turk-turizmine-politik-acidan-bakis
Türk Turizmine Politik Açıdan Bakış

Türk Turizmine Politik Açıdan Bakış

330 Tıklama
11 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Türk turizmi Rahmetli Turgut Özal’dan sonra yeni bir döneme girdi ve şimdiki yapının ana hatları o dönemde belirginleştirildi. Eğrisiyle doğrusuyla bugün belli bir sınıra gelindi. Şimdiki durumda akla şu sorular geliyor: Türk turizmi kırılgan mıdır? Türk turizminin belirgin devlet politikası nedir? Bunlara kısa ve güncel bazı cevapları bulalım.

Rusya ile yaşanan uçak krizi ve daha çok İstanbul ve Ankara’da görülen terör eylemleri sonrasında belirgin şekilde şunu anladık; Türk turizmi kırılgandır. Uluslararası ilişkiler ve terör gibi hususların devlet inisiyatifiyle gelişen politik konular olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ama sonuçta turizmin belli konulardan etkilenmesi halinde kendini koruması için devreye koyabildiği kendi sistemi içinde çalışan bir çözüm refleksi olmalıdır, bu yoktur. Böyle bir şey olacaksa bu neye dayanmalıdır? Cevap; devletin kapsayıcı politikaları ve küresel markalar.

Öncelikle şu var, her akıllı sistem belli bir öngörü ile çalışır. Sistemi yönetenler öngörüde bulunur ve buna göre önlemlerini alır. Bu çok temel bir konudur. Her sektörü ve alanı değerlendirecek olursak şunu söylemek yanlış olmaz; Türkiye’de öngörünün ve buna dayalı çalışma biçiminin ucu açıktır, turizmde de durum böyle işler. Halbuki dünya devi firmalar elini kolunu parçalamadan para kazanmanın yolunu biliyordur ve “Her ne pahasına olursa olsun!” anlayışıyla iş yapmaktan kesinlikle uzak dururlar. Biz ne durumdayız? “En azına bile razıyız…” düşüncesi ile hareket ediyoruz.

Bir diğer nokta şudur; bir şeyi yapmak da yapmamak da politika dahilinde açıklanabilir. Türkiye’de politikacılar, meslek kuruluşları yetkilileri, bürokratlar politikayı bu mertebede görmektedirler. Yapmadın, neden dedin, cevap verildi, politika; yaptın, az yaptın, nasıl dedin, cevap yine politika… Politika bu kadar kolay açıklanabilen bir alan değildir.

Belli bir önlem alma süreci işliyor, ki bu ne yaratıcı ne de güvenilir bir politika ile ilgilidir. Buna göre işletilen çözüm süreçlerini şöyle açıklayabiliriz; öngörüye dayalı çalışma şekilleri pek kullanılmıyor, önce sorun meydana geliyor, politikacılar sektörün ileri gelenlerine “Bana çözüm getirin” diyor, bunun üzerine yetkililere bazı çözüm önerileri sunuyorlar, bu öneriler tüm sistemin lehine kapsayıcı düzelme imkanı yaratmadığı ve bir daha bu tür bir durumda güvende olma ihtimali vermediği gibi, aslında o sektörün ileri geleni olup devletle muhataplığının avantajını kullananlar açısından başka bir durum ortaya çıkıyor, bunlar krizi fırsata dönüştürüp daha da büyüyorlar, haksızlık bağlamında bir sonuç elde edilmiş olunuyor. Bu durumda ortaya çıkan tablo şu; devletin belirgin, adil, kapsayıcı, onarıcı, stratejik, vizyon ortaya koyabilen ve çerçevesi belli bir politik tutumu yok.

Elbette rakamlar vardır, gerçektir, önemlidir ama her şey demek değildir. Elbette devlet adamları kendince, “Bu şartlarda ben üzerime düşeni yaptım, işi savuşturdum, daha ne yapayım…” diyebilir ama bu, “Gereken tam anlamıyla yapıldı, sorun yok!” demek olmayabilir.

Uygulamada en başlıca konu nedir ve ne yapılabilir? Turizm beldeleri belli özel statülerle tanımlanmalıdır ve bu tanım kanuni bağlamla kapsayıcı olmalıdır. Politik altyapıda bu husus en önemli konu halinde karşımızda durmaktadır. Bunun içinde belediyelerin, ormanın, çevre ve kültürel değerlerle ilgili olanların, yatırımcıların, yöneticilerin, işletmecilerin, ulaştırmacıların (kara, deniz, hava), sigortacıların, operatörlerin, içerideki her ilgilinin olduğu kadar aynı zamanda dışarıdan konuya dahil olanların, “Ben sana turisti getiririm ama komisyonumu alırım,” diyen tuzu kuru yabancı kesimlerin kanunen çizgileri belirginleştirilmelidir. Bunun için devletin projeye göre temellendirdiği özel kanunları olmalı ve her bir belde kendi özüne bağlı şekilde bir küresel marka olacak şekilde tanımlanıp işletimi ve gelişimi kontrol altında tutulmalıdır.

Eğer Türkiye bu denli güçlü turistik alanlara sahipken bir küresel marka yaratamıyorsa, para kazanamıyorsa, sektördekiler kendini rahat hissetmiyorlarsa, bunun suçu başka yerlerde aranmamalıdır, konu demokrasi, serbest piyasa ekonomisi gibi bilinen ifadelerle açıklanmaya çalışılmamalıdır.

Halen Türkiye’de turizm belli firmaların avantajlı olacakları durumlara göre işletilmektedir, ki onlar da küresel bazda rekabeti yüksek değillerdir. Devlet bu duruma razıysa da turizm çalışanlarının endişeleri azalmamaktadır. Ortada gelecekle ilgili bir belirsizlik hali mevcuttur. Her durumda kazanan ya yerli birkaç büyük yatırımcı ya da belli yurtdışından bu işin kaymağını yiyen firmalar olmaktadır. Türkiye hizmet ve lojistik kısmı ile bir tür işin hamaliyesini üstlenmektedir. Hatta son olaylarda da görüldüğü gibi maliyetinin altındaki işlere “evet” dendiği halde yurtdışı büyük aracı firmalar işi daha da istismar fırsatı yaratırcasına ve hatta tehdit edercesine bir tutum sergilemeyi hak görmektedirler.

Bankalar verdiklerinin karşılığını bir şekilde almaktadırlar. Küresel operatörler bu ülke olmazsa öteki ülkeye kaymaktadırlar. Hükümete yakın çalışan firmalar krizlerde bile biraz daha büyümekteler. Bu işin hamaliyesini çekenler daha çok ter dökmekteler ama karşılığını alamamaktadırlar. Geriye kalan ne biliyor musunuz? “Göbek dansı, şiş kebap güzel mi?…” benzeri avuntular.

Sektörde bir de TÜRSAB diye bir kurum var. Bu kurum baştan aşağı ele alınmalıdır. Dolayısıyla şunu söylememiz gerekiyor, TÜRSAB mevzuatı dahi değiştirilmeli ve işlerden haberdar olan bir kurum değil, öngörü sahibi ve turizmin kırılganlıklarını ortadan kaldırabilecek güçte bir kuruma dönüştürülmelidir. Şimdi, bu tür bir kurumu küresel dev bir turizm firması (örneğin bir Rus, İngiliz veya Alman devi) ile yan yana koyacak olursak, sorun gidermede veya hak ve menfaatleri korumada fonksiyonu ne olabilir ki? Elbette devlet için bu kurum sektördekilerin bir temsil birimidir. Bu bizi bağlar, yabancı için bu kurum ancak nezaketen ziyaret edilebilecek veya varsa yerel işlerinin gelişmesini sağlamak adına çalıştırılabilecekleri bir yerdir, hepsi bu.

Öyle görülüyor ki turizm belli bir yatak kapasitesine ulaştı ve belli miktarlarda ziyaretçiyi ağırlayabiliyor ama yine de karşılığı olan kazancı ve itibarı görmüyor. Dünyanın diğer yerleriyle mukayese edildiğinde, hiç değilse yapılan işin karşılığının elde edilebildiği ölçeğinde giderek durum Türkiye aleyhine gelişiyor. Politikacılar iyi niyetle yaklaşıyor olabilirler. Ama karşılığını bulamayan bu işin emektarları bir yana, her türlü imkan ve zenginlik mevcutken Türk turizm markası olarak itibarlı bir konuma bir türlü erişilemiyor, acı olan budur. Bu itibarlı standart öyle söylendiği gibi reklamla ve tanıtımla da olmaz. Konu üzerine köklü çözümler ve anlayışlar gerekmektedir.

Şöyle bir benzetmeyle kapayalım; Türk turizmi, Türk futbolu gibi olmasın yeter! Ama sanki çoktan öyle oldu bile…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Birleşik Krallık AB’den Ayrılma Kararı Aldı

DİĞER YAZI

Darbe Girişimine Karşı Milli İradenin Demokrasi Nöbeti ve OHAL İlanı

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını