Erdoğan’ın Nükleer Çıkışı

Güvenlik

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sivas’ta nükleer başlıklı füzelerle ilgili söyledikleri üzerinde durmak gerekiyor. Ay sonuna doğru (25-27 Eylül 2019) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda (BMGK) dünyaya seslenecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan daha önce çok çarpıcı bir konuşma yapacağının sinyallerini vermişti. Sivas’taki bu sürpriz nükleer vurgusu ister istemez akla BMGK konuşmasının tasarlandığını gösterir niteliktedir. Türkiye için nükleer silah konusu henüz bir niyet beyanıdır. Bir yerde de Cumhurbaşkanı nabız yoklarken, diğer yandan hem kurumsal yapısıyla BM’yi hem de elinin altında nükleer silah tetiği olan ülkelerin yöneticilerine, “Bu adil değil!” demek istiyor, daha doğrusu, “Eşitlikten ve adaletten söz ediyorsanız, bu şartlarda size kimse inanmaz,” diyor.

Cumhurbaşkanı şöyle dedi:

Şimdi her şey iyi güzel de birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil… Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum. Şu anda dünyada gelişmiş ülkeler içinde neredeyse nükleer başlıklı füzesi olmayan ülke yok, hepsinde var. Hatta isim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana, ‘Bize böyle böyle diyorlar, benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı var ama Rusya’nın Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım.’ dedi. Hale bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ‘sakın ha sen yapma’ diyorlar. Yanı başımızda İsrail var mı? Var. Bütün her şeyiyle onunla korkutuyor.

Bu çıkış ne anlama geliyor? Öncesine bakıp bazı hatırlatmaları yapalım. Soğuk Savaş’ın taraflarının Kitle İmha Silahları (KİS) üzerinden yürüttüğü politikaların etkisi halen devam ediyor olsa gerek, bu tecrübe üzerine dünyada yeni bir oyun oynanmaya başlandı.

İsrail’in ilk Başbakanı David Ben-Gurion en büyük düşmanının Arap devletleri olduğunu açıklamıştı. Ardından ülkede nükleer çalışmalar başlatıldı ve bir nükleer cephanelik inşası için çok uzun süre geçmedi. 1960’larda İsrail, “tekstil fabrikası yapıyorum,” dedi, ABD bu yapılana “metalürji araştırma kurumu” adını taktı ve dünya konuyu çok geçmeden öğrendi. Bu nükleer silah tesisiydi. 1963 yılına gelindiğinde o zaman İsrail Dışişleri Bakanı olan Shimon Peres ile ABD Başkanı John F. Kennedy birbirlerine nükleer konuda güvence vermişlerdi bile.

SSCB ne yaptı? Aynı tarihlerde Kuzey Kore’ye nükleer teknolojiyi aktardı. Pasifik’te ABD’nin güvenlik halkası içinde kalan Japonya, Güney Kore ve Tayland bölgesinde ABD donanması cirit atıyorken ve Çin henüz iç meseleleriyle meşgulken SSCB kendi adımını attı. Doğu Akdeniz’de nükleer kabiliyete kavuşan İsrail’e karşılık, Pasifik’te Kuzey Kore’yi nükleer teknolojiyle buluşturdu. Daha sonra Çin nükleer silah sahibi oldu.

Benzer öyküyü Hindistan ve Pakistan için de söylemek mümkündür. Hint Okyanusu bölgesindeki bu iki ülkeden Hindistan SSCB, Pakistan ise ABD tarafından desteklenmekteydiler. Hindistan nükleer çalışmalarına 1967’de başladı ve ilk testi 1974 yılında gerçekleştirmişti. Buna karşılık Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru Pakistan 1972’de ilk çalışmalarına başladı ve ilk testini 1998’de gerçekleştirdi. Neticede bu ülkeler bir yolunu bulup nükleer silahla denge politikasında yerlerini aldılar.

Asya’ya bakın, Rusya, Çin, Kuzey Kore, Hindistan ve Pakistan nükleer silaha sahiptir. SSCB zamanında nükleer silah deposu, test sahası ve atık depoları Kazakistan’da idi. Kazakistan bağımsızlığını ilan edince nükleer füze başlıklarının ve bombaların tamamını Rusya’ya iade etti. Eğer bugün Kazakistan bunu yapmasaydı, düşünsenize, neredeyse Asya’nın çok büyük bir bölümü nükleer silahla dolu olacaktı. Şimdi de az sayılmaz!

Avrupa’da İngiltere ve Fransa var. Rusya Avrupa’ya karşı da dengeleyicidir. İsrail’i kendi bölgesinde düşünmek gerekir ancak genel nükleer harpte tetiğe ABD yanında basacağını söylemek yanlış olmaz.

Barack Obama zamanında nükleer silah üretme kapasitesine ulaşması imkânı olan İran ile ABD bir antlaşma yaptı. Temmuz 2015’te, P5+1 ülkeleri grubu (Çin, Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD), İran ile nükleer antlaşma imzaladı. Özetle ifade edersek, kısaca Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak isimlendirilen Antlaşmaya göre İran nükleer silah imal etmeyecekti ve bu yöndeki faaliyetleri denetlenecekti. Ancak bunun anlamı, her ne kadar denetlense de İran ağır suyu üretebiliyorsa, bir itilaf halinde yine de silah yapma potansiyeline sahip olacak demektir. İran’ın bu yönde silahlanması aslında Ortadoğu coğrafyasında İsrail’i dengeleyen bir konuydu. İran’a ne denli güvenilir tartışmalı bir konudur.

İsrail politikalarını her şeyden daha öncelikli gören Donald Trump işbaşına geçer geçmez İran ile aralarındaki nükleer antlaşmayı bozdu (2018). Bugün tartışma ve gerginlik devam ediyor. Antlaşmaya taraf olan Avrupa da bu tartışmanın içinde. Sonuçta İran, “Bu şartlarda ben de nükleer silah üretirim,” gibi bir havaya girdi bile. Böyle bir noktaya gelineceğini İsrail ve ABD kestiriyordu elbette. Onların hesapları başka olsa gerekir. Şu an ABD Ulusal Güvenlik Doktrinine göre İran birinci hedef konumunda.

Amerika bununla da yetinmedi, Rusya ile arasındaki Orta-menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF) 2 Ağustos 2019 tarihi itibarıyla bitirdi. Hatta öyle görünüyor ki, Şubat 2021’de Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması (START) da sona erecektir. Sonuçta Soğuk Savaş sonlarında varılan Detant düzeni tamamen bitmiş olacak. Demek ki nükleer silahlar üzerinde güç mücadelesi dönemi tekrar başladı. “Bu yeni bir Soğuk Savaş mı?” diye soranlar dahi oldu. Adı çok önemli değil, şu an durum gergin.

SIPRI 2019 bilgilerine göre durum şöyle:

Bu tablodaki okları ben ekledim. Dengeleri ifade edebilmek için tabloya bu şekilde de bakmanızı tavsiye ederim. Çin’in Rusya’nın yarısı kadar nükleer silaha sahip olması durumunda Asya-Pasifik’te nelerin değişebileceğini de düşünmenizi isterim.

Esasen güçlenen Çin her alanda güç mücadelesinde devreye girince, ABD yeniden hesap yaptı. ABD şöyle düşündü: “Bu gidişle Rusya ile antlaşmalar yoluyla nükleer kabiliyetime engel koymuşken, Çin bütün dengeleri bozacak. Ben tahditli olacağım, buna karşılık Çin olmayacak. Hem Pasifik’te hem de küresel ölçekte işim bitecek. Çin’i anlaşmaya davet etsem gelecek benden istemediği kalmayacak, niye bunu yapayım…”

Dengeleri bozan asıl unsur Çin’in yükselişi oldu. Ancak Rusya da silah endüstrisi işine tekrar soyundu. Bu alanda SSC-8 / 9M729 olarak bilinen yeni bir orta menzilli füze geliştirmiş, üretmiş, test etmiş ve kullanımda tutmuştur. Diğer yandan çeşitli atma vasıtalarını ve platformlarını yenilemeye başladı. Bırakın yenilemeyi, bunları satmaya ve para kazanma yolunu seçti. Tıpkı eski günlerdeki gibi, silahlanma yoluyla ekonomik çıkar elde etmek! Bu durumda ABD, “Ben de yaparım,” dedi ve MK-41 füze rampalarını geliştirdi. Bunu dedi ama tıpkı önceleri yaptığı gibi, bugün de “İstediğime bu hakkı tanırım,” yaklaşımıyla hareket etmeye devam ediyor. Yapmak istediği silahlanmayı kontrol etmek ise o zaman buyursun gelsin, gerekli dengeler için müttefiki Türkiye’ye bu teknolojiyi kendi arzusuyla versin, öyle değil mi? Neden bunu yapmıyor? Şartlar değişti de ondan. NATO düzeni Atlantik ile ilgili hesaplar üzerine çalışıyorken, henüz dengeleri oluşmamış Asya-Pasifik bu düzende yeni denge arayışları içinde hareket ediyor. Dengeler gelişinceye kadar güç mücadelesi ve gerginlikler yaşanacak.

Genel olarak konu böyle. Şimdi gelelim Türkiye’ye. Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuşmayı yaptı?

Suriye, terörle mücadele, Doğu Akdeniz, enerji, silahlanma, gibi konularda ABD, İsrail lehine, buna karşılık Türkiye aleyhine politikalar yürütüyor. Türkiye, Rusya ile silahlanma ve enerji konularında ortaklık kurdu. Halen Akkuyu ve Türk Akımı stratejik projeleri dikkat çekerken uzun menzilli füze S-400 konusu da somutlaştı. Bu durumda ABD bir seçim yapmak durumunda, Türkiye’yi kendinden uzaklaştıracak mı uzaklaştırmayacak mı?

Diğer taraftan bir gerçek var, eğer bir ülke sınıf atlamanın eşiğindeyse, jeopolitik dengelerle alakalı kendine bir rol üstlendirdiyse, stratejik hamleler yaparak güç mücadelesi içinde kendini korumak ve hatta kazanım elde etmek istiyorsa, bilinen/ortak bir adım var atılan; nükleer sınıfa geçmek. Eğer sonuçta nükleer silah sahibi olunmayacak ve bu sınıfa girilmeyecekse de sözünü ederek, “Beni de hesaba katın!” uyarısında bulunmayı bir diplomatik adım olarak kullanabilir. Tabi bu stratejik adımların iyi hesap üzerine atılması önemlidir. Her şartta ilerlemek için adım atıyorsanız risk zaten vardır.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan Yeniden Asya dediği noktada, Asya-Pasifik’te iletişimini geliştiriyorken, Rusya ile bazı stratejik projelerde ileri noktalara gelmişken, sırf İsrail istedi diye Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de kaybeden taraf olmak istemiyor. Tam da bu çizgi üzerinde, halen dünya nükleer silahlanma politikalarına döndüğü anda, “Ben de varım!” diyor. Bunu hangi sözün üstüne ilave ediyor: “Ya oluruz ya ölürüz!”

Türkiye doğrudan ABD’ye, İsrail’e ve onunla işbirliği halindeki Körfez ve Avrupa ülkelerine mesaj veriyor. Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da kazanan olmak istiyor. Akkuyu nükleer güç santrali 2023’de planlandığı şekilde hizmete girdi diye düşünürseniz, eğer Türkiye, Rusya teknolojiyi verdiği şartta en az 5 yıl içinde, yani 2030’larda bu kabiliyete kavuşabilir. Satıhtan Satıha (SSM) atılan orta-uzun menzilli füzelerin geliştirilmesi ise daha erken tarihlerde gerçekleştirilebilir. Bu tür platform ve atma vasıtaları tamamen başka bir konudur.

Peki, nükleer güç santrali çalışmaya başlayınca ağır su üretme işi başlar mı? Neden olmasın? Bu da bir yol!

Bir Cevap Yazın

Güvenlik 'ın son yazıları

DÖN BAŞA