Barış Koridoru

Güvenlik

Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük meydan okumasını yapıyor. ABD’nin Suriye ve IŞİD ile ilgili işlerinden sorumlu James Jeffrey Ankara’ya gelip gidiyor. ABD’li yetkililerle sürekli temas halindeyiz. ABD, Türkiye’ye karşı, “zaman kazanmak ve SDG konusunda ikna etmek” üzerine bir politika izliyor. Genel hatlarıyla ifade bu ama detayını da bilmemiz gerekiyor. ABD’nin Kuzey-doğu Suriye’de oynadığı oyun ne? Son gelişmelere bakarak, bu bölgeyle ilgili uluslararası kamuoyunun zihnindekiler neler, bunları gözden geçirmek gerekiyor. Unutmayalım, karşı tarafın aklının gerisinde tuttukları neler ise bunu iyi bilmeden siz de hamlelerinizi isabetli yapamayız. Türkiye son MGK toplantısı ile bir karar verdi. Kararlılık gösterdi. Kısaca, Kuzey-doğu Suriye sınırı boyunca her türlü terörü ortadan kaldıracak şekilde, Türkiye bütün gücüyle bir “Barış Koridoru” oluşturacak. Asker Suriye sınırında. Demek ki bu durum iyi biliniyor.

Uluslararası kamuoyunun bir kısmı (daha çok Batı kamuoyu diyebiliriz); “PYD/YPG’nin Türkiye’nin terörist olarak nitelediği PKK’nın uzantısı olduğunu, bu terör örgütünden hareketle ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) kurduğunu, böylelikle IŞİD’le mücadelede kazanım elde edildiğini, eğer PKK/YPG/SDG bölgeden çıkarılırsa Kuzey-doğu Suriye’nin tekrar istikrarsızlaşacağını, Türkiye’nin bölgeyi ve ABD politikalarıyla oluşturulan düzeni yıpratacağını, Donald Trump’ın 19 Aralık 2018 tarihinde açıkladığı asker çekme politikasının Türkiye’ye avantaj sağlayacağını ve bu Türk güçlerinin bölgeye gireceğini, bu durumda ABD’nin bugüne kadar yarattığı istikrarlı ortamın bozulacağını, bugünkü çabaların Türkiye ve SDG konusunda bir çözüm bulmaya çalıştığını,” düşünüyor.

Peki, böyle bir düşünce içinde Suriye için ne var? Batı kamuoyunu etkilemeye çalışan düşünce kuruluşları şöyle diyor: “PKK/YPG/SDG kademeli olarak Suriye’ye entegre edilmeli, Moskova ve Şam buna ikna edilmeli.”

Batı kamuoyunu yönlendirenler, Türkiye’nin sınırın hemen ötesinden ne tür bir terör saldırısına uğradığını, PKK terör örgütünün “bölücü” bir terör örgütü olduğunu, Irak, Suriye ve daha sonra bölge ülkelerinde bölücülük planı için başat güçlerce aparat olarak kullanıldığını örtbas ediyorlar. Hatta tam tersi açıklamalar yapıyorlar. Türkiye, sınırdan sayısız masum vatandaşın zarar görmesine sebep olan PKK ve IŞİD başta, terör örgütlerinin saldırısına muhatap olduğunu her defasında dile getirdiği halde, yanlı tutum içindekiler bu tür konuları kasten seslendirmemektedir. Diğer konu ise Türkiye’ye milyonlarca Suriyeli sığınmacı buradaki devlet ve diğer örgütlerin terörü üzerine göç etmiştir. Asıl Türkiye olumsuz etkilenen taraf olmuştur. Değerlendirme yapanlar, bu bariz konuyu ifade etmeden, SDG üzerinden IŞİD’le mücadele konusuna atlıyorlar.

Odaklandıkları konu şu: “Yeter ki PKK/YPG/SDG’nin bölgesine Türk askeri girmesin, ama bunu sağlamak için PKK terör örgütü taraflarca sindirilsin. Rusya ve Esed bu konuda sürece destek versin. Rusya desteği ile Şam ve SDG acilen bir anlaşmaya varsın. Şam, SDG’nin PKK ile bir ilgisi yoktur, açıklamasını yapsın. Sonra SDG ve Şam entegrasyonu süreci başlatılsın.”

Dile getirilen en bariz yanlış kavram ne? “Suriye’nin bu bölgesinde SDG egemen,” deniyor. Egemen kavramının bu şekilde kullanılması tamamen yanlıştır. “Yarı otonom” ifadesi şimdiden resmi metinlere yazılıyor.

