israilin-nukleer-tehdidi-ve-kuresel-baris-cabalari
İsrail’in Nükleer Tehdidi ve Küresel Barış Çabaları

İsrail’in Nükleer Tehdidi ve Küresel Barış Çabaları

504 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Bugünlerde INF anlaşmasının bozulabileceği endişesinden dolayı dünya tekrar ciddi nükleer tehdit konularıyla ilgilenmeye başladı. Ancak bu konu bütünüyle ele alınması gereken bir hadisedir. Söz konusu ABD ve Rusya ise kolay tartışılır, zira potansiyel de vardır, sayısal bilgiler de, bunlara ilave bir pratik de vardır. Ya başka tehditler hakkında dünya ne biliyor, neyi tartışıyor? Mesela İsrail’in nükleer tehdidinin hesabını kim soruyor? İran ile nükleer anlaşmayı bozma kararı alan Washington yönetimi İsrail’in kaç nükleer silahı olduğunu kendi biliyor ama neden uluslararası teşkilatlara raporların doğru verilmesi sağlanmıyor dersiniz? Dengeler böyle mi muhafaza edilecek?

Stratejik güvenlik politikalarında KİS’ler (Kitle İmha Silahları) konusunda bilinen bir “denge politikası” söz konusu edilir. ABD’yi (6.450 silah) Rusya (6.850 silah), Hindistan’ı (140 silah) Pakistan (140 silah), K.Kore’yi (20 silah) Çin (280 silah), İngiltere’yi (215) Fransa (300) dengeler. Örneğin Hindistan’ın nükleer silahı varsa, ilk plandan bu kabiliyetini kullanmasının önüne geçilmesi için her türlü yol denenir, sonuç alınamaz ise bu kez bir dengeleyici gücün gelişmesine yardım edilir ve dolayısıyla Pakistan’ın da bu kabiliyeti kazanması sağlanır. Bu formül neden Ortadoğu’da işletilmez?

İsrail Ortadoğu’da enerji güvenliğini öncelikle Amerika adına temin eden bir ülke konumundadır. Amerika bilmektedir ki Araplara ve İranlılara güven olmaz! Onların boynunu eğdirecek bir keskin kılıcın tepelerinde sallanması gerekmektedir. İsrail’in nükleer gücü bu işe yaramaktadır. KİS konusunda bir dengeleyiciye değil, ihtiyaç duyulan coğrafya ve çıkarların kontrolü adına bir misyona ihtiyaç duyulmaktadır. Bu süreçte kendi inisiyatifiyle İran’ın, “Ben dengelerim!” diye ortaya çıkması söz konusu oldu ise de bu asla kabul edilemez bir konuydu. Amerika’ya göre İsrail’in güvenliği açısından bu daha başka sorunları da ortaya çıkarabilecek potansiyeldeki konu olarak görülür. Dengeler dahi değişir!..

Aşağıda İsrail’in elindeki füzelerin menzil görülmektedir. Bu füzeler nükleer başlık kullanabilmektedirler.

The National Interest’te 20 Eylül 2015 tarihinde Daniel R. Depetris imzalı “İsrail’in Nükleer Silahları”[1]başlıklı bir makale yayımlandı. Daniel bu yazısında İsrail’in nükleer cephaneliğine dikkat çekiyor ve bu konuda bilinmesi gereken farklı düşünceleri ortaya sürüyor. Daniel makalesiyle, “İsrail’in nükleer gücü neden kontrol edilemiyor?” sorusunu akla getiriyor.

Hatırlanacağı gibi ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran ile Amerika, aslında İsrail dahil Batı dünyası, İran’ın nükleer kabiliyetleri üzerine bir anlaşmaya varmışlardı. Eylül 2015 ayında Washington İran Nükleer Anlaşması İnceleme Kanunu üzerine bir tartışma içindeydi. Bu tartışmada başta Ortadoğu olmak üzere, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması hususu görüşülüyordu. Ancak basit bir çelişki akılların arkasında hep yer aldı. Ortadoğu İsrail’den dolayı zaten bir nükleer cephaneliğe sahipti. ABD-İsrail koalisyonuna göre bu nükleer cephanelik Ortadoğu ve dünya için bir “caydırıcılık” amacı taşıyordu. Suriye ile ilgili son olaylara göre bakacak olursak, İsrail’in nükleer kabiliyeti İran’a mı, Rusya’ya mı, asıl kime karşı caydırıcı olduğu kabul edilecekti? Eğer bu nükleer kabiliyetin gücü tüm dünyaya ABD-İsrail ittifakıyla “Bölgede haritayı biz çizeriz, siz karışamazsınız, siz DAEŞ ile ilgilenin…” türünden konular için işe yarıyorsa, evet, bu oldu!..

Gelelim İsrail’e… İlk Başkanı David Ben-Gurion İsrail’in en büyük düşmanının Arap devletleri olduğunu açıkladı. Ardından ülkede nükleer çalışmalar başlatıldı ve bir nükleer cephanelik inşası için çok uzun süre geçmedi. 1960’larda İsrail, “tekstil fabrikası yapıyorum,” dedi, ABD bu yapılana “metalürji araştırma kurumu” adını taktı ve dünya konuyu çok geçmeden öğrendi. Bu nükleer silah tesisiydi. 1963 yılına gelindiğinde o zaman İsrail Dışişleri Bakanı olan Shimon Peres ile ABD Başkanı John F. Kennedy birbirlerine nükleer konuda güvence vermişlerdi bile.

Kennedy’nin bahanesi belliydi. SSCB’nin başındaki Nikita Khrushchev onu çok zorluyordu. Küba Krizi ile SSCB, Amerika’nın dibine füzelerini yerleştirmişti. O halde Amerika İsrail nükleer kabiliyeti ile bir anlamda Sovyetler’e karşı önlem almalıydı. Buna kimse karşı koyamayacak bir noktadaydı. Zira Khrushchev’in müttefiki Ortadoğu’daki Irak ve Suriye istendiğinde SSCB tarafından nükleer silahlarla donatılabilirdi. Nitekim benzeri oldu. Sovyetler bölgeye nükleer silah deposu değil, bunun yerine kimyasal silah deposu inşa etti. Bilindiği gibi üzücü de olsa bu ülkelerdeki diktatörler rejimlerini korumak adına kendi halklarına bu silahları kullanmaktan geri kalmadılar, asıl amaçları ise başkalarını caydırmak idi. Diktatörlük rejimleri kendileri için her şeyi göze alıyorlardı. Terör estirmek, hukuku kendi lehlerine kullanmak veya halka sarin gazı atmak gibi kolay işler sınıfından kabul edildi. Bugün DAEŞ (Irak-Levant İslam Devleti, ISIL) bile depolardan bazı kimyasal silahları ele geçirip kullanıyor. Korkulan şey neydi? Kimyasal gaz gibi KİS’lerin Halepçe’de veya Halep’te değil de; asıl korkulanın KİS’i olan ülkelerin kendi kentlerinde kullanılma ihtimalinin var olmasıydı. Bu tür silahlar hiçbir yerde kullanılmasın istiyoruz, değil mi? En azından benim düşüncem böyle.

O vakitler NATO, İsrail’in bu nükleer kabiliyetini hiç yadırgamadı, “Belki bir gün bizim için de gerekli olabilir,” düşüncesiyle baktı. Halbuki Soğuk Savaş döneminde bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin cephaneliklerinde nükleer silah mevcuttu, bunlar sonra geldiği yere geri götürüldü. İsrail NATO üyesi değil, ama bu ülkede nükleer silah var, hesabı bilinmiyor, daha fazla üretme potansiyeli de var, bu da kontrol edilmiyor. Durum böyle! Bugün NATO bölgedeki dengeler içinde İsrail’i nasıl değerlendiriyor, iyi bilmek gerekli. Sorsanız görev alanım dışında diyecektir, haliyle.

Yahudiler İngiliz Mandası zamanından beri Araplarla çok sayıda savaş yaptı. Peki, hiç nükleer silah kullanmasına gerek oldu mu? Hayır. Çünkü tüm savaşlarını konvansiyonel kabiliyetlerle kazandı. Şunu da hatırlayalım, İsrail Gazze’ye tanklarıyla girerken, protestocuların intifada eylemlerinde ellerinde lastik sapan oluyor. Bölgeye genel bakalım, başka ülkelerde nükleer silah var mıydı? İsrail’in karşısında duranların elinde atabileceği bir nükleer silah yoktu; ta ki İran’ın nükleer programına kadar. Burada da yoktu, ama potansiyel yaratılıyor diye endişe duyuldu; yani endişeden dolayı konuşuldu bütün bunlar, üstelik uluslararası örgütler resmi araştırmalarda bulunuyor ve raporlarını tamı tamına hazırlıyorlarken. Tam bu noktada ABD ile İran anlaşmıştı ve İsrail rahat görünüyor, dendi. Sonra Donald Trump çıktı ve “anlaşmayı bozdum” dedi. Neden?

İsrail’in ne kadar nükleer silahı olduğunu kim biliyor? Tamamen tevatür; 45-400 adet nükleer silahın varlığı söyleniyor. AFP’nin yayımladığı son bilgilerde (Kaynak SIPRI) İsrail’in 80 adet nükleer silaha sahip olduğu gösteriliyor. Dünya neredeyse henüz nükleer silahı olmayan İran’a savaş açacaktı. (Gerçi şimdi savaşa da gerek kalmayacak görülüyor, rejimi içeriden değiştirerek kontrolü sağlamanın peşindeler, üstelik istihbarat kanalları tam olarak işliyor ve İran’da bu konularda ne yapılıyor, sıkı takipteler.) Hatırlayalım, o dönende İran’a BM’in denetçileri bir gidip bir geliyorlardı. Denetlensin elbette, hem herkes; hatta İran’ın da başkasının da her tür silahı olmasın isteriz. İnsanlık böyle ister.

Peki, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) İsrail nükleer bombasının sayısını, tipini, özelliklerini, kullanılma ölçütlerini biliyor mu ve bu konuda İsrail’e yeterli denetimlerini yapıyor mu? UAEK’in 2010 yılındaki 189 ülkenin imzasıyla başlattığı “Ortadoğu’nun Nükleer Silahlardan Arındırılması” girişimi için 2012’de İsrail’e bir davet yapıldı. İsrail bu daveti basit gerekçelerle ret etti. ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve diğer 60 UAEK üyesi ülke nükleer program için İsrail’e bir çağrı daha yaptı; ama yine ret cevabı alındı.

Şimdi Ortadoğu’da ne tür meseleler var listeleyelim: Küresel terör tehdidi, KİS gurubundan kimyasal silahların kullanılması, Suriye’deki askeri üslerinden nükleer silah kullanılabilecek bir Rusya’nın mevcudiyeti, BM ve uluslararası aktörleri nükleer yönden umursamayan bir İsrail, olup biteni basit gören ve ancak kendi insanına zulmetmeyi becerebilen totaliter rejimler.

Bugün Ortadoğu’da insanlar konvansiyonel silahlarla öldürülüyor. Ya da zulümden kaçmak isteyenler denizlerde boğuluyor. Suriye meselesinden dolayı önemli bir mülteci sorunu ortaya çıktı. Dünya bu tür ölümlere karşı daha müsamahakârmış gibi duruyor. Ancak terörün ve KİS’lerin göz ardı edilmesi mümkün değil. Bu konuda Batı dünyası İsrail’i bölgede bir sigorta poliçesi gibi görüyorsa, bu konu sorgulanmalıdır. Uluslararası güçler hem terörün hem de KİS’lerin kontrolünün kendisinde bulunmasını istiyorsa, bunu da tartışmaya açmak gerekir.

Sizce Ortadoğu’da işler nasıl normalleşir? Örneğin, İsrail nükleer denetime girer mi? Terör durdurulabilir mi? Rusya, “Kendi topraklarımdan uzun menzilli füze ve uçaklarla nükleer silah atmam,” der mi? Diktatörlükler biter mi? Ortadoğu kimyasal silahlardan temizlenir mi? “İsrail-Filistin meselesi çözülse diğer işler de çözülecek,” denir; o vakit bu meseleyi çözmeyenler kimler? İsrail Filistinlileri nasıl görüyor, mülteci diye mi?

Uluslararası gözle bakalım, halen nükleer kabiliyeti olan ABD, Fransa, İngiltere veya diğerleri gibi bakalım; İsrail bölgede nükleer kabiliyeti olan tek ülke olarak kabul görmüş halde değil midir? Bunun dışında bir yatırıma girecek olanlar mutlaka bir planla karşı karşıya kalırlar. İran çok direndi, Rusya gibi başka ülkelerden de destek aldı, ama daha bir silah edinemeden kontrollü ülkeler sınıfına girdi. Bu Obama’nın anlaşması gereği elde edilen statü idi. Bu bile dengeleyici politikaların tersine durumdu. Sonra buradan da geri adım atıldı: “Esasen İran’da rejimi değiştirmek daha doğru olacak,” şeklindeki yola baş vuruldu. Rejim değiştirmek daha önemliydi. Her ne kadar elinde nükleer silah olmasa da karşınızda duran güçlü ve uluslararası alanda kendini ispat etmiş bir İran olacak idi. Örneğin boru hatları konusunda kendisiyle bir pazarlığa oturula bu durumda keyif (!) İran’da olacaktı. Bu keyfiyeti ona tattırmamak daha önemli görüldü.

Sonuç, Donald Trump bir önceki Başkan’ın yaptığı anlaşmayı Mayıs 2018’de çöpe attı ve İran’a nükleer anlaşmayı bozduğunu söyledi. Şimdi İsrail Ortadoğu’da dengelenmemiş bir nükleer güç. İsrail’e ayrıcalıklı yaptırımlar uygulanmamalıdır. Ortadoğu’da özellikle nükleer silahlanma alanında İsrail tek güç olarak bırakılmamalıdır. Bir şekilde güç dengelenmeli veya İsrail’in bu kabiliyeti söndürülmelidir. Bu konu çözülmeden diğer konularda ilerlemek de güçleşmektedir. İsrail “nükleer caydırıcılık” dahil her türlü gücünü kullanan taraf halindedir.

NATO mu? O Atlantik’te görevli, ama şu an ne yaptığını bilmiyor. Zamanında Varşova Paktı’nın gücünü abartarak kendine misyon biçerdi, şimdi de INF anlaşmasını abartarak kendi fonlarına para akmasını devam ettirmekten yana. Avrupa zaten PESCO var, orası benim için daha önemli olacak, yatırımı NATO’ya değil, PESCO’ya yapayım, diyor. Bu arada Fransa’da Sarı Yeleklilerin eylemleri görüldü. Dedikodular var, yakında başka Avrupa ülkelerinde de benzeri sokak eylemleri meydana gelecekmiş! Bu tür güç mücadelelerini Ortadoğulular mı ayarlıyor ki?..

[1]Daniel R. Depetris, İsrail’in Nükleer Silahları, The National Interest, 20 Eylül 2015

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

NATO, PESCO, SCO ve Türkiye

DİĞER YAZI

2019’un En Önemli Konusu: Güç Aktarımı

Güvenlik 'ın son yazıları

Biyolojik Savaş ve Biyo-Teknoloji

Covid-19 biyo-teknolojide belli bir gelişme alanı yarattı. Diğer yandan pandeminin başlangıcından itibaren Dünya Sağlık Örgütü’nün üzerine

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.