yunanistanin-komitacilari
Yunanistan'ın Komitacıları

Yunanistan’ın Komitacıları

857 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bizim nesil Yunanlıların Megali Idea söylemiyle, yani Büyük Hayal ile, Anadolu’yu işgal hareketlerini püskürtüp, bir Kurtuluş Savaşı verip, onların İzmir’de denize döküldüğü zamanın canlı şahitlerinin torunlarıdır. Bizler Batı Anadolu’da Yunanlıların ne tür mezalimler gerçekleştirdiğinin canlı şahitleri olan dedelerimizden ve ninelerimizden duyarak büyüdük. Büyüklerimize, “Ne işleri vardı köyümüzde?” diye sorduk. Sonra Soğuk Savaşı büyük ölçüde yaşadık. Bugün Doğu Akdeniz’de olup biteni gayet iyi anlayabiliyoruz.

Okuduğumuz Osmanlı tarihi gösterdi ki iki halk birlikte kardeş gibiler. Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) döneminde asırlarca bölgede huzur ve güven içinde el ele olmuşlar. Hatta Osmanlı bürokrasisinin temelindeki idareciler ve memurlar incelendiğinde görülmektedir, çok sayıda Rum nüfusu etkindir. Batı Anadolu’da ticaret yapan kesimde Rumların payı büyüktür. Kardeş kardeşe birlikte yaşama kültürüne sahipken başta 1789 Fransız İhtilali’nin tetiklediği süreçle beraber, Avrupa’nın yayılmacılık sürecinde bugünkü Yunanistan’da yaşayan halklar peşi sıra ayaklanıp kendi devletleri olan Osmanlı’yı bölüp parçalamaya gayret etmişlerdir. O dönem İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Avusturya-Macaristan, Almanlar ve nihayetinde Slavlar Yunanlıların çeşitli ayaklanmalarına ve Osmanlı aleyhine faaliyet göstermelerine destek vermişlerdir. Peki, bugün siz her şey orada kaldı diye mi düşünüyorsunuz?

Şunun için bu hatırlatmayı yapıyorum, bugünkü Yunanistan basamaklar halinde (tıpkı sonra 1948’de tarih sahnesine çıkan İsrail gibi,) topraklarını genişleterek bu hale gelmiştir. Daha çok adını saydığımız ülkelerin desteğiyle şımartılmışlardır. Bu esnada 19. Asırda Avrupa’nın ekonomik yapılanmasına ve bir şekilde Dünya Savaşları için hazırlanmasına sebep olan elitler (bunlar ABD’de FED dahil pek çok ekonomik sistemi de kurmuş olanlardır ve hatta Dünya Savaşlarını finansmanını sağlamışlardır,) Yunanistan’a da bir görev vermeye kalkışmışlar, bunu en belirgin biçimde Ortodoks Kilisesini kullanarak geliştirmek ve yerleştirmek çabası içinde olmuşlardır.

O gün bugün Ortodoks Kilisesi ile Avrupalı elitlerin temsilcileri Yunanistan’daki derin devletin sahipleri olmuşlardır. Ben buna “Derin Yunan Komitacıları” diyeceğim. Dolayısıyla ne gerçek Yunan halkı ne de aklıselim başka insanlar bu komitacı anlayışının yaptıklarına onay vermişlerdir. Üstelik olup bitene anlam vermekte de güçlük çekmişlerdir. “Biz komşuyuz!” dendiğinde doğrudan karşı tarafta bunu inkâr eden ve düşmanlığı körükleyen, bitmek tükenmek bilmeyen bir anlayış var olmuştur. O gün vardı, bugün de var!

O dönemin şartları tarihte kaldı, savaşlar yapıldı, anlaşmalar imzalandı, bu döneme gelindi. Peki değişmeyen ne? İşte o Yunanlıların derin komiteci yapılarının körüklediği düşmanlık!

Lozan Anlaşması yapıldı mı? Her iki ülkenin devlet başkanları ve generalleri el sıkıştı mı? Daha ne? Bitmemiş bir davaları varsa bunu sürdürmek isteyenler kimler, neden kafalarını değiştirmiyorlar? Bugün Venizelos olsaydı da açıklasaydı diyeceğim ama! Akıllanmıyorlar, Konstantinos Mitsotakis gidiyor oğlu Kyriakos o koltuğa geliyor. Acaba neden? Yunanistan’da politika böyle babadan oğula krallık gibi bir konu mu?