ABD Başkanı Trump’ın çelişkisi ise “iki müttefik arasında kalan” olarak açıklanmaya çalışılıyor. Kim o iki müttefik? Güya, Türkiye ve SDG imiş! Yahudi destekli ABD politikacıları ve lobiciler Trump’a, “Çöz bu problemi, Türkiye’ye SDG’yi kabul ettir,” diyorlar. Sürekli tekrar edilen konu, Suriye’de IŞİD’i yenen YPG’nin ABD’nin kilit ortağı olduğu hususudur. Herhalde birkaç noktayı iyi düşünmemişler: IŞİD’in Irak’taki gücü ne oldu? O bölgede savaşanlar YPG miydi de kimse görmedi? Ya Cerablus ile başlayan Türk askerinin IŞİD ile mücadelesi konusuna neden değinilmiyor?

ABD savunma bürokrasisinin Beyaz Saray’a sunduğu önerilere bakın: “Şam’ın ülke genelinde egemenliğini yeniden kazanmasına yardımcı olmak ve diğer yandan Ankara ile güçlü ilişkileri sürdürmek gerekir. ABD askeri Kuzey-doğu Suriye’ye yerleşince Rusya’nın Suriye’deki etkisi azaldı. Eğer asker çekilir ve Türkiye ikna edilmez ise Rusya yine bu bölgede üstün olur. Eğer ABD askeri bölgede kalırsa Türkiye ve Rusya hava sahasının kontrolü üzerine anlaşma yapamazlar.”

ABD şunu biliyor, eğer Türkiye Kuzey-doğu Suriye’ye askerini sokar ise en büyük eksikliği, hava desteği sağlayamamak, şeklinde olur. Dolayısıyla ABD askerini bölgede bir süre daha tutacak ve hava sahasının kullanılması için Türkiye’ye örtülü biçimde izin vermemiş olacak. Ancak Türkiye’nin Rusya ile anlaşarak, bu şartlara rağmen sert bir karşı duruş göstermesi söz konusu olursa, ki son MGK bildirisiyle öyle görünüyor, SDG’nin elinde, Türk hava vasıtalarına karşı kullanabileceği bazı hava savunma silahlarını vermek gerektiği planlanmış haldedir. Türkiye buna karşı da tedbir alacaktır.

International Crisis Group’un konuya ilişkin son raporuna bakılırsa, durum çok yanlı ele alınmış durumdadır. Bu raporda yer alan görüş özetle şöyle: “Ekim 2014’de Suriye’de Kobani (Ayn el Arab) konusu iyi ayarlandı. IŞİD ile mücadelede için YPG (PKK terör örgütü uzantısı) ile ortaklık bu şartlar üzerine inşa edildi. Bu tarihte Ankara alternatif bir güç kurma girişiminde bulundu. Türkiye kurduğu ÖSO ile esasen Suriye rejimine değil, ABD’ye karşı duruş gösterdi. Halbuki YPG, IŞİD ile mücadele ederken 11 bin savaşçı kaybetti. CENTCOM, YPG için eğit-donat projesini sürdürdü ve danışmanlık yaptı. Bunun üzerine YPG, Suriye doğal kaynaklarını ele geçirilmeye hak kazandı. Bu durum Ankara’yı çok kızdırdı. Türkiye şüpheci davrandı ve Rusya’ya yanaştı. İran’ı da yanlarına aldılar. Türkiye, YPG’nin Suriye kuzeyinde yayılmasına engel olmak istedi. Türkiye ABD için yabancılaşan müttefik oldu. Rusya ise Suriye’de düşük maliyetle kazanım elde etme peşinde koştu. En fazla zamana oynayan taraf Rusya’dır. YPG, Moskova’dan özerk yönetim desteği almak için Suriye ile arabuluculuk yapmasını teklif etti. Moskova durumu dengeleme için ara sıra Türk askerine yönelik Suriye’nin çıkışlarına izin verdi. Moskova, SDG’den ve dolayısıyla ABD’den, Deir ez Zor ve Rakka başta Kürt olmayan SDG kontrolündeki kentlerin yönetiminin Esed rejimine teslim edilmesini talep etti. Hatta bazı bölgelerde kontrollü bazı eylemler yapılmasına izin verildi. ABD bu durumu kabul etmedi. Vladimir Putin ise 23 Ocak’ta, Recep Tayyip Erdoğan’a 1998 tarihli Adana Mutabakatı ile kayda geçen sıcak takip uygulaması gereği Suriye’ye girmeye hakkı olduğu şeklindeki kapıyı gösterdi. Ama tam tersine, bu çıkışla Şam’a da Türkiye’nin Suriye’ye asker sokmasını kınamasına yol açtı.”

SDG, büyükler tepelerinde oynaya dursun, zamanın kendisi lehine uzamasını isteyen taraftır. Her erteleme SDG’nin kendi meşruiyetine ve bölgeye yerleşme imkanına katkı sağlıyor diye düşünmektedirler. Ayrıca SDG şemsiyesindekilere ABD’nin verdiği maaşların sürüyor olması bir nevi kazanç kapısı haline gelmiştir, bunun sürmesini istiyorlar.

