hatayin-cagristirdiklari
Hatay'ın Çağrıştırdıkları

Hatay’ın Çağrıştırdıkları

Okuyucu

Hatay’ın Türkiye toprağı olması konusu tam bir diplomasi zaferidir. Bunu biliyoruz. Ama öncesinde Ortadoğu’da Milletler Cemiyeti ile neler yapılmış ona bakalım.

Mandater Sistem

Milletler Cemiyeti, eski tabirle Cemiyeti Akvam nedir? Gerçi değişiklikler yapıldı ve son şekli verildi, adı Birleşmiş Milletler oldu ama biz bir döneme damgasını vurduğu ve Osmanlı’nın topraklarının paylaşılmaya çalışıldığı dönemdeki bu sürece kısaca değinelim.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Versay Anlaşması 1919’da yapıldı. Bu barışı değil, bir sonraki Dünya Savaşı’nı getirdi. Ama bu savaştan sonra Atlantik esaslı bir dünya düzeni kuruldu. Versay Sistemi diyebileceğimiz bir dünya düzeninde yaşar olduk. Halen daha bu sistemin olumsuz etkileriyle dünya sıkıntılı süreçler geçirmektedir.

Unutmayalım ki Birinci Dünya Savaşı’nın olmasını isteyen bazı odaklar vardı. Savaş kaçınılmaz olabilir ama bir bakıma hızlandırılması, Immanuel Wallerstein’in de dediği gibi “zaman ve mekânın sıkıştırılması” birilerinin çabasıyla gerçekleşti. Hatta bu çevrelerce bazı ülkelere savaşsınlar diye borç para verildiği de bilinmektedir. Savaşı finanse edenleri pek konuşmak istemeyiz doğrusu, bunlar sanki gereksiz konularmışçasına algılanır. Belki de doğrudur!

Ama bir gerçek var, ilk Dünya Savaşı ile bir Milletler Cemiyeti kuruldu. Buradan sonra İkinci Dünya Savaşı yapıldı. Sömürgeciler Avrupalılar ve sonra Dünyayı savaştırıyorlar! Her gün işinde gücünde ter akıtan, çocuklarına rızık peşinde koşan Avrupalıların düşünmesi gereken bir noktadır bu! Sonra İngiltere’nin maharetiyle İsrail Devleti kuruldu. Birleşmiş Milletler haline gelen Milletler Cemiyeti bugünkü yapısına geçti. Kuzey Atlantik Paktı NATO kuruldu. Sonra Bretton Woods ve bildiğimiz Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Merkezi (öncesi GATT) gibi uluslararası örgütler kuruldu. İşte size dünya düzeni! Ama bu arada altın standardı devredeydi ve bunun başında da Yahudiler vardı. Altın standardının patronları ile Dünya Savaşlarını finanse eden iş adamları, bankerler aynıydı.

Bu arada söylemeliyim ki Birinci Dünya Savaşı zamanında, dünyada üç büyük hanedanlık, Osmanlı, Avusturya-Macaristan Habsburg ve Rus Romanov Hanedanlığı devrini tamamlandı, yani imparatorluklar dönemi sonlandı. Ortadoğu’da cetvelle sınırlar çizildi. Avrupa’nın sahiplendiği bu şark bölgesinde artık Wilson Prensipleri ile Amerika da vardı. Tarih bu dönemden sonra farklı aktı.

Bizlere hep dediler ki “barışı kalıcı hale getirmek adına” Milletler Cemiyeti kuruldu. Acaba bu proje savaşı finanse edenlerin dünya egemenliği projesi ve sonrasında sürdürülecek çabaların bir geçiş dönemi miydi?

Ne ilgimiz var? Mandater Sistem olarak bildiğimiz bu bir ülkeyi veya coğrafyayı idare etme sistemi aslında Milletler Cemiyeti’nin kararları ile gerçekleşmiş idi. Yani bizim (örneğin) Osmanlı toprakları paylaşılırken Mandater Devlet atanması süreçleri var. Bunlar Avrupa’nın sömürgeci devletleridir. Sömürgeci Avrupalıların sermayeyi nerelerde biriktirdikleri, kimlere borç verdikleri, kimlerden sigorta yaptırdıkları, döviz kurlarını kimlerin hesapladıkları bilinir. Bunlar Avrupa’da yaşayan zengin Yahudi aileleridir. İşte bunlarla birlikte kurgulanmış bir büyük planın parçası olarak o ülke toprağı anlaşma ile “Buyur Fransa, buyur İngiltere,” şeklinde paylaştırılmış, ataması yapılan valilerin ve komisyonların danışmanları ise buralardaki kaynakların nasıl talan edildiği hususlarıyla ilgilenmiştir. Buradaki hassas alışverişi anlayabildik mi?

İşte bu Fransa Mandası ile Suriye ve Lübnan bugün ne halde? İşte İngiliz mandası ile Filistin topraklarında kurulan İsrail devletinin bugünkü durumu…

Milletler Cemiyeti fikri 28 Nisan 1919’da somutlaştı. Amaç barışı getirmek ve sürdürülür kılmaktı. Yani cenneti vaat etmişler gibiydi!

Wilson Prensipleri olarak bildiğimiz “14 nokta” bundan sonra ilan edildi (8 Ocak 1918).

Milletler Cemiyeti anlaşması metni Versay Sistemi’nin bir devamı niteliğindeydi, 10 Ocak 1920’de ilan edildi. Halbuki sekretaryası 10 Haziran 1919’da Londra’da faaliyete geçmişti bile. Çünkü o devirde dünyanın kalbi Londra’da atmaktaydı, dünya finans merkezi burasıydı. Burada Londra’daki finans şirketleri ve İngiltere’deki politikacıların ilişkisini ifade edecek değiliz. Daha sonra Milletler Cemiyeti’nin merkezi Cenevre oldu. 1929’da çalışmalara başlandığında 18 devlet üye idi, kurulduğunda 45 üye ülke oldu, sonra üye devletler 49’a çıktı. Amerika Birleşik Devletleri henüz Cemiyeti Akvam’ın dışındaydı. Amerika İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler ile devreye konacaktı. Türkiye Cumhuriyeti Milletler Cemiyeti’ne 1932’de katıldı. Milletler Cemiyeti’nden sonra Lahey Adalet Divanı kuruldu. Uluslararası anlaşmazlıklara bu mahkeme baksın dendi. 

Başka tarihsel konuları fazla açmayayım, ama şunu da vurgulamakta yarar var kanısındayım, bir kere her şey güzel olacak denmişti, Milletler Cemiyeti’nin üstüne Locarno Anlaşması (1925) imzalanmış ve Kellog Paktı (1928) kurulmuş, ama Avrupa’da olanlara bakın, İtalya’da faşizm, Almanya’da Nazi iktidarı, 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonraki Sovyet Rusya’nın hali… Öte yandan Japonya adasından çıkmanın yollarını arıyor.

Osmanlı’nın sonlanması sürecine eğilelim, Nisan 1920’de San Remo Konferansı var. Buradaki paylaşıma bir bakın: İngiltere Irak, Ürdün ve Filistin’i alıyor; Fransa Suriye ve Lübnan’ı alıyor. Sonra 10 Ağustos 1920’de bildiğimiz o Sevr belası kapıya dayanıyor. Sevr deriz de San Remo’yu bilmeyiz!

San Remo Konferansı Mandacılık Sistemi’nin aklıdır, yani paylaşımı meşrulaştıran Milletler Cemiyeti’nin icraatıdır. Mandacılık nedir? Wilson’un 14 Noktası, “Toprak ihlali yapılmamalı,” diyor, ama İngiltere ve Fransa bu toprakları paylaşmak istiyor, arada bir çözüm bulunması gerekiyor, Manda Yönetimi İlanı ile bu konu meşrulaştırılıyor. 

Türk Milleti 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ile sınırlarını belirlemiş oluyor. Bu sınırlar Osmanlı Parlamentosu’nun henüz dağılmadan önce 12 Şubat 1920’de ilan ettiği Misakı Milli Sınırları değil, ancak olabildiğince yeterli görülen bir anlaşma imzalanarak yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti egemenliğini ilan etmiş oluyor. Misakı Milli ile Sevr arası dönem hatta bundan öncesinde San Remo arası dönem 1920 yılının aylarıdır. Kurtuluş Savaşı ise hemen sonrasında başlamış ve Mudanya Mütarekesi sürecine kadar (11 Ocak 1922) cephelerde geçen bir mücadele dönemi var. Lozan bundan da sonradır.

Çokça sözü edilen 1916 tarihli bir Sykes-Picot Anlaşması var. İngilizler ile Fransızların çizdikleri haritayı bugün bile önümüze koymak isteyen mihraklar yok değil. 

Biz yine şu Mandacılık konusuna bakalım. 

İngiltere Ortadoğu’yu nasıl değiştirdi biliriz. Mısır’ı, Hicaz’ı, Filistin’i, Irak’ı, Ürdün’ü, İran’ı… Burada San Remo Konferansı ile İngiliz Mandası olan Filistin’in daha sonra 1948’de nasıl bağımsız İsrail Devleti’ne dönüşeceği de ibretlik bir konudur, bugün dahi etkileri devam etmekte, bölgeye barış değil zulüm ve savaş getirmiş haldedir.

Fransa aynı Ortadoğu’yu nasıl değiştirdi bunu da biliriz. Lübnan ve Suriye topraklarında Fransızlar kan bağıyla oluşmuş dengeleri bozdular.

Bu çirkin düzen İkinci Dünya Savaşı’na kadar böyle devam etti.

Avrupa Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ara sürecinde çok fazla sorun yaşamaktaydı. Kazan kaynıyordu. Türkiye bu dönemde Milletler Cemiyeti’ne katıldı (18 Temmuz 1932, 43ncü üye), Balkan Antantı’nı kurdu (9 Şubat 1934), Montrö Boğazlar Sözleşmesini imzaladı (20 Temmuz 1936), Sadabat Paktı’nı kurdu (8 Temmuz 1937) ve nihayetinde Hatay sorununu çözdü. 23 Temmuz 1939’da Hatay tekrar Türk toprağı oldu.

İskenderun Sancağı

Şimdi bu konuya bakalım. 20 Ekim 1921’de Fransızlarla Ankara Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmayla Misakı Milli’de ülke toprağı olan İskenderun Sancağı (Hatay) dışarıda kalmış idi. Ankara Anlaşması’nın içeriğinde bu bölgedeki Türkleri korumakla ilgili hükümler vardı. Anlaşmanın 7. Maddesi şöyleydi: “İskenderun bölgesi için özel bir yönetim kurulacaktır. Bu bölgenin Türk ırkından olan sakinleri kültürlerinin gelişmesi için her çeşit örgütten yararlanmış olacaktır.” Sınırları ise 8. Maddede belirlenmiş haldeydi. Bu anlaşma ile İskenderun Fransız Mandası altına girmiş oldu. Fransız Manda İdaresi ise Suriye ve Lübnan’ı, Halep, Şam, Lübnan ve Lazkiye Devletleri adıyla parçalamıştı ve 1921 itibarıyla İskenderun da Halep’e bağlanmış oldu.

Atatürk’ün içine sinmeyen bu durumun ifadesi çokça bilinen bu diyalogla hatırlanır: “Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde kalamaz!”

1926’da İskenderun Sancağı içinde, doğrudan Beyrut Fransız Yüksek Komiseri’ne bağlı, bir hükümet kurulması kararı çıktı. Seçimler yapıldı ve anayasası hazırlandı. Böylelikle “Bağımsız İskenderun Hükümeti” kurulmuş oldu. Suriye’nin çeşitli yerlerinden eleştiriler gelince Fransızlar bu hükümetin adını değiştirdi ve bir kararnameyle “Kuzey Suriye Hükümeti” yaptı, Sancağı da Şam’a bağladı.

Bu arada çeşitli itirazlar yükselmeye devam etti, İskenderun Sancağı halkı, “Bizim Şam ile ne ilgimiz var?” diye sormaktaydı. Şam Meclisi durumu yatıştırmak adına İskenderun Sancağı’nın özel bir statüsü olduğunu kabul etti. 1930’da Milletler Cemiyeti Mandalar Komisyonu ilgili kanunu kabul etti. Halk Sancak’ın Türkiye’ye katılmasını arzuluyordu. 1935 yılı geldiğinde Fransızlar Lübnan ve Suriye’deki Manda Yönetimi’ni bırakma kararı aldı ve 1936’da bu konuyu sonlandırdı.

9 Haziran 1936’da buradaki Manda haklarını anlaşma ile Suriye Hükümeti’ne devretti. Türk Hükümeti derhal Milletler Cemiyeti’ne başvurdu ve İskenderun Sancağı hakkında Fransa ile görüşme teklif etti. Görüşme ret edildi ve Türk-Fransız ilişkileri gerildi. Türkiye Fransa’ya aynı gün nota verdi. Nota şöyleydi: Suriye ve Lübnan’a nasıl bağımsızlık verildi ise İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmelidir.

