ABD Batıyor mu, Çıkıyor mu?

Okuyucu

ABD yüzyılının geleceğini tartışacağız. Liberalizm, küreselleşme ve diğer gelişmeleri de içine alacak şekilde kapsamlı bir ABD eleştirisi yapacağız. ABD’nin küresel ölçekte hataları neler, bu sorunun cevabını arayacağız. Güncel rekabet ve çatışma konularının geri planındaki hususları irdeleyeceğiz.  

Dünya bir süredir “Amerikan Yüzyılı sona mı eriyor?” veya “ABD batıyor mu?” sorusunu cevaplandırmakla meşgul. Hatta en son Afganistan’dan çıkan ABD ile ilgili değerlendirmeler yapılırken uzmanlar en çok bu cümleyi sarf ettiler. Belki şunun da etkisi vardı, Rusya ve Çin bu tarz bir cümlenin fazlaca kullanılmasını ortaya çıkaran atmosferi yaratıyordu. Bildiğimiz ise bunun bir küresel rekabet konusu olduğudur.

Hemen ifade edeyim, düşünüldüğü gibi ABD batmıyor; ama bu şekilde giderse durumu tartışmalıdır. Üstelik onun küresel ölçekte sorunları da beraberinde sorgulatmaktadır. ABD’nin eksiği veya zaman içinde değerlendirmekte atladığı nokta şudur: Daha çok kendi gayretiyle oluşan bu dünya düzeninde ortaya çıkan şartlara göre gerekli önlemleri zamanında alamadı. Hal böyle olunca bugün ABD aceleci bir tavırla durumunu kurtarmanın peşine düşmüş olabilir mi? Bu endişe verici yaklaşımlar, ortaya çıkan küresel sorunların etkisi, Çin’i ve Rusya’yı bu denli karşısına alması, hatta düşmanlık beslemesi yeni bir dünya savaşına neden olur mu? ABD’nin daha da zayıflaması mümkün mü, yoksa belli konularda çok iyi refleksler göstererek durumunu güçlendirir mi? Bunları zaman içinde göreceğiz, şu an sonuç ne olacak bilemeyiz.

Bu konu sadece dünyadaki güçler hiyerarşisiyle alakalı değildir. Benim açımdan konu “bütünsellik” yönüyle tartışılmalıdır. Konulara bir bütün halinde bakmak gerekiyor, şöyle ki: Küreselleşme, liberalizm ve neoliberalizm, Dördüncü Sanayi Devrimi, vs. Belki bunların en son halkasında güvenlik politikaları oluşmaktadır.

Şurası açık, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD kendi işlerliğini güçlendirecek bir uluslararası sistem kurdu. Bütün uluslararası kurum ve kuruluşlar “ABD için var” gibi bir hal oluştu. Askeri ittifaklardan ticari örgütlenmelere kadar, bir ABD merkezli Batı düşünce sistemine ve kültürüne bağlı anlayış kabul edildi. Hatta Soğuk Savaş bu merkezli bir dünya kurgusu içinde gelişti ve sonlandı. Soğuk Savaş sonrası neoliberal yaklaşımlar ise kendi aktörlerini yarattı. Bunların en başında Çin ve küresel şirketler vardı. O zaman ortaya çıkan husus belli denebilir: ABD önderliğinde bir düzen. Peki ABD önderliği içerisinde nasıl oluyor da Çin’in yükselmesi söz konusu oluyor? İşte çelişkili durumun açıklaması: Çin’i, ABD’nin küresel düzlemde öne sürdüğü düzen motive etti.

Bir defa konu kapitalizmle ilgili ise bu bütün toplumlar için geçerli kabul edilecek bir husustur. Örneğin Çin devlet kapitalizmini ve Rusya oligarşik kapitalizmini kendi algılarına ve kültürlerine göre açıklamaktaydı. Hal böyle olunca ABD ve onunla birlikte hareket eden, aynı tür liberal ve neoliberal yaklaşımları kolaylıkla uygulamaya açık olan kültürler, (örneğin) G7 ve Avrupa ülkeleri, demokrasi ile hareket ederlerken, Çin ve Rusya otokrat ve illiberal olarak nitelendi. Bugünün en önemli politik başlığı şudur: Demokrasilere karşı otokrasiler.

Ancak doğaldır ki, Dördüncü Sanayi Devrimi, İklim Krizi ve küresel arz-talep dengelerinin etkisi kendi su yolunu buluyordu. Aynı zamanda bu kendi içinde bir kaotik ortam oluşturuyor gibi görülse de esasen bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bakıldığında çok doğal gelişmeler halindedir. 

ABD tarafı kendine göre bir “Amerikan enternasyonalizmi” idealini sürdürmek isterken, zamanın şartları birden, Amerika Birleşik Devletleri’nin, müttefiklerinin, mevcut uluslararası sistemin, neoliberal uygulamaların, hatta bu yapıdaki bütün değerlerin tartılmasına yol açtı. Tepkisel boyutta “milliyetçilik” ve “popülizm” ön planda tartışılan konular oldu. 

ABD, Rusya ve Çin’i tehdit ederken, bu başat ülkeler de ABD’yi tehdit etmekteler, üstelik böyle bir durum gerçekten dünya için endişe vericidir. İlk bakışta şunu sormamız gerekir: ABD neden kendi düşmanını yarattı? Soğuk Savaş ile alt ettiği SSCB’den dağılan coğrafyayı zaman içinde iyi yönetemedi? Rusya bugün ABD ile bir şekilde (görünür olarak Ukrayna üzerinde) çeşitli biçimlerle savaş yapıyor. Diğer soru, ABD küresel ve liberal sistemle yarattığı Çin’i neden yönetemedi? Çin bugün için ABD’nin en büyük rakibidir. O halde ABD’nin 1990’lardan bu yana, yaklaşık 30 yıldır uyguladığı politikalar yanlış veya eksiktir. Bu durumun faturasını bugün bütün dünyaya çıkarmak istemeleri ise yine önemli bir sorunlu mevzudur. 

Örneğin ABD, Avrupa Birliği’ne diyor ki; benim istediğim biçimde Rusya’ya karşı yaptırımları uygula, kendi coğrafyan üzerine her türden silah sistemini yerleştir ve alarmda bekle… Hatta bu tartışma Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un tarafından NATO başlığı üzerinden sürdürülmektedir. Yine de Fransa gibi Almanya da illiberal sistemle birlikte hareket etmenin başka külfetler getireceğini düşünerek, bugün kendine bir çıkar bulmakta zorlanmaktadır. Ama bu ülkelerin gelecekte ABD’ye karşı olmayacakları anlamına gelmez. Bu bağlamda ilk öngörüm şöyle: Avrupa için geçen 30 yıldakinden daha fazla “Avrupa merkezli” bir gelecek 30 yıl şekillenmesi muhtemeldir. İşte bu da önemli bir “bölgeselleşme” örneği demek olacaktır. Benzeri tarzda bölgesel açıdan güçlenenleri ve hatta “yerelleşme” eğilimlerini beklemek gerekir mi? Evet. Peki, ABD bu değerlendirmeyi yapar ise bölgeselleşmeyi ve yerelleşmeyi kendi istediği gibi şekillendirmek ister mi? Olabilir.

İkinci öngörüm ise şöyle; işte bu gerçeklerden ötürü, G7 ülkelerinin, ABD enternasyonalizmi içinde değilse bile, “liberal enternasyonalizm” içerisinde hareket etmeleri bekleneceğinden, bu zamandan sonra ABD’nin küresel mücadele gayretini bu yönde sarf etmesi beklenebilir.

Küresel bir güç olmak için ABD’nin dünyanın her köşesindeki pazarlara ve kaynaklara erişimi olması gerekirdi; bunu sağladı. Politikasını yapabileceği yüksek değerler, ilkeler ve iddialar kadar, dünyaya kurumsal yapılar ve usuller yoluyla ekonomik ve güvenlik bağlamında belli zorunlulukları da dikte ettirmesi gerekmekteydi; bunu da yaptı. Elbette bütün bunlar bir enternasyonel anlayışın hırsları ve çıkarları doğrultusunda geliştirilmekteydi ve öyle de oldu. Eğer şimdi ABD bir tıkanıklık veya bocalama dönemine girdi ise o zaman kendi hırs ve çıkarlarına küresel anlamda tekrar çekidüzen vermesi gerekebilir, dünya politikasında daha paylaşımcı ve konsensüse açık bir yöntemi ileri sürüp, burada kapsayıcı olma yolunu seçebilir. İşte bu manada ABD için liberal enternasyonalizm bir çıkış yolu olarak işaret edilebilir argümandır. 

Küreselleşme iyi yönetilemezse bölgeselleşme ve yerelleşme eğilimleri artabilir. ABD’nin küresel mücadele gayreti liberal enternasyonalizme kayabilir. ABD dünya politikasında daha paylaşımcı ve konsensüse açık bir yöntemi ileri sürüp, burada kapsayıcı olma yolunu seçebilir. İşte bu manada ABD için liberal enternasyonalizm bir çıkış yolu olarak işaret edilebilir argümandır.

ABD dünyada en fazla güvenlik ortaklığına sahip bir güç, ancak bu yetmiyor ise düşünmesi gerekir. Diyelim 60 güvenlik ortaklığını 100’e çıkarsa da durum değişmeyecek ise konu başka bir tarafta çözülmelidir. Bu durum ABD’nin başkalarına güven vermediğinin, hakkında şüphelerin olduğunun ve taraflar arasında bazı mecburiyetlerle işbirliği yolunun seçildiğinin kanıtıdır. Öyleyse ABD şu anki kritik dönemde bu ortaklıklarına güvenmemelidir. Hatta yeni bir anlayışla hareket edecek ise önerim şudur: ABD ulusal çıkarı ile küresel paylaşımı, değerler ve sistemler ölçeğinde tekrar imar etmenin bir yolunu bulmalıdır; değilse aniden halı ayağının altından çekilebilir.

ABD ulusal çıkarı ile küresel paylaşımı, değerler ve sistemler ölçeğinde tekrar imar etmenin bir yolunu bulmalıdır; değilse aniden halı ayağının altından çekilebilir.

Benim ifade etmek istediğim, ABD’nin sadece kendi kıtası içerisinde, başka coğrafyalardan göçmen alan ve onlara belli bir fırsatlar veren bir “küresel merkez” olmasının ötesine geçerek, gerçek küresel paylaşımı esas alarak hareket etmek zorunda olduğudur. Dünyanın ortaklıkla, barışla, hatta çevre sorunlarıyla ortaya çıktığı için söylemeliyim, güçlü bir işbirliğiyle hareket etmesi gerekmektedir. Aksi halde ABD’nin kendine duyulan ve giderek büyüyen güvensizlik algısı, küresel çapta bir sürdürülebilir-güven ortamını imar etmez, bu bir teminat değildir. 

Başka bir ifadeyle, bir küresel merkez dünyanın güvenliğine karşı olamaz, olmamalıdır da. ABD’ye gelen bir yabancı alacağını alır, vereceğini verir, sonra döner ülkesine orada ABD aleyhine çalışır ise sanırım bu onların beklediği bir sonuç değildir, günümüzde özellikle Çin için giderek bu duruma dönülüyor denilebilir. Halbuki reçete açık: Dünya ve insanlık için çalışmak, bilgi ve ürün yaratmak, işbirliği yapmak ve dünyayı daha cazip kılmak. İşte bir küresel merkez böyle olur, ABD kıtasında toplanarak değil. Bu bakış açısı daha ikna edicidir.

Dünya ve insanlık için çalışmak, bilgi ve ürün yaratmak, işbirliği yapmak ve dünyayı daha cazip kılmak. İşte bir küresel merkez böyle olur.

Bugün bu gerçeği Çin, Hindistan veya Rusya da bilmektedir, ABD’nin çok yönlü bir kapasitesi mevcuttur ve bununla her türlü imkânı diğerlerinden daha fazla kullanabilir. Bu durum ABD’yi dünya ölçeğinde zaten bir merkez olarak onaylamaktadır. Örneğin; finans, teknoloji, eğitim, bilim, vs. alanlarda. O halde sorun nerede? ABD’nin kendi politikalarında! Örneğin dış politikada ikiyüzlülük yapmamalıdır. Eğer önerilen liberal düzen ikiyüzlülükle uygulanır ise buna Çin veya Rusya nasıl yaklaşır? Yoksa bunların ABD çıkarı için gerçekten birer düşman ülke olmaları mı isteniyor? Maalesef böyle… Bu düşmanlaştırma yöntemi, çok fazla kazanmanın yolu ise başka söylenecek bir şey kalmıyor ki! O halde nerede ve hangi zeminlerde bu eşitlikçi ve serbest piyasa uygulamaları? Eğer ABD’nin aklının gerisinde uzun vadeli ve sinsi bir plan var ise bu samimiyetten uzak bir durumu gösterir, üstelik bugün Avrupa Birliği de böyle düşünmeye başlamış gözükmektedir. Özellikle Fransa ile Almanya gibi güçlü ekonomilere sahip ülkeler kendilerine çıkış yolu aramaktayken, İtalya gibi ülkeler daha fazla milliyetçi olma yolunu seçmişlerdir.

Bu durumun en önemli kanıtını işaret edeyim: Soğuk Savaş sonrası dönemde, Boris Yeltsin’den, 1991 yılından başlayarak düşünün, eğer ABD, Rusya politikasını daha ciddi yürütseydi, 2014 yılında Vladimir Putin Ukrayna’ya saldırma cüretini gösterebilir miydi? Şunu demek istiyorum, Soğuk Savaşı bitirmek üzere çok çaba sarf eden ABD Başkanı Ronald Reagan’ın performansını örneğin George W. Bush gösteremedi, o başka hedefleri elde etmeye baktı. Aradaki dönemde Rusya ile alakalı tartışmalı, önü açık ve çözüm bekleyen birçok konu zamana bırakılırken, birden “Küresel Terörle Mücadele” dendi (aslında tam ifade edilirse, “Küresel Radikal İslami Terörle Mücadele” dememiz gerekiyor) ve “Tek Kutuplu Dünya” projesinin inşasına önem verildi. ABD dünyayı bu projeyle ilgili konularda yönetmeye ve yönlendirmeye çalışırken, bu arada Rusya döndü geldi, Çarlık Rusya’sı hevesleriyle karşımıza çıkıverdi. Bu da yetmedi, 2022’deki Ukrayna işgalini nerdeyse ABD de teşvik etti. Bu bazıları için şaşırtıcı gibi gelebilir ama böyle! ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji dokümanına bakın, Rusya’nın burnunun sürtülmesi ile alakalı ifadeler bize bunu gösteriyor. Bu yetmiyor, zaten yaşadığımız tablo böyle: Rusya’nın yıpratılması süreci diplomatik, ekonomik ve askeri yönlerle sürdürülüyor. Ukrayna’daki savaşın bitirilmesi ile alakalı ABD iradesinin sahaya yansımasını iddia edecek biri çıksın da görelim, öyle değil mi? Belki ABD’nin Rusya politikası başından beri böyledir ve savunulmaya devam edilecektir, ama püf noktası şurası: Dünyanın diğer tarafı onların bu durumunu güven verici bulmuyor. Derseniz ki ABD, Çin için de benzer planlara sahip, öyleyse endişelenmeden yapabilir misiniz? Yatırımlarınızı nasıl yönlendireceksiniz, küresel liberal şartların iyileştirilmesi düşüncenizde nasıl ısrarcı olacaksınız? O halde küresel liberalizme en fazla zararı ABD mi, Çin mi veriyor, eğer böyleyse bedeli ne olacak ve kim ödeyecek, ne dersiniz?

Şu sorulara bakın: Liberalizm veya neoliberalizm belki bir rekabet sebebi olabilir, ama bir silah olabilir mi? ABD doları bir rekabet unsuru olabilir, ama bir silah olabilir mi?

ABD batar mı, çıkar mı? Başlarda işaret ettim, bu çokça kendisine bağlı bir sonuç. Çünkü ipler henüz kendi elindeyken, doğru yolu da kendisi bulmalıdır. Ama ipler yavaş yavaş elinden kayarsa, bu durum ancak kendi dinamiklerini ve sonucunu doğurur. Amerikan halkının seçimlerde oy kullanma oranları yüksek değildir. Ama ABD’nin demokrasi bağlamı bir sistemle ve onu besleyen çeşitli kanalların varlığıyla açıklanır. Dünya Cumhuriyetçi Donald Trump’ı da Demokrat Joe Biden’ı da gördü, görüyor. Hatta başka politikacılar da ortada, örneğin Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi gibi. Yine dünya biliyor ki, ABD sistemi (buna “müesses nizam” diyenler var) içindeki çeşitli güçlerin, kurumsal yapılarının, bürokrasiye yansıyan taraflarının iradelerine göre şekilleniyor. O halde ABD içindeki bu iradenin bir karar vermesi gerekiyor, çünkü dünya daha güvenli ve müreffeh bir gezegen olmak istiyor.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Küresel Statüko Arayışı

DİĞER YAZI

Beka

Politika 'ın son yazıları

Şam Sevicilik

Son günlerde Suriye ve Esad ile ilişkiler konusu gündemde yer alınca bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğu

Beka

Beka gibi çok ciddi bir kavramı öyle çok basit görmeyelim! Hatta işi politika olanların bu gibi