Şam’a sorarsanız, “YPG sorunu bizim için son planda,” demektedir. Onlar İsrail ve ABD tarafından korunan bir yapıya bulaşmadan koltuklarında oturmak istemektedirler. Hatta Türkiye’yi “yabancı işgalci” göstermek suretiyle ABD ve İsrail’e şirin görünmenin sürdürülmesinin peşindeler. Bunu bilen ABD ve İsrail Şam’a baskı yapmakta ve “Otonum Kürt Bölgesini tanı,” zorlaması içine girmektedir. SDG ise kendi bölgesinde bir cep şeklinde olan rejim kontrolündeki Kamışlı ve Haseke’ye herhangi bir müdahale yapmamaktadır. Üstelik SDG’liler, maaş almakta zorlanan rejim yanlısı memurların durumunu gözetmektedir ve fırınların ekmek üretmesine destek vermektedir. Bunlar hesaplı adımlardır. SDG sözde komutanı Mazlum Kobani, “Şam ile görüşmelerdeki kırmızı çizgilerimiz SDG’yi koruyor ve özerk yönetimin tanınmasını sağlıyor,” demektedir. SDG kasıtlı olarak daha çok müdahalelerini Fırat’ın batısında ve Türkiye’ye yakın alanlarda gerçekleştirmektedir.

Şam bu şartlarda neyin peşinde olabilir? Etkin olduğu alanları zaman içinde geliştirmek ve asker dahil kurumsal yapılarını işletebilmek. Halen Şam bölünme ile ilgili konuyu kafasına takmıyor bile! İlan ettiği 107 sayılı Kararnameye dayanarak “idari ademi-merkeziyetçilik” konusundaki sınırlı imtiyazları tartışmadan kendi durumunu korumak niyeti gösteriyor. Yine de SDG’ye mesafeli duruyorlar. Bunun için Rusya’nın rehberliğinin önemli olduğu da söylenebilir.

ABD ve SDG belli oranda IŞİD militanının yaşamasına izin veriyor. Çünkü Suriye’de var olma sebepleri bu tek argümana dayanıyor. Bu durumu gören IŞİD ara sıra kendini gösterecek türden küçük eylemler yapmakta, bu eylemleri hem yerelde SDG hem de dünya kamuoyunda ABD boyutu arttırarak afişe etmektedir. ABD her bir uluslararası dokümana, “IŞİD tehdidinin devam ettiğini ve hatta tedbirler gevşetilirse büyüyebileceğini,” yazmaktadır, yazdırmaktadır.

SDG’nin elince hapishanelerde 7 bin civarında IŞİD tutuklusu bulunmaktadır. İstediklerinde belli amaçlar için bunları da kullanabilmekteler. Örneğin, eğer yerelde SDG’ye muhalif bir inisiyatif ortaya çıkmaya başladığı görülürse, bölgeye derhal IŞİD’çi teröristleri göndererek, kendilerine olan muhtaçlığı artırmanın peşinde koşmaktadırlar. Bu tür konular petrol bölgesi Deir ez Zor’da daha çok görülmektedir.

ABD, Türkiye’ye şunu mu söylüyor? “Eğer bölgeden ben çıkarsam, kontrolü siz ele alırsanız, üstüne SDG’yi ortadan kaldırmaya girişirseniz, sınırlarınızda istikrarsızlık daha da artar ve topraklarınıza daha fazla göç başlar! Bölgede yeni bir sıcak çatışma kapısını sakın aralamayın, bizim yanımızda durun, birlikte kazanalım. Bakın, sizin politikalarınızdan dolayı endişeliyiz ve karar verdiğimiz halde bölgeden askerimizi çekemiyoruz. Anlaşalım, Güvenli Bölge kavramını kullanalım ama bölgeyi size teslim etmeyelim. Sınırlarınıza gelebilecek tehdidi biz önleriz, SDG bizim sözümüzden çıkmaz. Yine de şüphe duyarsanız, sınır boyunca koordineli devriyeler yaparız.” Elbette bu argüman tamamen bir illüzyon yaratmadır.

Kandil-Ankara arasındaki diyaloğu tesis etmek ve SDG üzerindeki baskıyı azaltmak adına, İmralı’daki terörist ele başı Abdullah Öcalan’ın 23 Haziran İstanbul seçimi öncesi yayımladığı o meşhur mektup acaba bir ABD/İsrail provokasyonu muydu, ben bu konuyu aklımdan geçirmedim değil! Çünkü, mektuptaki yaklaşım yukarıdaki yaklaşımı doğrular mahiyettedir.

Fırat’ın Doğusu’na operasyon yakın. Düne kadar ABD ile Güvenli Bölge ismiyle görüşmeler yapılmış idi. Türkiye, ABD ve dünya kamuoyunun yanlış düşüncelerinden sonra, MGK toplantısında bu planlanan harekata Barış Koridoru adını taktı. Yukarıda yapılan açıklamalar neden Barış Koridoru olduğunun kanıtı!

Ben bu satırları yazarken haberlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin bir araya geldikleri ifade edildi. Sanırım, “Gazamız mübarek olsun!” dendi…

Leave a Reply

Güvenlik 'ın son yazıları

DÖN BAŞA