Atatürk 1 Kasım 1936’da Milletler Cemiyeti’nde bir konuşma yaptı ve “Türk olan İskenderun-Antakya ve havalisi” meselesinin Fransa ile çözülmesini talep etti. Milletler Cemiyeti konuyu 14 Aralık 1936’da ele aldı ve 22 Aralık’ta bölgeye bir Gözlemci Kurulu görevlendirdi. 27 Ocak 1937’de Milletler Cemiyeti bir karar açıkladı: İskenderun ve Antakya iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Şam’a bağlı bir anayasası olan ayrı bir varlık statüsünü aldı. Anayasa uygulaması Milletler Cemiyeti’ne verildi ve bu statü Fransa ile Türkiye’nin garantörlüğüyle sağlamlaştırıldı. Bu şekilde bir anayasa hazırlandı ve kabul edildi. Anayasa gereğince yapılan seçimlerde sorunlar yaşandı, Türkiye itiraz etti ve yenilenen seçimler de yeterli görülmedi. Bunun üzerine Türkiye sınıra asker yığdı. Fransa, 6 Haziran 1938’de Hatay Valisini geri çekti ve yerine Türk Vali atanmasını kabul etti. Fransa ve Türkiye 3 Temmuz 1938’de bir anlaşma yaptı, Hatay’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi statüsünü korumak amacıyla bölgeye 2.500’er kişilik askeri kuvvet yerleştirdi. Akabinde Türk askeri hemen Hatay’a girdi.

Ankara’da Fransa ve Türkiye 4 Temmuz 1938’de bir Dostluk Anlaşması imzaladı. Bundan sonra Hatay’da Ağustos ayında yapılan seçimleri Türkler kazandı. İlk toplantısında Sancak Millet Meclisi Hatay Cumhuriyeti’ni ilan etti.  Türkiye derhal bu devleti, parasını ve her şeyini tanıdı. Hatay Millet Meclisi 23 Haziran 1939’de toplantıda o tarihi kararı aldı ve Anavatan’a katılmayı ilan etti, Hatay Devleti’ne son verildi. Bu kez 23 Haziran 1939 tarihinde Fransa ve Türkiye Ankara’da bir anlaşma imzalayarak Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti. Sonra TBMM özel bir kanun çıkardı ve 23 Temmuz 1939’da Türkiye’ye katıldı.

İdlib

Şimdi Suriye’ye İdlib ve Halep bölgesine bakıyorum, hatta El Bab’a, Afrin’e ve Cerablus’a da. Şimdi Türkmen Dağı’nı düşünüyorum. Bir bakıyorum Suriye’de zulüm ve baskı altında yaşamışlara, bir de Osmanlı Barışı olarak biline zamana… O eski haliyle barış içinde yaşamış değişik etnik kökenli, çeşitli din ve mezhepten olan insanların barış ve esenlikle yaşayabildiklerini düşünüyorum.

Bugün olan ne? Üç kuruş para için, çıkar için, petrol için, ihaleleri alabilmek için bu kadim topraklarda kimlerin neler yaptıklarına ve bir de genişlemek adına ortalığı karıştıran sinsi politikalarla bölgedeki o sonradan kurulma devletlere bakıyorum. Aç kalmış üşüyen o minik çocukları aklımdan çıkaramıyorum. O halen fikriyle ve planıyla var olan Mandacı ve Sömürgeci ülkeler, zengin sermaye sahiplerince ortaya atılmış düzenlemeler, Dünya Savaşları ve bugüne gelen o zalim uygulamalar… Bunların hepsi oluyor ve insanlığı yok ediyor! Halbuki Birleşmiş Milletler diye bir kurum var, Lahey Adalet Divanı yerinde duruyor. Acaba Mandater Sistemin yöntemi şimdilerde daha farklı mı çalışıyor?

Ama en azından Antakya, İskenderun Türkiye’de!.. Ama en azından Türk askerinin canıyla ve kanıyla Suriye halkı için hazır ettiği Fırat’ın doğusundaki ve batısındaki o güvenli bölgeler var. Tarih bir daha Türkiye’den Mısır’a kadar olan coğrafyada, Doğu Akdeniz’deki masum insanları, o Mandacıların parçalayan ve esası yok sayan düzenine döndürmesin ve o kötü şartları yaşatmasın. Şimdi Türk askeri bu şuurla Suriye’dedir, tıpkı atalarının yaptığı gibi.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Siyasette İşbirlikçilik

DİĞER YAZI

İdlib ve Diplomasi

Politika 'ın son yazıları