habil-ile-kabil
Habil ile Kâbil

Habil ile Kâbil

749 Tıklama
15 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İnsanlık tarihi içinde bireysel ve toplumsal farkların doğallığına dayalı gelişimin zaman ve mekân içinde kendine özgü yeni kalıplar geliştirmesi ve kültürel değişimlerin etrafında belli çalkantıların yaşanması hali tarihte ilk görülmüyor. XVIII. Asırdan itibaren feodal yapıların pastoral yaşam kalıplarından modern düzenin kent düzenekleri içine taşınması evresindeki çalkantıları hızla geçiren insanlık, bugün, XXI. Asırdan itibaren, bu şartlarda dahi yaşanabilir bir dünyanın inşası sürecinde, bireysel özelliklerini muhafaza ve olagelen gelişmeleri hazmetme zorluklarıyla karşı karşıya kaldıysa eğer, bu gayet normaldir. 

Zamanın ve mekânın getirdiği belli çelişkiler yumağının etkisiyle bireyler ve toplumlar arasındaki ilişkilerde yeniden tanımlanması gereken kavramlar üzerine fikirler ortaya atılmaktadır. Ancak henüz bu bağlamda tatmin edici bir anlamlılık hali tam karşılığını bulamadan, dünyada ve onun içindeki yaşam dinamiklerinde yeni bir büyük gelişme veya değişme evresine girildiğinden olsa gerek, bireylerin ve toplumların arasında belli ölçülerde dile getirilen görece geri kalmışlık hali söz konusudur. Dolayısıyla muhafazakarlık ve ilericilik bakımından bile bu kavramsal tezatların hazmı süreci henüz karşılık bulamadan o temel kavramlar üzerine yıkıcı eleştiriler ortaya atılmaktadır. 

Bu kavramsal kargaşa bireyler ve toplumlar üzerinde belli belirsiz bir korku yaratmaktadır. Eğer korkuyu ilerilere taşırsak farklı reaksiyonlar ortaya çıkar, davranışları etkiler. Sosyal sorunlara varana dek toplum katmanlarında değişik kaygılar (anksiyete bozuklukları) hüküm sürer. Zamanı ve mekânı ve bu temel girdilerin getirdiği doğal atmosferin imkanlarını yaşayamamak veya yakalayamamak, hatta bilinen değerlere yabancılaşmak mümkündür. Öte yandan bütün bunlara karşın bir küçük topluma (cemaate) mensubiyet arayışı ile kendini sigorta altına alma girişiminde bulunmak, bunu ihtiyaçlar zincirine eklemek, mahremiyeti koruma içgüdüsüne sığınmak, politikadaki ilişkileri anlamaya çabalarken çok temel değerleri ve alışkanlıkları hatırlayarak lokal bir refleks geliştirmek söz konusu olmaktadır. 

Sosyalleşmenin ucu açık olmasından kaynaklı o belirsiz halin doğasında dahi bu birçok farklı boyuttaki etkileşimin ve yeni belirsizliklerin etkisi kontrol edilebilir mi? Bu bir öznenin çabası olacak ise kim yetkindir ve nasıl gerçekleşir?

Lokal muhafazakarlık güdüsüne karşın teknolojik küresellik arasında gidip gelen ilişkisel etkileşim, yeni bireysel ve toplumsal reflekslerin ve alışkanlıkların tanımını aratmaktadır. Devletlerin, hükümetlerin, küresel şirketlerin, ekonomik alanların hizmeti kontrol etmekteki teknolojik çabalarla bireysel mahremiyet ve toplumsal muhafazakarlık ile bunlara bağlı ilişki yumağı, sözünü ettiğim bu kargaşa haline temel teşkil ederek, iktidarlar kavramının tartışılmasına da sebep olmaktadır. Ulusal ve küresel çıkarlar, sınıfsal ve kökensel tartışmalar, özgürlükler ve dini karşıtlıklar sonuçta var olan bu yeni kargaşa zeminine ilave yükler getirerek, insanların hareket alanlarını baskılamaya dönük sonuçlar doğurmaktadır. 

Küreselleşme ve teknolojideki devrimlerle ortaya çıkan yeni yaşam kalıplarının zorladığı mega-kentler ve bunlar arasındaki (ağa veya networke bağlı) yeni bir yönetişim biçimi olgusu, her bir kargaşayı içinde barındırarak, doğal seyri içinde bir toplumsal evrimleşme modelini kabul ettirmek istemektedir. Buna zorlama diyenler de vardır. Çünkü bu yeni yönetişim ve etkileşim hali, sahip olduğu güçlerin motivasyonuyla hareket ettiğinden, doğal seleksiyondaki mücadelesinde öne çıkarak, gerisinde kalanları sürekli yıpratmaktadır. 

Yeni nesiller ‘x, y, z’ gibi jenerasyon isimlendirmesine tabi kalınca ve esasen birer citizen (vatandaş) değil de netizen (ağdaş) haline dönüşünce, her ölçekte refleks göstermek ihtiyacı doğmaktadır. Bir başka açıdan bakıldığında nesillerarası kopuşun acısı hissedilmektedir. 

Peki, bugünden geçerli olması ihtimali ortaya çıkan şöyle bir soru sorulsa acaba ne cevap verilebilir? ‘Mars gezegeninde yaşayacak bir grup insan gönderilecek. Değişik yaşlardan, cinsiyetten, meslek ve yetenekten, karakterden. Bunları nasıl seçesiniz?’ Aslında nasıl derken, neyle demek de söz konusudur. Zira Mars gezegeninde yaşamak demek, bugünün ileri teknolojilere, ki bunlar IV. Sanayi Devrimi ürünleridir, kendi alanlarında olsa da iyi derecede hâkim ve en azında günlük yaşamında kullanıyor olmak, demektir. Örneğin Yapay Zekâ (AI) ile ilişkili bütün sistemlerde bireyin seviyesi tanımlanmış olmalıdır. Ama gelin bakın ki, bugün Yapay Zekâ kullanılarak yapılan bütün analizlerde ve sentezlerde ortaya atılan tartışma konularının özünde mahremiyet ve özgürlük tartışması ve başka açıdan ise bir yönetimsel farklı durum gündeme gelmektedir. Bu farklılık ve tartışmaya bakılırsa, değil Marsa gitmek, dünyada bile bazı alanlardaki ilerlemelere karşı gelmek gerekmektedir. Zira Yapay Zekâ analiz ve sentez yöntemleri bireyin günlük yaşamını, başta sağlık, eğitim, ekonomik, sosyal, politik, adli statüleri detaylandırarak, en azından tama yakın şekilde, veri olarak kaydetmek ve belli kişilere ve kurumlara erişim izni vermektedir.

Diyelim bir işe gireceksiniz, İnsan Kaynakları ofisi bir Yapay Zekâ sistemi kullanıyor ise verilerinizi belli kütüklerden çekecek ve size bir puan verecektir. Diyecektir ki, örneğin: ‘Siz şu hastalıkları geçirmişsiniz, bize uygun değilsiniz… Siz şu kredi puanı kategorisindesiniz, kendi bütçenizi yönetemiyorsunuz, bu bankada çalışmanız asla mümkün değildir…’ 

Ancak bu gibi bilgilerin çoğu kısmı halen mahrem (çok özel) kabul ediliyor, hatta gizlenmek istenenlerden, veriler bireyin rızası olmadan başkalarının eline geçmemeli, ‘Kişisel Veri Güvenliği’ diye işaret edilen ‘temel hak ve hürriyetler’ bağlamındaki sınırlara tecavüz söz konusu olmamalı, öyle değil mi?

Eğer bir kesim için bu bir sorun ise, ki öyle, nasıl çözülecek? Zorlayarak mı? İkna ederek mi? Güç kullanarak mı? Uymaya, itaate zorlamakla mı? Görmezden gelerek mi?..

Halen elinde para gibi bir sorunu olmayan azınlıktan bahsedilir. Bazı sivil toplum kuruluşlarınca, ‘Yüzde bir, yüzde doksan dokuzu yönetiyor!’ denir. Büyük bir hükmetme gücüne sahip olan bu az sayıdaki, diyelim yüzde birlik kesim, tarafından geleceğe ilişkin belli bir plan yapılıyor mu, yapılmıyor mu? Bu bile bir soru ve tartışma konusudur.

Tarihte hükmedenler, yani değişik güçleri (ekonomik, politik, sosyal, askeri, coğrafi, bilimsel, vs.) yeterince süre ellerinde bulunduranlar, isteseler de istemeseler de kendilerini diğerlerine iyi veya kötü hissettirirler, hükmetmenin değişik yollarını kullanırlar, kuralları etkilerler, geleceğin tarifiyle ilgilenirler, doğrudan veya dolaylı zorlayıcı olurlar.

Bugün ileri teknolojiler ve ürünler kimlerin hükümranlık sahası içinde? Belirleyici olanlar kimler? Onların açıktan veya gizli şekillerde desteklediği politik gruplar, cemaatler, vakıflar, dernekler, araştırma yerleri, akademik alanlar, medya organları, sosyal medya platformları, yazarlar ve film yapımcıları, vs. yok mu?

Bütün bu sorunlar, canlı organizmaların evrimleşme modelleri ile incelenmesinin ötesinde, kendi bilincindeki gelişmeye koşut olarak insanlığın yaşamındaki evrimleşmeye bağlı anlaşılması gereken konuları kapsamaktadır. 

İşte tam da bu noktada, tarihte yer almış gelişme evrelerinde ve buhranlı dönemlerde tartışıldığı gibi, konu iki faklı bakış açısıyla gündeme gelmektedir; bütünüyle insani değerleri mi gözeteceğiz, yoksa belli çıkarcıların bakışına uyarak, insana rağmen gerçekleşen ilerlemenin önünü mü açacağız? Bir manipülasyon olacak mı, olmayacak mı? İlerleme doğal mı olacak, yoksa yapay mı? Gerçek mi, yaratılmış gerçek mi gündemde olacak? 

Ben bir ilave soruyu daha hatırlatmak isterim, Immanuel Wallerstein’in ifadesiyle, zamanı ve mekânı sıkıştırarak mı gelişmeyi hazmedeceğiz, yoksa zamanın ve mekânın kendi seyrine mi uyacağız? Zira zaman ve mekân sıkıştırıldığında tarih bize şunu gösterdi; savaş! Bilinen şekilde soralım, eğer bu konuyu dini tema ile açıklarsak, Adem’in iki oğlu olan Habil ile Kâbil ayrımına mı bakacağız? Savaşacak mıyız, yoksa barışla mı gelişeceğiz?

Sonuçta, tarihi süreci doğru okumak, bireysel ve toplumsal pozisyon almak yerine, tepkili olmak arasındaki gelgitler, birini diğerinden ayıran özellikler şeklinde ortaya atılmaktadır. Bu özelliklerin, bu ara durumda isabetle tanımlanmasına ihtiyaç duyulmadığı sanısı, birey ve toplumlarda var olan korkuları daha da artırmaktadır; zira belirsizlik insanlığın en temel meselelerinden biridir.

Ben bütün bu soruları COVID-19 ile ortaya çıkan tartışmaların gölgesinde soruyorum. Bu noktada bilimsel, doğal ve gerçek olan gelişmeyi ve ilerlemeyi manipüle ederek kendilerine çıkar elde edenleri bir tarafa bırakmak gerektiğini salık veririm. Bu da bireysel bir tepkidir! Sonuçta (aklı baki) herkes kendinden sorumludur.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

İki Yaprak Misali

DİĞER YAZI

Zamanın Cazibesi

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi