Kaşıkçı Davasında Son Noktaya Doğru

310 Tıklama
17 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Cemal Kaşıkçı konusu ile ilgili İstanbul Başsavcısı dosyasını tamamlamak üzere. En önemli kanıt cesedin veya bir parçasının bulunması. Demek oluyor ki dava için son noktaya yaklaşılıyor. Bugün önemli gelişmeler yaşandı. Aynı zamanda bazı sorular da var. Hepsini birlikte değerlendirmekte yarar görüyorum.

Cemal Kaşıkçı Suudi Arabistan’dan gelen infaz ekibi tarafından öldürüldü. Onu derdest edip Suudi Arabistan’a canlı götürselerdi ya öldürülecekti ya da hapsedilecekti. Ancak Suudi infaz timi daha önce Avrupa’da uyguladığı bu menfur yöntemi Türkiye’de de yapabileceğini düşündü. Onların hesap edemedikleri: 1) Kaşıkçı başına gelecekleri tahmin ediyordu, nişanlısı Hatice Cengiz’i uyarmıştı, 2) Türk istihbaratı ve diğer yetkilileri hazırlıklıydı, olayı derhal tedbir alarak kendi kontrolünde yönetti.

Öğrenilen şu: Cemal Kaşıkçı Başkonsolosluğa girdikten sonra 20 dk. içinde öldürüldü ve vücut bütünlüğü bozuldu. Bundan başka anlatılacaklar ve senaryolar olabilir.

Bu cinayetin 1963 Viyana Sözleşmesi ile statüsü sabitlenmiş Başkonsoloslukta, yani uluslararası bir noktada cereyan etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. İki özel uçak ve yine tarifeli uçaklarla İstanbul’a bu iş için gelen infaz timinin planı neydi? Kaçırmak veya infaz etmek idi. Sonuçta Kaşıkçı barbarca öldürüldü.

Bir senaryo şöyleydi: Suudi timi Kaşıkçı’yı ilk olarak sorguya başladı. Bu sorguda aynı zamanda bir zorlama ve işkence yaptılar. Kaşıkçı’nın boğulması veya başka bir biçimde öldürülmesi üzerine canilerin yaptığı acil durum planı bir aldatmaca oldu. Timle gelenlerden biri dublör idi. Dublör kullanıldı da. Güya Kaşıkçı’nın yaşadığı izlenimi verilecekti. Kaşıkçı’nın bütün veya bütünlüğü bozulmuş nedeni İstanbul’da satın alınmış işbirlikçilerle bir yerlere gizlice defnedilecekti ve zaman içinde Türk yetkililere ve dünyaya unutturulacaktı. Ancak buna imkanları olmadı. Sürdürülen çalışmalar Suudileri sıkıştırdı. Suudiler Kaşıkçı’nın Başkonsoloslukta öldürüldüğünü kabul etti.

Bu senaryonun bazı bölümleri doğru olabilir ama neticede Suudilerce yapılan aldatma ve örtme faaliyetleri işe yaramadı.

Şimdi olay apaçık ortaya çıktı. Bugün itibarı ile neler oldu, bakın: 1) İngiliz Gazetesi Sky News iddia etti; bugün cesedin bulunduğu açıklandı. (Haber mesnetsiz ve erken olabilir. Aramalar devam ediyor. Ancak bu tür sansasyonel haberler sürekli çıktı, temkinli olmak doğru olur.) 2) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı üzere olay, Suudi timi tarafından planlı ve organize biçimde gerçekleştirilmişti. 3) Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz, “Suçlular cezasını bulacak,” dedi. 4) CIA Başkanı Gina Haspel ekibiyle dün geldi, bugün ortaya çıktı. 5) Birleşmiş Milletler, “Türkiye’den talep gelirse soruşturma başlatacağım,” dedi, 6) Avrupa Parlamentosu özel bir toplantı yaptı.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini bugün tepkilerini açıkladı. Özetle, Avrupa bu konuyla ilgilenmeye devam edecek. Henüz bir ambargodan bahsedilmedi. Ya AB Suudilere uygulanabilecek yaptırımları üye ülkelere bıraktı, ya da resmi sonucun tam alınmasını bekliyor. AB’nin genel ilgi alanındaki konular; insan hakları, basın özgürlüğü, barışı bozucu eylemler, terör ortamı yaratılması ve demokrasi.

Bütün bunlara ilave olarak, Sultangazi’de bulunan Suudi Başkonsolosluğu’na ait aracın İstanbul Başsavcılık Makamınca bugün araştırması yapıldı. Basına araçtan özel eşya, bilgisayar ve birkaç evrak çıktığı açıklandı.

Kim suçlu ve neden bu olay gerçekleştirildi? Yaklaşık 10 gün önce bir televizyon kanalında da ifade ettim, bu olay Suudi Arabistan içinden bakılırsa bir taht kavgasıdır. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın 4 Kasım 2017’den bu yana yaklaşık 20 civarı bu tür öldürme ve kaçırma olayı göz önünde tutulur ise (ayrıca 200’den fazla tutuklama var,) oklar kendisini işaret etmektedir. Öldürülenler arasında Yemen sınırında uçan helikopter ile uçan Prens Mansur bin Mukrin de vardı. Mansur, Mukrin el Suud’un oğluydu. “Onu zor duruma sokmak isteyen bir grup var, dolayısıyla bu olay Prens Muhammed bin Selman’a tuzak…” diyenler de olabilir. Bence hiç önemli değil. Sonuçta bu içeriden bakıldığında Suudilerin yapageldikleri işlerden biridir.

CIA bu işin neresinde? CIA Suudilerin yaptıklarını hep izlemektedir. Geçmişten bu yana yapılanları bir “iç mesele” olarak gördü. Yönlendirirken de kendine yakın olanı teşvik etti, dolaylı olarak eğitti. Prens Muhammed bin Selman teamülleri değiştirilerek ve anayasada değişiklik yapılarak, olağandışı şekilde veliaht seçildi. Aslında Veliaht Prens Muhammed bin Nayef idi (Nayef bin Abdülaziz’in oğlu). Katar krizi esnasında Selman bin Abdülaziz yeğeni yerine oğlunu veliaht ilan etti. (Nayef bu işin neresinde, ilgili mi ilgisiz mi sonradan öğreneceğiz!)

Muhammed bin Selman Savunma Bakanı iken ona bir plan yapması söylendi. O da hazırlandı. Başbakan ve Savunma Bakanı oldu. Suudilerde Veliaht Prens açıklandı ise yönetimin iğleri ona verilir. Kral daha çok temsil makamıdır. Bu durumda da aynısı oldu. İçişleri Bakanı’nı görevden aldı. ARAMCO’ya kendine göre çekidüzen verdi. OPEC’in 21 yıllık başkanını Ali el Naimi’yi değiştirdi, ARAMCO’nun yönetim kurulundan Sağlık Bakanı Halid el Falih’i Petrol Bakanı yaptı, yetmedi Petrol Bakanlığı’nı Enerji Bakanlığı şeklinde değiştirdi. Bu Suudi Arabistan’ın gelirlerinin %53’ü demekti. Yani Prens Muhammed bin Selman çok güçlendi, dünya petrol piyasasında belirleyici oldu. Ama çok hoyrat ve tecrübesizce davranmaya başladı.

Her ne ise, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, hem CIA hem de arkadaşı ve Donald Trump’ın Yahudi kökenli damadı (ki Trump’ın aynı zamanda Ortadoğu danışmanı, İsrail ile ilişkiler dahil pek çok faaliyetten sorumlu,) olan Jared Kushner vasıtasıyla kontrol edilecek biri idi. Ama 33 yaşındaki (genç) Veliaht Prens bu hatayı ya yaptı, ya da ona bu tür bir tuzakla Suudi sistemi içinden “dur!” diyenler oldu.

Suudi sistemi özetle nasıl işler? Suudi Arabistan içinde etkili olan Vehhabilik, yani din konusu bakımından önemli bir hiyerarşi; bir de köklü ve ağırlıklı aileler tarafından yürütülen denge sistemi var. Eğer Prens Muhammed bin Selman için, “Sen zaten orada olmaman gerekiyordu,” diyen bir iç hizip var ise buna uygun yapı zaten orada mevcuttur ve bu insanlar devlet içinde güçlü ve gelenekten gelen alışkanlıkla güç kullanmayı bilen insanlardır. Onlar için önemli olan mevkilerini (çıkarlarını) ve Suudi Kraliyet Sistemini korumaktır.

ABD bölgeye önce Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu gönderdi. Yine ifade etmiştim, “Bu konu önemlidir, ABD politikalarının bir yerde yanlışlığının işaretidir, ABD adına Başkan Trump durumu toparlamalı,” demiştim. Dolayısıyla Pompeo veya bölgede çalışan başka resmi yetkililer burada ancak “hasar kontrolü” yapmakla görevlidirler.

ABD’nin Suudi Arabistan ile ilgisini ve ilişkisini merak edenler var. İfade edelim. ABD; 1) Kutsal Mekanlardan dolayı Müslümanlık üzerine olan etkisini sağlar, 2) Vehhabilik ile kendi projelerini yönlendirir, 3) Araplar üzerinde nüfuz sağlar, 4) Körfez ülkelerini yönetir, 5) OPEC üzerinde etkili olur ve enerji piyasasını kontrol eder, 6) Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e ve Atlantik’e ticaret ve enerji geçiş yollarını kontrol eder, 7) Ortadoğu politikalarını yürütür. Diğer konuları sıralamıyorum, en belli başlı konular bunlardır. “Daha ne olsun?” diyeceksiniz.

Trump geçen ay Suudilere neden çok sert bir çıkış yaptı; “Ben olmasam koltuğunda iki hafta bile oturamazsın…” demişti? Konu bellidir. Suudiler ABD’nin sözünü dinlemedi, OPEC vasıtasıyla petrol fiyatlarını yükselten bir politika güttü ve Rusya ile ilişki içine girdi.

Kaşıkçı olayı oldu, Avrupa’dan Suudilere yönelik bir ses çıktı, farkında mısınız, Rusya veya Çin pek bir şey söylemedi. İsrail’in sessiz kalmasını anlıyorum, siz de anlamışsınızdır. Rusya ve Çin neyi bekliyor, yakında anlayacağız; ama az çok bunu da tahmin etmek mümkün. Onlar ABD’nin başarısızlığını bekliyorlar. Avrupa’nın tepkisi ise önemli. Suudilere, ABD’nin Ortadoğu politikalarına karşı bir duruş var ancak söylem “diplomatik ve hukuki” lisanı geçmiyor. G-7 ülkeleri de konuya eğilmektedir. Bu G-7’nin ender bir çıkışı olarak değerlendirilebilir.

Sonuca gelelim: 1) Suudi Arabistan içindeki olaylar neyse, bu olayın bir diplomatik misyonda olması, üstelik İstanbul’da gerçekleşmesi bizim için asıl konudur. Kendi iç hukukumuzu uygulayacağız. Uluslararası hukukla ilgili faaliyetleri başlatacağız. 2) Bu durum uluslararası sistemde yeni bir durum olduğuna göre bundan sonra bu tür bir yanlışlık olmamalıdır. Diplomatik misyonlar bir terör merkezi değildir, bu özel yerlerin ve içindeki kişilerin görevi terör üretmek ve terörü desteklemek asla olamaz. Dolayısıyla uluslararası sistem ve Birleşmiş Milletler konuyu bu yönüyle değerlendirmelidir. Bu yönde bir soruşturma başlatılırsa örneklik teşkil edeceğinden önemlidir. 3) Türkiye bu konuyu çok iyi yönetmiştir, yönetmektedir. 4) Suudiler öteden beri Ortadoğu’da bir çok yanlışlığa imza atan bir ülkedir. Dolayısıyla bu yönü ile de masaya yatırılmalıdır. ABD’nin ve İsrail’in bilgisi ve ortaklığı ile Suriye’de PYD/YPG’ye ve radikal muhaliflere maddi destek vermektedir. Yani terörü desteklemekte ve bölgeye barışın gelmesini engellemektedir. Diğer taraftan ve benzer politikalarla en yakın zamanda görülen, Yemen, Katar ve Filistin gibi sorunlarda yanlış yerde durmaktadır. Doğu Akdeniz’de çıkarılacak fosil yakıt konusunda yine İsrail ve Mısır ile işbirliği halindedir, Yunanistan ve GKRY politikalarını desteklemektedir. 5) Türkiye insanlık, kendi çıkarları ve adaletle süreci yönetmeye devam edecektir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Kirli İttifaklar ve Suudi Krallığı

DİĞER YAZI

CIA Türkiye’de Ne arıyor?

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını