dogu-akdeniz-jeopolitigi
Doğu Akdeniz Jeopolitiği

Doğu Akdeniz Jeopolitiği

644 Tıklama
46 Dakikalık Okuma
1
Okuyucu

Sebepler ve sonuçlar bağlamında bir Ortadoğu turu atalım. Suriye savaşı sekiz yıldır sürüyor. Öte yandan İran topun ağzında. Katar’a abluka uygulandı. Suudiler ABD’nin işbirlikçisi. İsrail Doğu Akdeniz’de nüfuzunu artırdı. Bütün bunları ve daha fazlasını enerji hatları, boru hatları, kavşak noktaları üzerinden açıklayacağım.

James Rickards “Çöküşe Giden Yol” isimli kitabının önsözünde, 1912-1913 Balkan Savaşı öncesi 1908’deki Sancak (Bosna-Selanik hattı arasındaki) Demiryolu Projesi meselesini hatırlatır ve “Günümüzde Sancak Demiryolu senaryosu Hazar Denizi’nden Avrupa’ya uzanacak boru hatları projelerinde de oynanmaktadır. Günümüzde oyuncular Türkiye, Rusya ve Almanya aynıdırlar. Peki, yeni Somary nerededir? Yeni kuzgun kimdir?” der. (20. YY ekonomisti Avusturyalı Felix Somary anılarında Zürih Kuzgunu’ndan bahseder. Burada ekonomik savaşı anlatır.) Tarih tekerrür edercesine, aslında konu ekonomik savaş, enerji savaşı, boru hatları, vs.

Suriye Savaşı’nın sekizinci yılı, dokuza yaklaşıyoruz… Bu bir “savaş” mı yoksa “iç savaş” mı? dokümanlar kategorik olarak iç savaş diyor. Ama Ortadoğu’da olanlara bütünüyle bakılırsa bu bir savaşın parçasıdır, belki cephesidir.

Bu savaşın 2011’de nasıl başladığını hatırlamamız gerekiyor. Analizler savaşı; ülkede baş gösteren kuraklık, enerji sıkıntısı ve gıda fiyatlarındaki artış karşısında sokağa dökülen muhalefete hükümetin sert müdahalesinin fitili ateşlediği ve muhalif grupların kendilerini savunmak için silaha sarıldığı, şeklinde anlatır. Elbette bu bilgiler eksiktir. Çünkü bu bilgilere örneğin, bölgeye serpiştirilen terör tohumlarını, jeopolitik çatışmayı, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve NATO ülkelerinin müdahale ediş biçimlerini ilave etmek gerekmektedir.

Suriye Savaşı elbette kendine özgü dinamiklerle başladı. Doğal şartlar olmalı ki buna dayalı çatışma başlatılabilsin! Son kırk yıldır bu coğrafyada yaşanan her savaşta bu tip düşünceler vardır. Hatırlayın, 1980-1988 arasında yaşanan ve 1 milyon kişinin hayatını kaybettiği İran-Irak Savaşı’nın anlatımı nasıl olmalı? Bugün Suriye’de benzer açıklamalarla doludur. Ortadoğu’da meydana gelen pek çok savaş, hangi bölgelerde ve aktörler arasında gerçekleşirse gerçekleşsin, arka planda ABD’nin, İsrail’in, İran’ın ve Arap dünyasından örneğin Suudi Arabistan’ın olduğunu görürsünüz. Esasında İran, Şah Pehlevi’den bu yana sürekli sıraladığımız ülkelerin düşmanı olagelmiştir.

Suriye’de olanlar da farklı değildir. KİK, ABD ve bir kısmıyla NATO destekli “Sünni muhalif” denen eksen sürekli piyon olarak kullanılmıştır. Radikal dini gruplar buralarda sürekli sebep gösterilen unsurlar olmuştur. Rusya’nın desteğini arkasına almış Başar Esad ile bu muhalifler savaş halinde denmiştir ve gerçekte de bir savaş vardır, ama bu kadar “kabaca” açıklanabilir türden değildir. Zira piyonlar bir orada bir burada konumlandırılmıştır. Örneğin ABD tarafı önce DAEŞ’e bölgeyi zapt ettirmiş, sonra boşalttırmış ve en sonunda PYD/YPG terör güçleriyle buraları, yani Suriye’nin yeraltı kaynaklarının olduğu stratejik değerdeki üçte birlik bölümünü kontrol etme imkanı bulmuştur. Bir başka bakış açısı ise, ABD ve İsrail’in (müttefiklerini ve Körfezdeki işbirlikçilerini kullanarak,) bölgeyi İran’a karşı dizayn ettiği, Suriye’nin bu dizaynda yer aldığı hususudur. O zaman savaş İran’a ve Rusya’ya karşı sürdürülmektedir. Bu durumda işin içine Irak, Lübnan, Türkiye, Katar, vs. ülkeler de girmektedir.

İran

Bugün biliyoruz ki (Donald Trump’ın icraata koyduğu Ulusal Güvenlik Strateji dokümanında da yer aldığı şekliyle,) İran’da rejimi değiştirmeye çalışmaktadırlar. Sebepleri çok yönlüdür. Ama esasında yeraltı kaynaklarıdır. İran bölgede uzun vadeli (kendileri açısından) çözümleri kapsamakta olan bir jeostratejik bölgedir. Burası rejim değiştirilerek Şah dönemindeki gibi ABD yönünde yönetilen bir ülke konumuna getirilmelidir. Böyle düşünmektedirler.

Tahran’da bir rejim değişikliği sağlamanın yolu, önce bu ülkenin bölgedeki müttefiki olan Suriye’yi istikrarsızlaştırıp parçalamaktan da geçmektedir. İran Hizbullah ve diğer unsurlarını Lübnan ve Suriye’de bulundurmaktadır, bir bölgesel oyuncudur, buralarda kendi çıkarına para harcamaktadır. Bir bakışla, Suriye’de bir rejim değişikliği, ABD’nin İran’a yönelik planlarının sadece ön adımlarından biridir. ABD bu hamle ile; Rusya’yı sıkıştırmak, Türkiye’yi nötralize etmek, Lübnan ve Suriye’yi kontrol etmek, İran sınırından Doğu Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru inşa etmek, gibi pek çok kazanım elde edecektir.

Bu düşüncenin köklerine bakalım. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General Wesley Clark bu konuyu 2003 yılında ifade etmiş idi, “Winning Modern Wars” (Wesley Clark, s. 130, New York: Public Affairs, 2003) isimli kitabında bu husus açıklamıştı. ABD’nin böyle bir stratejiye 11 Eylül (2001) sonrası başvurması boşuna değildi. Bu plana göre durum şöyle: ABD, aralarında İran’ın da olduğu “şer ekseni” dediği ülkelere askeri operasyon gerçekleştirilecek. Washington’un hedefinde yer alacak ülkeler: Irak, Somali, Sudan, Libya, Suriye, Lübnan ve İran. Biz bu tür açıklamaları 1991’de Paul Wolwovitz’den de duymuştuk.

Planın aşamaları; önce Irak, sonra Suriye ve en son İran. Irak’ın durumunu biliyoruz. Şu an üçe bölünmüş haldedir. Eğer Suriye’de rejim devrilirse; Lübnan (ve Hizbullah) daha kolay lokma olacaktır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olanlara bakın: İsrail, Filistin (İsrail göz açtırmıyor), Lübnan (Suriye’den sonra düşeceği bekleniyor) ve Suriye (Rusya ile üsler konusunda pazarlık edilebilir ve aynı zamanda Türk sınırı boyunca bir Kürt koridoru yerleştirilebilir). Planın özündeki nokta, Suriye’de rejim değiştirilecek ama aynı zamanda Irak gibi parçalanmalıdır. Bu din ve ırk eksenli bir çatışma ile kolaylıkla yapılabilir. Din ve ırk eksenli çatışma sıçrayıp İran’da da başarı şansını artırır. Arapların müdahalesi için Şii-Sünni mezhep çatışması, Selefilik gibi argümanların devrede tutulması esastır… Böyle düşünülüyor.

İran’ın Doğu Akdeniz ile ilgisine bakalım. Yüz elli milyar varil petrol rezervi ile İran’ın bu alanda çok önemli bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Bölgede bir petrol üreticisi olarak Suudi Arabistan’ın da belki bir numaralı rakibidir. İran petrol ve doğalgaz üreticisidir. İran Körfezi’nde bir kısmı İran’a, bir kısmı Katar’a ait Güney Pars Doğalgaz Sahası adıyla anılan bir off-shore enerji havzası var. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, burada İran’a ait 14 trilyon m³’lük bir kapasite bulunuyor. Bu kapasite İran’ın doğalgaz rezervlerinin yüzde 40’ıdır. İran, sahip olduğu doğalgaz rezervleriyle dünyanın bir numarasıdır. ABD politikaları ile İran bu kapasitesini verimli kullanamamaktadır. Eğer İran’da rejim değiştirilirse ABD kontrolünde bu kapasite dünyaya arz edilecektir, beklentiler böyledir. “Sen çıkarma, elinde tut, ben senin başına gelince daha iyi çıkarır ve satarım…” türünden bir yaklaşımdır bu. Bugünkü ambargoların özünde de bu yatmaktadır. Doğalgazda bir başka önemli tedarikçi Rusya ile İran’ın birlikte hareket etmeleri ABD’nin (ve bir kısmıyla Avrupa’nın, dolayısıyla İsrail’in) en büyük sıkıntısıdır, aynı zamanda Rusya-İran yakınlaşmasının da belirgin sebebidir. Suriye’deki gruplaşmaların da altındaki sebep böyle açıklanabilir. ABD, önderliğini Suudi Arabistan’ın yaptığı KİK üyesi ülkelerle birlikte İran’ın Suriye, Lübnan, hatta Irak gibi müttefikleriyle birlikte ortak bir gelecek tasavvuru geliştirmesine engel olacak planları uygulamaya koymaktadır.

İran, müttefiklerinin de içinde yer alacağı boru hattı bir projesi geliştirdi. Bu proje, Güney Pars havzasından başlayacak, İran doğalgazını Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a ve Akdeniz’e ulaştıracak. Bu yolla İran, Tahran’dan Lazkiye’ye ve Beyrut’a uzanan nüfuz hattını tahkim etmeyi, KİK üyesi ülkelerini baypas ederek bu hat üzerinden Avrupa’ya doğalgaz sevk etmeyi hesapladı. İşler istenildiği gibi gitseydi hattın 2016’ya kadar inşa edilmesi planlanıyordu, ama olmadı!

Suriye de bu çerçevede İran ve Irak ile 10 milyar dolarlık doğalgaz boru hattı anlaşması için görüşmeler yaptı. Ambargoyla zayıflatılmaya çalışılan İran ekonomisi, uranyum zenginleştirme programıyla başladığı ve nükleer silah elde etmeye kadar uzanan yol haritasını bu projenin sayesinde sorunsuz sürdürecekti. Böylelikle, ABD’nin bölgedeki tek stratejik müttefiki olan İsrail’in sahip olduğu nükleer silahlara İran da ulaşacaktı. Bu şekilde bölgesel çapta büyük bir caydırıcı güce kavuşacaktı. Bu, İsrail’in yanı başındaki belalısı olan Lübnan Hizbullahı’nın da güçlenmesi anlamına gelecekti. Bunlar hem İsrail hem de ABD için kolay kabullenilecek gelişmeler olmayacaktı.

Fiiliyatta olaylar nasıl gelişti, bunun anlamını çıkarabiliyoruz artık. Trump nükleer anlaşmayı bozdu. Doğalgaz hatları kağıt üzerinde kaldı. Suriye karıştı. Katar’a ambargo başladı. İsrail, Trump yönetimi sayesinde Ortadoğu’da bütünüyle ipleri eline alma imkanı buldu. Şimdi İran rejimini değiştirmenin peşinde.

İran konusunu Ortadoğu’dan anlatınca durum böyledir. Bize yakınlığı ve sıcaklığı ile bunu öncelikli görmekteyiz. Aslında Suriye üzerinden bir açıklama yaparsak böyle düşünmek de normaldir. Ancak Hazar konusundaki gelişmeleri, Çin’i, yeni İpek Yolu Projesi’ni (Kuşak ve Yol), İran ile ilişkilendirirsek durum bir hayli genişlemektedir. Zira İpek Yolu Projesi Çin’den başlayıp Avrupa’ya, Baltık Denizi’ne uzanmaktadır. Buradaki çıkarlar ve güvenlik anlayışları bu projeden ayrı düşünülemez. Çin’in Hazar’da Kazakistan (Kazakistan-Çin) ve Türkmenistan’da (Trans Hazar) boru hatları var. Trans Hazar Türkmenistan’dan Avrupa’ya nasıl bağlanacak? İran engel durumda. İran bu hattı, eğer İsrail’in ve ABD’nin değil de kendi isteği ile yönlendirirse, bu taktirde dengeler değişmektedir. Eğer İran’da rejim değişirse bu konu da çözülmüş olacak görülmektedir. Çin’den Avrupa’ya geçen Kuşak ve Yol ekseni İsrail üzerinden geçecektir. Tüm hatlar bu ana hatta göre bağlanacak ve İsrail bir kavşak noktası (hub) olacaktır.

Tekrar Ortadoğu’ya dönelim. Şam yönetimi 2011’de tercihini İran çıkışlı bu boru hattından yana kullanarak Tahran’ın projesini kabul etti. Temmuz 2011’de İran, Suriye ve Irak doğalgaz boru hattı ve sevkiyatı için bir mutabakat imzaladı. Bu hat üzerinden Avrupa’ya, Türkiye’den geçen Nabucco hattından yüzde 30 daha fazla gaz taşınması planlandı.

Avrupa’nın beklentisi üzerinden bu konuyu açalım. Temel olarak Avrupa enerjide Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmanın bir yolunu aramaktadır. Şimdi bu düşüncede kararlı gibidir; İsrail’in çabalarını ve İran’da rejimin değişmesini bir bakıma bu nedenle düşünmektedir. Ancak son yaşanan gelişmeler (Suriye, Suudi Arabistan, Yemen, Katar, Kudüs krizleri, Ticaret Savaşları, ABD’nin tek taraflı İran nükleer anlaşmasını bozması…) ile özellikle Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un dile getirdiği ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in de destek verdiği biçimde, “Acaba Rusya ve Türkiye ile güvenlik konusunu bir daha görüşsek mi?” veya “Avrupa’nın güvenliğini NATO’dan ayrı planlasak mı?” türünden arayışların temelinde bu fikir yatmaktadır. Bilindiği gibi önümüzdeki günlerde bu saydığımız ülkeler İstanbul’da Suriye konulu ama başka konularında ele alınabileceği bir zirve (Dörtlü Zirve) yapacaklar.

Bu konu bir yana, temeldeki düşünce üzerinde durulacak olunduğunda, 2009’da imzalanan Nabucco gündemden düştü. Bunun yerine Azerbaycan ve Türkiye Trans Adriyatik Boru Hattı Projesi’ni devreye soktu. Temel olarak Avrupa alternatif yolları da tesis etmek istemektedir. Bu alternatif yol Çin’in önerisinin temellendirdiği ama İsrail’in aktif olarak etkilediği Ortadoğu’da bazı denklemlerin çözülmesi ile gün yüzüne çıkacak gözükmektedir. (İsrail’in planında Filistin’in denizdeki alanı nerdeyse yok sayılmaktadır, bunu da düşünmek gerekir.)

Türkiye-İran arasındaki Güney Pars doğalgaz sahasında Kasım 2008’den beri sürdürülen ortak üretim çalışmaları 2010 yılında sona erdirilmiştir. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın, Güney Pars sahasında doğalgaz çıkarmak için İran ile yürüttüğü müzakereler mutabakat sağlanamadan bitmiştir.

Katar

Bu arada Katar’a değinelim. Katar’ın İran’a komşu Güney Pars havzası doğalgaz yatakları çok önemlidir. Bölgedeki ABD destekli otoriter rejimler, 2009 yılında Şam yönetimine, Avrupa’ya doğalgaz sağlayacak bir boru hattı için işbirliği teklif ettiler. Katar’ın kuzeyindeki off-shore doğalgaz sahasından başlayacak boru hattının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kat ederek Avrupa’ya ulaştırılması planlandı.. Suriye’ye yapılan teklifle, bu ülkenin İran ve Rus etkisinden uzaklaştırılması istenmekteydi. Ancak Şam yönetimi bu teklifi geri çevirmişti.

Bugün Katar’ın doğalgaz projelerinin, bilgisi dışında da olsa, İsrail’den planlandığını söylemek mümkün. Zira İsrail Güney Pars hattının Avrupa’ya çıkışını kendi topraklarında yapılmasını projelendirdi bile. Bu kez de Katar ayak diredi. Sonra ABD’nin ve Suudiler başta KİK’in tepkisini aldı, kendilerine yaptırım başlatıldı.

Suriye

Bu çerçeveyi çizdikten sonra adım adım Suriye Savaşı zamanına ilerliyoruz.

ABD’nin gözünde, İran ve Suriye yakınlaşmasının önü alınmalıydı. Esad’ın Katar doğalgazını temel alan projeyi kabul etmesi en başta çok mümkün değildi. Suriye’nin elinde neler vardı? İran gibi dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip bir müttefik; Şii yönetimin iş başında olduğu bir Irak; Doğu Akdeniz’de Rus askeri üsleri. Bunlar birer stratejik üstünlük demekti. Katar çıkışlı bir boru hattı çok önemli görülmedi. Katar, Suudi Arabistan, Ürdün ve Türkiye’yi kat edecek, kendisi dışındaki bir ülke üzerinden Avrupa’ya ulaşacak boru hattı planlarının küçük bir oyuncusu olmak işine gelmedi.

Esad, Suriye’nin ekonomik geri kalmışlıktan kurtarılması, bölgesel liderliğe soyunması bağlamında “Dört Deniz Stratejisi” adını verdiği vizyonu açıkladı. Akdeniz, Hazar, Karadeniz ve İran Körfezi’nin ortak bir enerji şebekesi olarak birbirine bağlanmasının hedeflendiği bu vizyonda, Rusya, İran Körfezi ve Hazar zenginlikleri yer alıyordu. Çin’in bir parmağı olabileceği düşünülen bu proje daha başından önlenmeliydi. Çin Suriye ile işbirliği sayesinde ise ABD bu konu daha uzamadan, uzaktan, yani Suriye’den kesmeliydi. Çin’in planlarında Suriye de yer alıyordu. Temelleri Rusya ile Çin tarafından, esasen bir Avrasya projesi olarak atılmakta olan, bizim İpek Yolu diyebileceğimiz bir enerji ve ticaret hattının gerçekleşmesi söz konusu idi. Suriye bunun kesişim noktası olmaya talipti ve kendi vizyonunu buna dayalı açıkladı.

Başka? Suriye, Ortadoğu’daki on-shore rezervlerden doğalgaz üreten tek ülkeydi. Ülkenin doğalgaz üretiminin geçmişi Doğu Akdeniz’deki diğer ülkelerden çok daha eskiye dayanıyordu. Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyılarında da off-shore doğalgaz rezervleri bulunmasına rağmen bunlar henüz üretime kazandırılamamıştı. Bunların kapasitelerinin yüksek olduğu ve ülkeyi ciddi bir doğalgaz üreticisi yapabileceği umuluyordu. Şimdi anlıyor muyuz Doğu Akdeniz ve Suriye üzerinde dönen büyük savaşın sebeplerini?

Esad, Doğu Akdeniz’deki off-shore havzalarında doğalgaz arama ruhsatı verilmesi amaçlı ilk ihaleye Mayıs 2007’de çıkmıştı. Ancak ilgi olmadı. “The Oxford Institute for Energy Studies” tarafından hazırlanan Aralık 2012 tarihli “East Mediterranean Gas: What kind of a game-changer?” isimli raporun yazarları Hâkim Darbouche, Laura el Katiri ve Bassam Fattouh’a göre durum şöyle: İlginin olmamasının gerçek sebebi yeterli sismik verinin olmayışı, yüksek riske rağmen yatırımlardan arzulanan geri dönüşün alınamaması ihtimali idi. Bugüne gelin, Doğu Akdeniz’de birçok ilahe sonuçlandı. Örneğin Mısır ve İsrail pek çok ilişki içinde. Geçenlerde Afrodit sahası üzerine imza attılar. Ruhsat tamam, gaz çıkarılacak ve projesi biten bir boru hattıyla GKRY-Yunanistan üzerinden 2020’de Avrupa’ya ulaşacak.

Suriye’nin bilinen doğalgaz rezervlerinin hacmi 2011 itibarıyla 300 milyar metreküp idi. Mevcut üretim ile bunun ülkeye 34 yıl yeteceği hesaplanıyordu. Mart 2011’de Suriye doğalgaz olabileceği tahmin edilen üç off-shore alanında arama ruhsatı verilmesi için yeni bir ihaleye daha çıktı. İhalede son teklif verme tarihi 2011 yılı Ekim ayı idi. Ama savaş çıktı.

İhaleye çıkılan tarihlerde, yani yaklaşık 8 yıl önce ülkedeki enerji sıkıntısını, kuraklığı ve gıda fiyatlarındaki artışı protesto eden muhalefet sokağa inmişti. Kuraklığın vurduğu Suriye’de mazot sübvansiyonunun kaldırılması bardağı taşıran son damlalardan biri oldu. Göstericiler kaynakların kötü idare edildiğini savunuyordu. Derken gösteriler dalga dalga Hama, Humus, İdlip, Dera ve Şam’ın banliyölerine yayıldı. Talepler çeşitlendi. Komşu ülkelerden destek aldığı da anlaşılan kimi muhalif eylemlere Başar Esad yönetimi sertlikle karşılık verince ABD ile müttefiklerine aradığı fırsat doğmuş oldu. Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanı olduğu ABD’nin ilk zamanlardaki tasarımı muhtemelen şuydu: Arap Baharı rüzgarları ile rejimi değiştirmek.

Suriye Savaşı’nda en kritik alan Temmuz 2013’de Doğu Guta’daki sarin gazı saldırısının ardından açıldı. Suriye’deki muhalif güçler faciadan Başar Esad yönetimine bağlı güçleri sorumlu tutmuştu. Olayı araştırmakla görevli Birleşmiş Milletler (BM) heyetinin yaptığı çalışmalarda bu yönde bir kanıta rastlanamamıştı. Olayda Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’in yeğeni olan ve Temmuz 2012-Nisan 2014 arasında ülkesinin İstihbarat Şefi olarak görev yapan Prens Bender bin Sultan’ın parmağı olduğu konusu konuşulan bir meseledir. Söylentilere göre, Batılıların “cihatçı” dediği radikal dini örgütlere savaşmaları için yapılan yardımın arkasında yine o vardı. Olaydan bir yıl sonra araştırmacı Seymour Hersh, bir istihbarat görevlisinin açıklamalarına dayanarak, saldırıda kullanılan sarin gazının Suriye ordusunun elindeki örneklerle uyuşmadığını açıklayacaktı. Bütün bu konular, olayın ABD ile müttefiklerini savaşın içine çekmek doğrultusunda kullanıldığı şeklindeki iddialara güç verir nitelikte olarak değerlendirildi. Olayı araştıran BM heyetinin başında bulunan İsveçli bilim insanı Ake Sellström incelemelerini yapıp, 16 Eylül 2013’te raporunu tamamladı. Rapor kimyasal saldırıyı kimin yaptığına dair herhangi bir bulgu içermemekle beraber, isyancıların delilleri manipüle etme çabası içinde olduğunu ima etti. Guta katliamının faili kim, diye çok soruldu. Bu tür spekülatif saldırılar daha sonra da oldu. Ancak olayın ardından bölgedeki muhaliflere özellikle Körfez monarşilerinden silah yardım ve sevkiyatı arttı, ülkedeki katliamlar hızlandı.

Ama Türkiye şöyle seslendirdi: Kimyasal silah kullanılması asla kabul edilemez. Ama bu kötü konular başka katliamların sebebi de olmamalıdır. Zira insanlar daha çok kimyasal silahların dışındaki yöntemlerle öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, evlerinden ediliyorlar… Türkiye, halkına zulmeden Esad’ı düşman ilan etti.

Bu arada İran’dan gelecek doğalgaz boru hattı projesi de durdu. Suriye kendi off-shore doğalgaz kaynaklarına dönük hiçbir noktada araştırma ve geliştirme yapamadı. Daha da kötüsü ABD ilerleyen zamanlarda vekillerini kullandı. DAEŞ bir tür alan açıcı işlevi gördü. Doğalgaz rezervlerinin önce DAEŞ vasıtasıyla ele geçirilmesi boşuna değildi. Bu alanlar şimdi de PYD/YPG’nin elindedir.

Hatırlayalım, Temmuz 2015’de İran-ABD arasında önemli bir gelişme meydana geldi. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi Almanya ile birlikte (P5+1), İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini üçte iki oranında azaltmasını öngören bir anlaşmayı Tahran yönetimi ile imzaladılar. Savaşla sonuç almanın çok uzun zamana yayılacağını düşünen Barack Obama liderliğindeki önceki ABD yönetimi, İran’ın nükleer silah elde etmeye giden yollarını bu şekilde 15 yıllığına kapatmış oluyordu, karşılığında da bu ülkeye yönelik ekonomik yaptırımları kademeli olarak hafifletme taahhüdünde bulunuyordu. Yumuşak Güç ile İran’ın işbirliğine çekmek demek olan bu yol pek işlemedi. Trump durumu tekrar İsrail’in de istediği duruma döndürdü.

Bu anlaşma imzalandığında Avrupa pazarlarındaki payı yüzde 42 olan enerji hacminde İran, (özellikle Türkiye ve Batı Avrupa pazarlarında) Rusya ile rekabet edecek ülke haline getiriyordu. Bu da Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarını azaltmak isteyen Avrupalılar ve “Avrupa’nın geleceğini Rusya’ya teslim etmek istemeyen” Washington için bir alternatif idi. Belki bu sayede Rusya’nın yeniden uzamaya başlayan kolu küçültülebilecek idi. Bunlar olmadı…

Ama içinde doğal kaynakların da olduğu Suriye’nin üçte biri ABD’nin fiili kontrolünde. İsrail başka etkileşimlerle Doğu Akdeniz ve Çin ile olan daha büyük projeyi şekillendiriyor. Üstelik savaş öncesi kurulan Mısır-Suriye doğalgaz alışveriş zinciri de boşa çıkarılmış oldu. Bugün Mısır, İsrail ile çalışmaya başlamıştır. Bu işbirliği Suudilerce, KİK ile, Yunanlılarca, Güney Kıbrıslı Rumlarca, İngilizlerle ve Amerikalılarla geliştirilmiş durumdadır.

İsrail

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rekabetinde Suriye’nin en önemli rakiplerinden biri İsrail’dir. Değişik kaynaklar Suriye’de 7 radikal grubun destekçisinin İsrail olduğu ifade etmektedirler. Şimdi bunların durumları ve etkinlikleri değiştiğinden sayının pek önemi yoktur. Neticede İsrail, Golan Tepeleri mevzuundan ve Lübnan’dan dolayı da Suriye ile ilişkilerinde savaş halindedir. İsrail bölgede bu tür dizayn projelerine en çok yatırım yapan ülkedir. MOSSAD her türlü olayın geri planında vardır ama bunu net şekilde açıklamak mümkün olamamaktadır. Unutmayalım, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz potansiyeline dair ilk ciddi keşfi 2009 yılında İsrail yaptı ve bu tarihten sonra bölgede pek çok denklem değişti.

Eğer 2009’daki Doğu Akdeniz yataklarındaki rezervlerin ortaya çıkarılması olayını anlamayan var ise bunlar hiçbir şekilde ülkelerdeki olayların nasıl geliştiğini de anlamazlar, değişimleri değerlendiremezler! Ne tesadüftür ki Recep Tayip Erdoğan’ın Başbakan iken Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “One Minute!” çıkışı 2009’a rastlamaktadır, 2010’da da Mavi Marmara olayı meydana gelmiştir.

Bölgedeki en büyük rezervler, İsrail tarafından bu alanda arama ruhsatı verilmiş Noble Energy ve Delek Group tarafından Ocak 2009-Haziran 2010 arasında keşfedildi. O zaman için varlığı tespit edilen doğalgaz rezervinin tahmini toplam büyüklüğü 810 milyar metreküp idi. Bunun da 460-566 milyar metreküplük bölümü Hayfa yakınlarında idi. Leviathan olarak adlandırılan bu rezerv bloğu kıyıdan 135 km açıkta ve 1600 mt. derinlikteydi. 274 milyar metreküp büyüklüğe sahip diğer havzanın adı ise Tamar idi.

2012’deki sondaj bulguları İsrail’in Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinin bilinenden de yüksek olduğunu ve tahminen 2,35 trilyon metreküp olabileceğini ortaya koyuyordu. 2017 yılında ise İsrail’in Ortadoğu’da artık ihracat potansiyeline sahip ciddi bir doğalgaz oyuncusu olarak belirdiği anlaşılacaktı. Sadece Leviathan havzasındaki doğalgazın bile İsrail’in 40 yıllık ihtiyacını karşılamaya yettiği söyleniyordu.

Tel Aviv’in bu alandaki keşif faaliyetlerini 2011 yılında GKRY takip etti. İsrail ve GKRY’nin bu alandaki keşiflerinin sonrasında Lübnan ve Suriye de hareketlendi. Lübnan’ın elde ettiği sismik verilere bakılırsa, ülkenin elinde yaklaşık 336-700 milyar metreküp off-shore doğalgaz rezervi bulunuyor ve bu da iç pazara onlarca yıl yetecek bir büyüklük. Lübnan, İsrail’in kendisine ait gösterdiği doğalgaz rezervlerinin bir bölümünün kıta sahanlığı hukuku gereğince kendi karasularında olduğunu ileri sürüyor. Hatta Hizbullah Lideri Seyid Hasan Nasrallah, İsrail’e ellerini Lübnan’ın kaynaklarına uzatıp çalmaması uyarısında bulunmuştu, “Lübnan karasularındaki tesislerimize her kim zarar verirse, kendi tesisleri hedef olarak alınacaktır,” demişti.

Türkiye

Türkiye bugün Rusya ile çoğu konuda işbirliği yolunu seçmiştir. ABD ve İsrail nasıl Suriye’de vekilleri kullandı ise Türkiye’de de benzerini yaptı. FETÖ vasıtasıyla Oslo görüşmeleri meselesi 2012’de meydana geldi, sonra 17-25 Aralık 2013 olayı yaşandı, 15 Temmuz 2016’da menfur darbe girişimi oldu. Suriye sınırında Rus uçağı 2015 yılında düşürüldü. 2016’da Rus Büyükelçisi Andrei Karlov bir FETÖ’cü polis tarafında suikaste kurban edildi. Bu süreler içinde aynı zamanda ülke içinde sayısız terör eylemi oldu ve yapanlar FETÖ, PKK, DAEŞ, DHKP’C idi. Türkiye sınırında kurulmaya kalkışılan bir uydu devleti red etmektedir. Suriye’de çözüme gidebilmek adına Rusya ile Astana sürecini sürdürmektedir. Fırat’ın batısında harekatlar yapmak durumunda kalmıştır ve buralara barışı getirmiştir, terörden arındırmıştır. Fırat’ın doğusu için de benzer çalışmayı yapma noktasındadır. Aynı zamanda Rusya ile müştereken yürüttüğü önemli projeler vardır: S-400 füze sistemlerinin alımı, Akkuyu nükleer güç santrali inşası, Mavi Akım boru hattı projesi. Ayrıca Türkiye Katar’da askeri üs açtı. Bir başka konu da ABD’nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasından sonra özellikle Müslüman dünya adına en fazla tepkiyi Türkiye verdi.

Sonuç

Savaş Doğu Akdeniz’de dönmektedir, bütün taraftarca öncelik verilen bir çatışma alanıdır. Ülkeler varını yokunu bu çıkar çatışması içinde yönlendirmektedir. Çin’den İngiltere’ye uzanan hattın ortasındaki Suriye ve Doğu Akdeniz havzası bugün bir ateş çemberidir. Birçok ülke donanmasını bu bölgede gezdirmektedir.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin “deniz ülke sahası” yer alır, bu deniz sahasının üstü de “hava ülke sahası”dır. Bunu bilmeyenler için vurgulamakta yarar vardır.

Türkiye enerji bağımlısı bir ülkedir. Bu noktadan hareketle her ne kadar konulara insani boyutta yaklaşıyorsa da diğer taraftan da kendi çıkarları doğrultusunda yaklaşmak durumundadır. Üstelik Türkiye kara ülke sahasını korumakla mükellef olduğu kadar deniz ve hava ülke sahalarını da korumak ve kontrol etmek zorundadır. Özellikle Doğu Akdeniz’deki yeni havzaların, münhasır ekonomik bölgelerin, petrol boru hatlarının oluşumu ve işletimi Türkiye kontrolündeki projelerle yürümelidir.

Üstelik bu saydıklarımız enerji ile ilgilidir, 2030’lardan itibaren bölgede su savaşları başladığında şimdiki kazanım ve kayıplar daha da önemli bir biçimde görünür olacaktır. İşte savaşlar böylesi amaçlarla yapılır! Sokakta teneke çalarak veya millete kurşun sıkarak değil! Ülkede yıkıcı ve bölücülerin fonksiyonlarını bu şekilde anlamak mümkündür. Kimin ne tarafta olduğu bundan dolayı önemlidir. Asıl ve tali meseleleri değerlendirirken kaybolmamak bu nedenle önemlidir. Bu tür savaşlar barış zamanında yapıldığından asla algı bozukluğu ve hata kabul etmez.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

CIA Türkiye’de Ne arıyor?

DİĞER YAZI

Distopyacıların Sahte Yüzleri

Politika 'ın son yazıları