kudus
Kudüs

Kudüs

388 Tıklama
13 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Çoğu kişinin yaptığı gibi ben de bugün Kudüs yazmak isterdim uzun uzun… Ama politika, dış politika konularında ders vermeyi yeğleyeceğim. Çünkü bizlere kader diye dayatılanlar aslında yapay zorluklardır. Buna karşılık ayrıntılı açıklamalara yönelenler var. Son hamleyi ve perde arkasını açıklamakla ilgileniyorlar. Somut olgular gereklidir analizler ve sentezler için. Ama söyleyin, sizce eğrelti beşerî meseleler neyle açıklanır? Sözün bittiği tipteki konular yok mudur insan için?

Dış politika rastgele sürdürülmez; köklü bir amaca mütealliktir, planlıdır, zamanı ve tüm şartları hesaplar, kararlılık gerektirir, aklı ve gücü kullanır, incelikleri ve dili vardır… Kim bilir, daha ne özellikleri vardır. “Politika” sözcüğünün “siyaset” sözcüğünden ayrılması isabetli olur. Politikanın ardına değişik anlamlarla yüklenenleri de eklerseniz (örneğin; din dışı, ideoloji dışı, ekonomik topluluk dışı, ülke dışı, ittifak dışı…) çerçeve belirlenir. Buradan yola çıkarsanız salt yaşanan o anın meselelerinin çözülmesiyle ilgili olmadığını da görürsünüz. Çünkü politika bir yönüyle sanattır, yaparken de bıraktığı izle de önemlidir. Köklü dış politika nesillerin, iktidarların, hatta savaş-barış süreçlerinin ötesinde gerçekleştirilir. Onun için asırlara karşılık gelir. Salt yaşanan olaylarla değil, her türlü beşerî ve doğal şartla da gelişir. İnsanlık geliştikçe politikanın her türlü özelliği de gelişir ve asıl olana yansıması sıradan değildir. Dış politika yapanlar kendi dönemlerinde takip edilen uzun süreçlere göre planlı temel politikayı zamanın her diliminde simülasyonlarla dener, revize eder, adım adım takip eder, ilmek ilmek örer, hedeften şaşmadan yürür. Dış politika tamamen içinde bulunulan zamanın aktörlerinin en önemli sorunu da değildir, o aktörleri merkeze koyarak da açıklanamaz değerdedir. Ancak cari politika aktörlerle olur, aktörleri konu eder, aktörlerin etkinliğiyle sürdürülür.

ABD’nin bir proje olup olmadığı hakkında henüz karar verilemeyen tartışmalı lideri Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in Başkenti olarak tanıdı ve ABD Büyükelçiliğini buraya taşıyacağını açıkladı. Bu karar bekleniyordu-beklenmiyordu, sırasıydı-değildi, barışçıydı-çatışmacıydı, taraflıydı-tarafsızdı, akıllıydı-akılsızlıktı vb. şeklinde ele alınmaktadır. Papalık’tan ülke liderlerine ve meclislerine, tüm Müslüman ülkelerden Filistin’e dek çok çeşitli kesimler eleştirisel tepkilerini sunmaktalar. İlk ve sesli tepkilerden biri de Türkiye’den ve özellikle Cumhurbaşkanı’ndan geldi. Zira Kudüs asırlarca Osmanlı kenti olarak dünya sahnesinde belli bir barışçı-saygın politikayla korunmuş ve Türkiye Cumhuriyeti I. Dünya Savaşı sonrası süreçlerde Ortadoğu’da statükonun barışla sürdürülmesinde kendini önemli bir aktör olarak görmektedir. Bu konu oldukça hassas: Müslüman ülkelerin her şeyi kabul edebileceği, ama tek bunu kabul edemeyeceği gibi bir hassasiyetten söz ediliyor. Oldubittiye getirilecek bir konu olmadığı işaret ediliyor. Açıkça bu bir çatışma sebebi olarak niteleniyor. Yani, eğer Müslümanların bugün için karşı hamleye yönelik bir güçleri, planları veya birliktelikleri yoksa da bu soruna ilelebet kin ve nefretle bakacakları gerçeği var. Bu ise sürekli körüklenen sönmeyen veya söndürülmeyecek ateş demek oluyor. Dünyada huzurun tesisi için ilgilenenlerin çabalarını boşa çıkarır deniyor.

Peki, eğer karşıda sadece 1948’de kurulmuş İsrail Devleti ile alakalı değil de Yahudilik için önemli görülen bir konu var ise neden diğer dindekiler politikalarını buna göre ele almadılar, özellikle bölgede önemli bir nüfus olan Müslümanlar ve Araplar neden en azından eşit olacak düzeyde politika geliştiremediler? Ya Türkiye? Madem ki tarihsel perspektifte deneyimle bölgeyi yönetmenin verdiği avantajla neden sağlam bir dış politika izleyemedi? Bu iş sadece Amerika’daki Yahudi lobisinin veya Trump’ın etkinliğine teslim edilecek kadar kolay mıydı? Yoksa Soğuk Savaş sonrası belirlenen Ortadoğu politikasının bir parçası mıydı? Arap Baharı’ndan tutun Türkiye’de FETÖ darbe girişimine kadar, PKK’dan tutun Suriye’de YPG’nin silahlandırılmasına kadar, Irak kuzeyindeki oluşuma, Lübnan, Yemen, Katar meselesine, Suudi Krallığı’na, İran’a, mezhepçiliğe ve daha pek çok sorunlu konuya kadar sevk ve idare edilen, İsrail ve Amerika’nın birlikte sürdürdüğü bir köklü plan mıydı? Müslüman Kardeşler, El Fetih, Hamas, Hizbullah bu işlerde ne konumdalar? Hatta yapay görülebilecek türden olan El Kaide ve IŞİD gibi radikal-küresel terör örgütü projeleri bile bunla ilgili mi görülmeli? Eğer öyleyse, buna evet deniyorsa, o halde on yıllardır bunu görmeyenler, bir planı bile olmayanlar, şimdi işler iyi, zamanı gelince bakarız diyenler kimler idi?

ABD ve Rusya gibi ülkeler küresel çıkarlar için stratejik planda pazarlıklar yaparlar. Kudüs ve Ortadoğu gibi temel meseleler ile Suriye planındaki meseleler bölgesel ölçeğinde başka, küresel güçler ölçeğinde başkadır. Eğer Türkiye; Suriye, Irak, PKK, YPG, içerideki iktidar mücadelesi, ekonomik sorunlar gibi daha çok bu zamana ilişkin meselelerle uğraşıyor veya uğraştırılıyor ise acaba Yahudilerin şu bilinen “vaat edilmiş topraklar” konusuna karşı Türkiye’nin (örneğin) Milli Güvenlik Belgesi dokümanında somut ve değişmeyen türden ne gibi stratejileri var, devletin üst düzeyinde değişmez hangi politikalar ve hedefler yer alıyor? Bu benim özellikli veya kasıtlı bir isteğim, takıntım veya sorum değildir, durumu açıklamaya çalışıyorum. Kudüs gibi konularda kısa kalanlar bu gibi tarihsel derinliği olan köklü meselelere yüzeysel bakamazlar, somut planda bunları bilimsel değil diye niteleyemezler. Çünkü konu beğenilmese de beşeridir! Ama yine de çelişki işte bu noktalardan ileri gelir. Örneğin “bu Yahudilerin köklü ideali dinsel temalı” diye bizler de “benzeri karşı tez üretmeliyiz” demek doğru olmayabilir. Çünkü akılcılık her noktada hâkim olmalıdır. Yahudiler bu ideali iyi politika yaparak, diplomaside, bilimde, sanatta, ekonomide, vs. alanlarda küresel politikalar üreterek güçlendiriyorlar. Demek ki müsabakada benzeri kulvarda olabilmek için sözü edilen türden gelişmeler mutlak surette somut planlar için birer tutarlı hedef halini almalıdır.

Dış politika yapanlara, uluslararası ilişkiler uzmanlarına, stratejistlere, diplomatlara, hatta Dışişleri Bakanlarından tutunuz bürokratlarına dek tümüne yönelik ifade ediyorum, yaptıkları bir tür iş adamlığı değildir; görüşme yapmak, toplantılara katılmak, not tutmak, telefon etmek, “elde bu vardı, ne yapayım” veya “benden bu kadar hemşerim” demek, vs. değildir. Kusuruma bakmasınlar. Bunlar elbette yapılacak. Ama kendilerine önce şunu sorsunlar: Ben kimim, elimde ne var, ne yapabilirim? Çünkü beşeri mirasın yüküyle dış politika yapmak bir hayli güç ve sorumluluk isteyen bir iştir ve bu nedenle beşeri akıl her daim ön planda olmalıdır, rüzgarlara kapılmamak esastır.

Şunu gördüm, çok genel bir bakış açısı sunacağım, Ortadoğu’da daha çok görülen türden: “Beceriksiz politikacılar halkı sokağa dökerek çözüm yolu ararlar; beceriksiz dış politikacılar sade vatandaşını cepheye sürerek çözüm yolu bulduklarını zannederler.” Bu çıkış yolları neyin çözümüdür? Barışın mı? Eğer böyle ise iş işten geçmiyor mu? Bu kolaycılık değil mi? Plan, strateji, politika, geliştirilmiş önlemler paketi, istikrar, güvenlik nerede? Biz bunu yapamadığımızdan, asırları, hadi diyelim on yılları planlayamadığımızdan, bu durumlarla karşılaşıyoruz. Karşı taraf yapabildikleriyle öne çıkıyor. Hep bir şeylere mecbur kalıp sonunda kötünün iyisi etrafında birleşmek zorunda kalınması bu milletin kaderi olmamalı! Peki, o halde ne yapalım? Çaresizliğin halka sevdirilmesi bir kader konusu olamaz. İnsanı yücelten akıldır, insani çözümlerdir, hayalcilik değil!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Ortadoğu Güncesi

DİĞER YAZI

Putin-Erdoğan Görüşmeleri

Politika 'ın son yazıları