavga içinde. Bu demektir ki yatırım olarak yeni alanlar gündemde. Bu konjonktürde Türkiye de nasibini alsın! 

Teknisyenlerin Etkisi

Eğer şartlar böyleyse teknisyenlerin ve politikacıların da dikkat edeceği hususların başında bu var, sermayeye uygun zemini hazırlamak, öyle değil mi?

Teknisyenler… Örneğin COVID-19 sürecine denk geldi, Türkiye’de yeni partiler kuruldu, kuruluyor. Yeni partilerden özellikle Londra sermayesine açık gibi görülen bir tanesini dinlediğinizde ‘demokrasi, şeffaflık, orta gelir tuzağından kurtulmak, vs.’ diyor. Bu tür ifadeleri Daron Acemoğlu da ifade ediyor, aslında bilmeyen de yok.

Sonra olup biteni birleştiriyorsunuz, önerinin daha ziyade teorik bir yaklaşım olduğunu algılıyorsunuz. Nedir bu? ‘Dış güç diye bir şey yoktur. Ülkeler iç dinamiklerini doğru düzenlerse, demokratik ve şeffaf olurlarsa oraya sermaye rahat gelir, kalkınma olur ve küresel doku güç kazanır.’ Yani iş bu kadar kolay!

Konuya kitabi bakınca böyle ama gerçekte mega-sermayeyi kamufle eden bir bakış açısıdır bu. Sanki şöyle söylüyorlar: ‘Ülkenizi mega-sermayenin seçenekleri için daha da elverişli hale getirin ki o da sizi kolaylıkla değerlendirsin!’

Hani ülkeniz politik tecrübeden yoksun olsa, bugün için bu tür ekonomik önerilerin gereği politikayı yumuşak biçimde yapmak yerine, yakın zamana kadar görüldüğü üzere, taleplerini darbelerle, başka ifadeyle doğrudan demokrasiye müdahalelerle getirip ülkeye yerleştirecekler ve içinizi dışınızı daha da iyi görecekler. Şeffaflık, demokrasi gibi söylemlere gerek kalmayacak. Ama bugün teknisyenler bunu bilerek gözardı etmekle aynı zamanda bir vazife de görüyor olmalılar; yumuşak gücün gereğini yapıyorlar.

Demek ki burada ara hattı belirginleştiren bir çizgi var: Teknisyenler doğrudan mega-sermaye sözcülüğü yapabiliyorlar; buna karşılık ülkenin egemenlik haklarını katı biçimde gözeten bir politika yapıldığında bir küresel ortak bulmak güçleşebiliyor. O zaman bu çapta bir düşüncedeysek, ara hattı belirlemek için yapılacak işin adına ‘politika’ dememiz gerekiyor. 

Politikayı ince hatlarda bilmeyenler hemen ortaya çıkmamalılar. Türkiye Güney Kore gibi değil demiştim ya, dahası da var. Türkiye, Çin Komünist Partisi türü bir sistemle idare edilmeyen bir ülkedir. Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Xi Jinping Davos WEF-2017’de ne dedi? ‘Küresel neo-liberal sistem olsun!’

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump WEF-2019’da ulusal politikaları ve uluslararası sistemi savundu.

Bugün neleri konuşmuyoruz ki? Deglobalizasyon mesela… Teknisyenler sürekli zikzak yapıyorlar, onların kaybedecekleri yok tabii! Ama onlara bakıp politika yapmak isteyenler nerede duruyorlar, biraz durup düşünsek anlaşılacak kanısındayım.

Sonuç 

Şöyle salık veririm: 1) Çin için aceleci olanlara, lütfen acele etmeyin. 2) Yatırım düşünenler, gelin Türkiye ile de konuşun. 3) Elma ile armudu karıştıranlara, aman ha!

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

modern-para-teorisi-tartismalari
ÖNCEKİ YAZI

Modern Para Teorisi Tartışmaları

Ekonomi 'ın son yazıları

Ekonomik Pandemi

Türkiye dirençli bir ülkedir. Çünkü ekonomik açıdan birçok badire atlatmıştır. COVID-19 pandemisinde oldukça başarılı olmuştur. Şimdi

Postkapitalist Teoloji

Neoliberalizm, postkapitalizm, neokolonyal ve küresel düzen üzerine bir eleştiri. Homo Economicus üzerinden sürdürülen bir tartışmanın başka

Küresel Fed Sistemi

COVID19 ile ilgili süreci konuşuyorken aynı zamanda ekonomiyi de konuşmaya devam ediyoruz. Küresel Fed Sistemi nedir?

Sihirli Değnek

Yaşanan yeni tip koronavirüs pandemisinin hemen arkasından, belki de önümüzdeki ay, en çok konuşacağımız başlık ekonomi