İki Yaprak Misali

325 Tıklama
8 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Niyetler halis, çabalar yoğun, anlatımlar güzel, sonuçlar ise güven arıyor…  Güven deyince orada duruyoruz, değil mi? Az güven, çok güven yok; neyi kabul ettiğimizle ayrışıyoruz, hepsi o. Tıpkı iki yaprak misali…

Başka bir dünya değil, her olup bitenin kaynağı bu havada, suda, toprakta. İnsanın dünyası ha Romalıların mozaiği gibi işlenmiş ha Acemin halısı gibi. Hepsinin yeri belli; ya yere serili ya da duvarda işli. Sonuçta renkler ve şekiller aynı ağaçtan iki yaprağın farklı olması gibi. Derideki farklılıklar gibi. Karakterdeki farklılıklar gibi.

Toplumdan topluma, insandan insana farklılıkları canlıyken betimlemek mümkün. Ama unutulmamalı, toprak onları kabul ettiğinde bir oluyorlar. Ormanda yere düşen tüm yaprakların sararması ve savrulması sadece kısa bir süre, sonra toprak oluyorlar sinede. Organik ve inorganik işlemle.

Öyleyse renkler, canlılık, güzellik nerede? Havanın esintisi, güneşin ışığı, toprağın gübresi; derken o fark her bir dizilimdeki aminoasit kadar değerli bir döngüde olsa gerek. Kendine göre değerli, kendine göre anlamlı… Kendine göre gösterişe açık bir yaşamda dizilimleri görmeden geçiyoruz bir sonraki adıma, öyle değil mi?

Eskiden Çin’den baharat gelirdi, şimdi neler gelmiyor ki! Daha dün gördük mikroplar bile oradan yayıldı dünyaya. Amerikalı dedi, gelen Çin virüsü, gibi. Az kalsın insanlık tartışacaktık! Neyse ki dünya yuvarlak.

Süre içinde ortaya atılanlar muhtelif: Her bir topluluk, ülke, hükümet farklı tepkiler verdi virüs olayının sonunda. Düşen canlar renklerini yitirdi, toprakta bir oldu, bu tamam! Ama canlı yaşamla ilgili ne dememiz gerekiyor ki? Seninki şu insandan veya bu dünyadan değil mi demeli mesela. Yok! Hepsi belli bir akıldan, esintiden, renkten…

Doğanın özüyle işlenenlere göre mozaik veya halı misali insanın elinde işlenenlerin değeri sorulur mu? Hepsi bir değer değil mi; ama yerine göre! Gelelim sadede; pazarda para ödenecek, yapan usta ben daha şöhretliyim diyecek ya! Usta öyle diyedursun, onun üzerinde bir şey yapmadan kazananlar çıkacak ya!.. Piyasa; arz ve talep misali. Arzı ve talebi pompalamanın getirisindeki farklılıklar gibi. Yaşarken olan işler bunlar. Peki ne değişir ki? Kimi aldatıyor bu kibre tapanlar? Aldananlar! 

Olması gerekenin yanı sıra aldananlar var, tıpkı iki yapraktan birinin diğerinden farklı olması gibi, ışığı az veya çok almakla ilgili verilen tepkideki gibi. Aldanan ve aldanmayan diye farklar var canlılar için. Gerçeklik ve yaratılmış gerçeklik gibi farklar var bildiğimiz biz insanlar için.

Sistem kurabildik mi, tıpkı Amazonlar gibi. Organize olabildik mi, tıpkı bir bulut sürüsü gibi. Yapan var, yaptığını sanan da. Benimki seninkine göre daha iyi diyen teşvik görmüş sahte ustalar fazlaca şöhret peşinde koşsalar bile. Niyetler halis, çabalar yoğun, anlatımlar güzel… Ama sonuçlar güven arıyor, iki yapraktan birinin daha fazla ışık için diğerinin önünü kapatmaması gerektiğine inanmak istemenin beyhudeliği gibi. Toprak öğretecek ikisine de; ama o vakit eğer bilinçlilerse.

Haber kanalları yarış halinde, şıracı-bozacı misali, derken sahte ustaların şöhreti için reklam alırken görüyoruz farkı; biri mozaik diğeri halı işte, her neyse. Asıl usta olanları onarıyor; kurtlanmadan mütevellit açılan o delikleri kapatıyor; matlaşan, ışığı solan yüzeye koruyucu cila atıyor. 

Başka bir ormanda gezinen bilge toprağı havalandırıyor, akacak suyun önündeki seti kaldırıyor. Ama onu kimse görmüyor. Zaten o gelip geçiyor.

Halıcılar davul sesi dinliyorlar dokuma tezgahlarının önünde dizili çalışırken, mozaikçiler ise arp sesiyle bulanmış. Bir çınlama oluyor her ikisinde de; arada bir o çın sesi. Değiştir rengi!

Tını dediğin ilk kulak memesinde, çekiç ve örste, bir de gerisindeki derinlikte; beynin kıvrımlarına dizilen bilinçlilik hallerinde. Elbette aminoasitler var; ama bilinçlilik hali de etkili güneş ışığı gibi o maddede. Biri der, yazılmış bir kere sicime; diğeri, gayretimle geliştireceğim ömrümce. Bilmenin sonu yok, dizilimdeki gelişmenin de. Ama nafile bir noktada durmak ve düşünmek zorundayım, sonunda insanım işte. Orman bu; biri diyor benimki güzel ve elbette diğeri de benzeri.

Çinlininki ile Amerikalınınki, Avrupalınınki ile Hintlininki, Aceminki ile Arabınki, kuzeylininki ile güneylininki… Hangisinde dizilimler daha organize, sistemli ve bilinçli? Toprağa düştüklerinde göreceğiz eşitliği de şimdiden söyleyelim, canlıyken, üstünde renkler duruyorken, kırışıklıklarındaki manayı okuyabiliyorken; ustalıkta ve bilgelikte bütün o farklar sonuçta ne diyor bize?

Sürekli doğru yaptığını zannedenler; bir o an, bir bu an doğru yapabilenler. Ellerine plan verilenler; planını kendi yapanlar. Plandan anlayanların olduğuna inanıp sonra birinin arkasına dizilenler; planları uygulayıp sistemlerin sistemini yaratanlar. Hepsi olmalı bu ormanda; her döşeme ve duvarda, her ses ve tınıda. 

Çırak, kalfa, usta, ustamsı… Tohum, fide, ağaç ve dahası… Genetik bozuklukları bakla diye çıkarmadım henüz ağzımdan. Ama umut olsun diye düşünüyorum şimdiden, Mars yüzeyine ekeceğim o tohumdan.

Yazık, yaşarken kaybolanlara, ormanı anlayamadan güne değer katma yarışına girenlere. Yazık, ormanda güneş alamamış ve cılız kalmış ağaçlara ve kırılgan dallarına tutulu en hafif esintide o farklığı anlayamadan düşecek yapraklara. Yazık, o koca gövdesinde kurtların yuvalandığı çürümüş ve daim pis kokan ağaçların böceklenmiş yapraklarına… 

Helal olsun ormanda kaybolmadan ilerleyenlere. Güneşin, havanın, suyun, toprağın, seslerin içinde ahenkle dizilenlere, sicimi kuvvetli tutanlara. Yaşarken rengi belli olanlara…

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

ÖNCEKİ YAZI

Sürtünme ve Yoksunluk

DİĞER YAZI

Habil ile Kâbil