Biraz daha anlatayım o halde! Önce 1922 Lozan Antlaşması’na bakalım. Antlaşmaya göre Yunanistan’ın Ege Adalarını silahsız tutması gerekiyor. Antlaşmanın “Adalar” maddesi şöyle: “Midilli, Limni, Sakız, Semadirek, Sisam ve Ahikerya adaları üzerinde Yunan hakimiyeti hususunda Osmanlı Devleti’nin imzalamış olduğu 1913 tarihli Londra Antlaşması ve 1913 tarihli Atina Antlaşması’nın adalar hakkındaki hükümleri ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan’a bildirilen karar, adaların askeri gayelerle kullanılmaması şartıyla aynen kabul edilmiştir. Anadolu kıyısına 3 milden az mesafede bulunan adaların ve Bozcaada, Gökçeada ile Tavşan Adaları üzerindeki Türk hakimiyeti kabul edilmiştir. Uşi Antlaşması ile 1912 yılında İtalya’ya geçici olarak bırakılan 12 Ada üzerindeki bütün haklarımızdan on beşinci maddeyle İtalya lehine feragat edilmiştir.

Osmanlı döneminde, 1911 Libya Savaşı zamanında, sonunda 1912 Uşi Anlaşması ile İtalyanlara vermek zorunda kaldığı, daha doğrusu İtalyanların oldubitti ile sahip çıktığı “12 Ada” diye bilinen Ege’de Anadolu’ya yakın kesimdeki adaları (başlıca olanlarının isimleri şunlar; İstanbulya, Herke, Kelemez, Kerpe, Kaşot, İstanköy, İleryoz, İncirli, Batnoz, Rodos, Sömbeki, İlyaki ve bu takım ada ile birlikte işaret edilen Meis) İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti hakkı olduğu halde almamıştır. İkinci Dünya Savaşı bitti. 10 Şubat 1947’de yenilen ülkeler arasındaki İtalya Paris Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmayla 12 Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı. Türkiye bu kararı beş gün sonra 15 Şubat 1947 tarihinde kabul etti. Bugüne kadar konuyu ucu açık bırakabilirdi, ama böyle yapmadı!

Soru şu, Yunanistan bahse konu Ege Adalarını kime karşı silahlandırıyor? Düşmanlık beslediği Türkiye’ye karşı! Durum böyle gibi. Kim istiyor Türk-Yunan gerginliğini? Yunan halkı mı? Yoksa bahsettiğim Derin Yunan Komitacıları mı savaştan yana, kendi halkını bile kullanmanın peşinde? Fransa’nın veya Avrupa Birliği’nin gerilerinde çıkar kovalayan komitacılar mı var?

Biraz daha bakalım. Soğuk Savaş dönemi başka bir öyküdür. Ortodoksluk bağlamıyla Moskova ile Yunanistan’ın bir ilintisi veya sen-ben meselesi vardır. Bu onları ilgilendirir ama dış politikadaki çıkarım şöyledir, Soğuk Savaş zamanında Sovyet yayılmacılığı kilise yoluyla Yunanlılara sirayet edebilirdi. ABD, İngiltere ve NATO buna karşı derhal önlem almalıydı. O dönem Almanya Doğu-Batı diye zaten ayrı idi ve Batı-Almanya ABD askerinin, Doğu kısmı ise Rusların tahakkümündeydi. Avrupa’da Yugoslavya ve Çekoslovakya diye devletler vardı. Yugoslavlar için de Slavcılık söz konusuydu ve bu ülkede Sovyet silahları kullanılıyordu. Yunanistan’ın komşusu Bulgaristan Ege’de hak iddia ediyordu, denize çıkacak koridor arıyordu. Komitacıların Yunanistan’ı Slav yayılmacılığı üzerinden SSCB’den korumak istemelerinin bir anlamı vardı. Haliyle Yunanistan’da Ortodoks kilisenin vaazları önemliydi.

İyi de Lozan Antlaşması sabit olduğu halde Yunanistan’daki belirli kesimler Batı Trakya’daki Türkleri neden ezmeye çalıştılar? Bu sorunun cevabını iyi niyetle açıklamak mümkün değildir. Çünkü Kilise’nin Yunan politikasındaki etkisi çok tartışmalı bir konudur.

Soğuk Savaş zamanında SSCB donanması önemli bir tehdittir. Kime? Batı’ya, NATO’ya, ABD’ye, Türkiye’ye, Yunanistan’a, vs. Bu tehdidin bertaraf edilmesi veya en azından durdurulması gerekir. Nasıl? Batılı akıl şöyle bir düşüncededir, “Boğazlar SSCB Karadeniz donanmasını bir ölçüde tutar, ancak Ege’ye çıkacak olurlarsa, her ada arasındaki dar boğazlar da savunma için elverişli imkanlar verir.” Çanakkale ve İstanbul Boğazları (Marmara Denizi) ilgili 1936 Montrö Antlaşması ile geçiş rejimlerini düzenler. Montrö, Boğazlardan geçişler ve Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma rejimi marifetiyle NATO’ya gerekli savunma imkanlarını bir ölçüde verir. Bilindiği üzere Lozan’a göre Ege Adaları silahsız olmalıdır. Diğer yandan ise “NATO’nun bu bölgede savunma yapması için acaba Türkiye taviz verebilir mi?” diye düşünülür. Bu yönlerden, “Ege’nin statüsünü ABD ve NATO imkan buldukça zorladı,” demek yanlış olmaz. Hatta Limni Adası’ndaki Taktik Seyrüsefer Sistemi TACAN’ın NATO tarafından kullanılması tecrübesi bile dikkate değer bir konudur.

NATO deyince şöyle de bir nokta var, Yunanistan cuntacılar zamanında (1974 öncesinde,) NATO’nun askeri kanadından çıkmıştı. Bu konu SSCB lehine ve NATO aleyhine çok önemli bir konuydu. Yunanistan normal döneme geçti, ancak NATO’nun askeri kanadına tekrar alınmasının üyelerce onaylanması gerekiyordu. Kenan Evren (12 Eylül’den hemen sonra) bu konuda gerekli onayı verdi. Eğer bu onayı vermemiş olsaydı o gün bugün Yunanistan NATO’nun askeri kanadında olamayacaktı. Konuya iyi tarafından bakılırsa, Türkiye hem NATO hem de Yunan halkının selameti için iyi komşuluk örneği göstererek bu imkânı sundu. 

ABD, Türkiye ve Yunanistan’a uzun yıllar askeri yardımda bulunurken “yediye on” formülünü esas aldı. Bu neydi? Örneğin Türkiye’ye 100 savaş uçağı satışı onaylanıyorsa, Yunanistan’a da 70 savaş uçağı veriliyordu. Yunanistan’ın nüfusu ve yüzölçümü belli. O ülkeye o denli silah verilince koyacak yer bulamadılar. NATO planları gereği olanın ötesinde, “Yunan Milli ihtiyaçları,” diyerek bu kez başka yanlış yönlere gitmeye başladılar. Bir de Avrupa’nın verdiği silahlar var tabii. Ve sonra adaları bilerek silahlandırdılar. Kime karşı diye sormuştum ya, elbette Türkiye’ye, ama burada vurgulamak istediğim nokta şudur; ABD, Avrupa ülkeleri ve NATO esasen dolaylı yolla da olsa Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı silahlandırmışlardır ve elbette Adaların silahlanmasına imkân vermişlerdir.

Aynı Avrupa Birliği Yunanistan’ı ve Kıbrıslı Rumları bünyesine almıştır. Halen Yunanistan’ı Avrupa Merkez Baa-nkası beslemektedir, bu ayrı konu!

Eğer, “Neden adaları silahlandırıyorsunuz?” derseniz karşılık hazır! “Siz de Ege Ordusu’nu kime karşı kurdunuz, onu açıklayın.” Birincisi, Ege Ordusu gibi bir husus Lozan’da yok, ama bunun önemi de yok. İkincisi, eğer adalar silahlandırılmasa idi bu ordu kurulmayacaktı. Neden bu yola gidildi? Caydırıcılık için, barış ortamını sürdürmek için. İşe yaradı mı? Evet. Çünkü Yunanlı komitacılar sürekli Megali Idea peşinde olmuşlardır. Türkiye kendini korumak için kime güvenecek ki?

Bu da yetmemiş, Yunanlı komitacılar PKK gibi terör örgütlerini sürekli desteklemişlerdir. Irak Kuzeyinde ve kendi topraklarında (Atina yakınlarında,) kamplarda teröristlere uzun yıllar silahlı eğitim vermişlerdir. Yunan halkı bu terörü destekleme işine onay vermiş miydi? Soran oldu mu acaba? NATO ne dedi? Medeni Avrupa ne yaptı? Hiç! Abdullah Öcalan kaçarken bile Yunan devleti bu terörist başına yardım etmiştir. Olaylar ve sonuçları alenen ortadadır. Türkiye aleyhine düşmanca faaliyet içinde bir komitacı zümre hep vardır.

Türkiye bir dönem, iki binlerin başında, birlikte sirtaki oynamaya davet etti Yunan halkını . Komitacılar anlasınlar diye yapılmıştı bu diyalog politikası. Çünkü halkların arasında derin bir mazi ve anlayış vardı. Ortak Ege kültürü vardı. Bunu bilenler ve sürdürmek isteyenler vardı. Sonuç ne oldu? Komitacı zümre çeşitli propaganda yöntemleriyle bu durumu da bozmaya tevessül etti. Üstelik Ege adaları birçok ihtiyacını Türkiye’den karşılanmaktaydı, halen de böyledir. Adalar Yunan ana kıtasına değil, Anadolu’ya yakındır. Ticaret, kültür, turizm gibi pek çok alışveriş imkânı kendiliğinden mevcuttur. Halk bunu bilmektedir.

Gelinen noktada Yunanistan Ege’de Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge konularında bir uyumsuzluk sürecine doğru daha saplanmıştır. Komitacılar işbaşındadır. Avrupa Birliği konusu ortadadır. Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün sahipleri aşikâr ortadadır. Doğu Akdeniz’de oldubitti politikaları ile hareket edenler bellidir. Bir de Batı’nın çifte standart yüklü politikalarına İsrail dahil olmuştur. Şimdi Doğu Akdeniz’de uluslararası anlaşmaları hiçe sayan ve oldubittici tavır içinde bir değil iki kesim vardır; birincisi İsrail, İkincisi Yunanistan ve Rumlar.

Libya meselesi ile tarihi konularla yüzleşme imkânı bulan Yunan halkı şunu bilmelidir, Türkiye dosttur, vefayı ve komşuluğu bilir, asıl saldırgan ve uyumsuz taraf kendi içlerindedir. Yunanistan kime düşmandır? Adaları silahsız hale getirsin o zaman. Adalarda silahlar var olduğu sürece Türkiye istediği anda müdahalede bulunma hakkına sahip olur; bakın uluslararası hukuk böyle der. Ne yapılabilir? Başkalarına gerek yok ki! Türkiye ve Yunanistan karşılıklı oturur ve sorunu çözer. Peki, kim bırakmaz? Derin yapılar mı? ABD, Avrupalı elitler, İsrail mi?

1996 Kardak Krizi zamanında bilinmeyen bir konu var, hatırlatayım. Öyle iki kayalığa birkaç asker çıktı diye iş savaş noktasından dönmedi! Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in sert beyanlarının arkasında başka bir husus daha vardı. Ya ne oldu? Türk Genelkurmayı o gece savaş pozisyonuna geçti, kara, deniz ve özellikle hava gücüyle bütün intikallerini tamamladı, eli tetikteydi. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton Yunanistan Başbakanı Costas Simitis’e sabaha karşı telefon açtı, “Türkler çok ciddi, siz izleyemiyorsunuz, biz görebiliyoruz, stratejik ve taktik intikallerini tamamladılar, sabah size vuruyorlar, sizin henüz doğru düzgün hazırlığınız yok, gelin geri adıma atın,” dedi. Önemli olan konu bu telefon idi. Sonra krizi çözmek adına Büyükelçi Richard Holborrok özel uçakla Atina’ya acilen gitti. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Javier Solana devreye girdi. Eğer bu tarihi bir sufle olmasaydı o gün sonuç başka olurdu. SAT komandolarının lastik botla kayalığa çıkmasıyla yetinilmezdi. Yunan halkı konuyu çok sonra öğrendi ama asıl o ABD Başkanı’nın telefon konuşmasını bugün bile bilen azdır. Bu olay bir örnektir. Belki yarın başka sufleler de olacaktır. Amaç hatadan dönmeyi bilmektir; ama toplum bunu kendi iradesiyle yaparsa değerli ve kalıcı olur. Yunan halkı ne tür oyunlar oynanıyor bunun pek farkında değildir. Onlara söylenen sürekli saldırganlık vs. konulardır.

Eğer toplumlar kendi iradeleriyle isterlerse Doğu Akdeniz bir barış denizi olabilir. Toy Başbakan Kyriakos Mitsotakis Türk yetkililerin söylediklerine samimiyetle yaklaşır mı bilinmez, ama Yunan halkı bu ikazı kendisine yapmalıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Erdoğan ve Merkel Görüşmesi

DİĞER YAZI

Filistin’i Yok Sayma Planı

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını