inanc-istismari-sucu
İnanç İstismarı Suçu

İnanç İstismarı Suçu

363 Tıklama
14 Dakikalık Okuma
1
Okuyucu

FETÖ’den ders çıkardık, konu bütünüyle terör! Ama Adnan Hocacılardan da bir ders çıkaralım. Ülkece, istismarın ve özellikle dini istismarın hukuktaki yeri, radikalizm ve terör bakımlarından çok gerilerdeyiz. Neler yapılabilir? TCK’da böyle bir suç tarifi var. Dini inanç ve duyguların istismarı ceza kanunumuzda bir suç olarak ele alınmıştır (TCK 158. Md. 1. Bend. a. Fıkr.). Bu kanun maddesinin çevresinde uygulamada gördüklerimiz hakkında neler söylemeliyiz? İnanç İstismarı Suçu diyebileceğim bu konu, sadece maddi unsurlar ve iltisaklar ortaya çıkınca mı hukuken işleme konulabiliyor? Başka yönleri yok mu, örneğin terör?

Kavramlar neler? Din, inanç, duygu, istismar, kazanç, çıkar, hile, nedensellik bağı, himmet toplamak, yardım toplamak, hayır yapmak, zarar oluşması, iradenin sakatlanması, nitelikli ve örgütlü fiil… Kanun maddesinin amacı bellidir, insanı, duygu ve düşünceleri korumak, kimden, istismarcıdan, dolandırıcıdan, kötü niyetli olandan. Kötü niyetlinin doğru bir tarifi var mı? Biz bugün elinde silah çocuk öldürene terörist diyoruz, ki haklıyız, başkaları gerilla diyor. Bu kadar mı? “Küresel terör” konusu bile bu işlere ekleniyorken, biz bu mikyasta mı düşüneceğiz?

FETÖ’de gördük ki bu iş öyle kolay bir konu değildir, uzunca yıllar bir terör örgütü halkın bilerek veya bilmeden verdiği maddi destekle gelişme imkanı buldu. Şimdi Adnan Hocacı olarak bilinen grubun mensuplarına yönelik bir operasyon yapılıyor, suç tarifinde bu hüküm de yer alıyor. Dolayısıyla bu durum toplumda bir kere değil, birden fazla ve büyük çapta görülen bir konu oluyor. Ha bir de eski tarihlerde Hizbullah’a dava olan vakıalar, yakın zamanda ise IŞİD’le ilgili olanlar var. Yani bu iş önemli!

O halde işin bir yanında suçluyu bulmak ve cezasını vermek, halkı kötü niyetlilerden korumak var. Ama diğer yandan da ülke dahilinde böylesi bir hale yönelimin asıl atmosferini ortadan kaldırmak, pozitif hukuk çerçevesinde sağlıklı bir hukuk toplumu olmayı sağlamak gerekiyor.

Bu amaçla ne yapılmalıdır? Dernekler ve Vakıflar kanunları yeniden incelenmelidir. Yardım etme ve makbuzla para toplama işleri sıkı bir biçimde gözden geçirilmelidir. Makbuz gibi basit bir tediyenin her şeyin mubah ve meşru olabilmesini sağlayan pratik araç haline dönüştürülmesinin önüne geçilmelidir. Bu tür işlerin Batılı gelişmiş ülkelerde nasıl olduğunu incelemek isteyen hukukçular olursa, gelsinler kendilerine açıklayayım, nerelere bakmaları gerekiyor.

Devletlerin resmi istihbarat örgütleri önleyici hukukla ilgilenir, gerekli işler yapar. Kişiler arası makbuz alıp vermeye bile bakar ve sonucunda ilişkilerin hepsine atıfta bulunarak bir istihbari yorum yapar. Yorum istihbaratın kilit tarif biçimidir, konuşma dili budur. Hukuk ise konuya böyle bakmaz, somut bulgular arar. Hatta yanlı kişiler bile, “Bu bir yorum canım,” der ve konuyu dışlar. Neyse!.. Bu boşluktan çok yararlanan oldu. “Pardon!” bile dendi. Benim söylemek istediğim birilerini zan altında bırakmak değil. Bu tür zararlı işlerin bundan böyle daha da sık biçimde ilerleyeceğinden dolayı, önlem almanın şart olduğunu söylemektir.

İstihbarat derken casusluk bahsini de açıklamam gerekiyor. Casusluk her alandadır, askeri, ekonomik, politik, vs. Casusluk bir ülke veya uluslararası gücün yapabileceği bir faaliyetken, herhangi bir çıkar grubu tarafından da yapılabilir. Konumuzla ilgili olarak casusluk sosyal sorunları deşme veya derinleştirme, din istismarı konularında da yapılabilir. Hukuk bunu nasıl anlayacak? Ağzında din, iman, sırtında hırka, cüppe olan birinin dışarıdaki biri ile açıkça bağı görünmüyorsa, ki casusluk böylesi sinsi ve gizli bir faaliyettir, açığa çıkarsa anormaldir, burada suçu kim tarif edecek? Böyle işlerde önleyici hukuk, yani istihbarat kendi açısından bir çalışma yapar ve hukuk devletinde ne diyorsa o olur, asla “Raporlarda yazan somut değil,” denmez!

Ama işin bir başka karmaşık kısmı var ki burası iyi çerçeve içinde ele alınması gereken bir konudur. Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in Barış İçin Eğitim Vakfı’nı kurdu ve yönetiyor. Birleşmiş Milletler bu programı tanıdı. Temelde Afrikalı Hıristiyan toplumlara ulaşıp eğitim yolu ile daha çok çocuk ve gençlerin yaşama dönük ölçeklerde ıslahını ve terörden uzak kalmalarını sağlamayı öngören bir vakıf. Elbette para topluyor ve küresel çapta bu işlerini yürütüyor.

Din, inanç, duygu, vs. kavramlar çok özeldir ve eğer biri veya bir kurumu dikkate değer alacaksanız, bu durumda tamamen isteklilik söz konusu olmalıdır. Bunun ölçüsü nedir? Kişi “ikna” anında madden bir karşılık vermiyorken neler yapılabilir? Bu aşamada bir “istismar” olabilir mi? Hukuk bunlarla ilgilenmiyor mu? Konu ne olursa olsun, zaten ikna eden daha planlı ve hazırlıklı, iknaya muhatap kılınan ise hedef konumundadır. Bir de yer yoksul ve az gelişmiş bir coğrafya, hatta okuma yazma oranı bile düşük olabilir, konu ise inanç ise olabilecekleri siz düşünün artık!.. Falcılık, şifacılık, büyücülük, enerjicilik, gibi konuları da buna ekleyebilirsiniz. Bugün kim büyücüye gider? Cahil, çıkmazda olan…

Ne zaman birey, diğerine, ben sana inandım diyor, aralarında duygu yüklü bir ilişki kuruluyor, bundan sonra ilişkinin maddi zemine gelmesi söz konusu oluyor, işte bu şartlarda hukuk konuyu ölçüp tartabiliyor. Bireyin, henüz bir tür (himmet, yardım, hayır gibi) maddi alış-veriş safhasına geçilmemiş kabul edilirken, duygu ve inanç bağı ile başkasına bağlanması bir “fiil” değil midir? Örneğin terör örgütüne eleman (taraftar) bulmanın tarifinde para toplamak veya makbuz kesmek mi var? Bunlar olsa olsa terör örgütünü desteklemektir, konu “yardım ve yatakçılık” denen konulara girer. FETÖ’de de öyle oldu, birileri çıktı dedi ki; “Ben ne bileyim böyle olacağını, halis duygularla bu insanlara hayır işlesinler diye yardım ettim, çocuk okutacağız, Kur’an Kursu açacağız dediler, çocuk okutmanın veya çocuklara temel dini bilgi vermenin neresi suç?..” dediler.

Düşünsenize, fail olarak ortaya çıkana, hoca, ilim adamı, mehdi, yüce insan, hazret, gibi pek çok sıfatla anılan biri. Kim ve nasıl böyle sıfatlara sahip olabiliyor? Kolay mı? Bu tür sıfatları almanın bir yöntemi ve hukuki tarafı olamaz mı? Lise mezunu biri bile çıkıp kırk profesöre karşısında diz çöktürmüş olabilir ama işin bu kısmı bence başka bir konu. Önemli olan bu tür sıfatlara uygun görülenlerin hukuken tarif edilebilmeleridir. Üfürükçüye ilim adamı muamelesi yapan bir hukuku düşünebiliyor musunuz? (Üfürükçü önünde diz çöken devletin üst makamlarında bulunan ve tahsilli insanların varlığı bile bir vakıadır.) O halde hukukta bazı tarifler olmalı ve ilişkiler buna göre açıklanmalıdır, muhataplar ne yaptığını bilmelidir, bu konularda boşluk olmamalıdır.

“Efendim radikalizm dünyada her yerde var, bizde de olabilir…” türünden yaklaşımlar birilerince söylenebilir ama ben diyorum ki; olanı doğru bil ve mümkünse olmadan önle! Dolayısıyla hukukta konular radikalizmi de bütün yönleriyle içermelidir. Sadece içtihat beklemekle olmaz. Beklersek çok cana ve mala gasp edilmiş olur. Yazık! Pozitif hukuk işletilecekse radikalizmin tariflerine bağlı bazı çerçevesi belli açıklamalar şimdiden yapılmalıdır. Bırakın yöneticileri, millet de bunlar hakkında bilgi sahibi kılınmalıdır.

Kısaca bu konuyu böyle anlatabilirim. Bunlar bir dini konu değil, terör ve suç türü konulardır. Konuyu dini boyutta tartışanlar zaten tuzağa düşmüşlerdir. Neden? Birtakım hakim fikir akımlarıyla küresel politika yapanlar öyle istiyordur da ondan. Sanırım sorunu işaret edebildim. Gerisini hukukçular tartışsınlar. Ben hukuken dava konusu edilebilecek maddi alış-verişin gerçekleşmesi ve bu bağlamda ortada bir para dönmesi hadisesinden sonraki kısımla ilgilenmiyorum. Çünkü burası açıktır; bu kısımda bile bazı arızalar vardır ama bunlar maddi kaynaklı oldukları sebeple düzeltilebilir konulardır. Dolayısıyla ben başka fiillerin çerçevesi nasıl çizilir, bunu hatırlatmak istemekteyim.

Bir cevap yazın

kultur-ve-turizm
ÖNCEKİ YAZI

Kültür ve Turizm

simbiyotik-iliski-mutualizm
DİĞER YAZI

Simbiyotik İlişki - Mutualizm

Kültür 'ın son yazıları