Diplomasi Kapısı

280 Tıklama
11 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Dün diplomasi trafiği alabildiğine hızlanmış idi. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan AB Dönem Başkanı Şansölye Angela Merkel ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile video konferans yöntemiyle görüştüler. Peşinden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron telefonla aradı ve onunla da bir görüşme yapıldı. Bir gün önce Türkiye ve Yunanistan aralarında görüşebileceklerine dair sinyaller vermişlerdi. Doğu Akdeniz’de diplomasi kapısı sonuna kadar açılmıştı. Türkiye Sakız adası niçin ilan ettiği tespit amaçlı Navtex’i bu kez Limni adası için ilan etti ve Lozan Antlaşması gereğince adanın silahsızlandırılmasını istedi. 24-25 Eylül’de AB liderler zirvesi yapılacak mı net değil, ama Doğu Akdeniz meselesi bu safhada tam bir diplomasi koridoruna girmiş oldu.

Bir kere Türkiyesiz ne Doğu Avrupa ne de Avrupa Birliği olacağı hususunda en fazla bilincin Almanya Başbakanı Merkel’de olduğu açıkça görüldü. Ancak Avrupa’daki çıkar gruplarının bu bilinçle hareket etmemelerinin kendi içinde derin anlamları da vardı. Bu kez Türkiye sahayı sıkıştırdı ve peşi sıra sürekli diyalog çağrısı yaptı. Bu manevra karşılık buldu, en azından AB Dönem Başkanı Merkel’in işini kolaylaştırdı. Neticede dünkü görüşme trafiği gerçekleşti.

Kendi içinde sorunları olsa da Avrupa Birliği bir küresel aktördür. Dinamik bir ekonomisi ve kültürel birikimi vardır. Bunun yanı sıra üye ülkelerden çoğu Merkezi Avrupa’nın kanatlarının altında yaşamaktadır. 2004 yılından bu yana Avrupa içindeki politikacılardan bir kısmı Doğu Akdeniz’i ortak çıkar alanını genişletme açısından hedef görmüş idi. Bunun üzerine Kıbrıs sorununa yanlı bir pozisyonda ağırlıklarını koymuşlardı. Sonuçta GKRY ve Yunanistan AB üyesi olmuştu ve bu sayede Avrupa Levant bölgesine kadar çıkar arama yolunu seçmişti.

AB’nin bu hedefi içinde değerlendirmesi gereken ve aşması gereken engeller vardı. Türkiye ve İsrail bölgesel aktörlerdi. AB İsrail ile yakın ilişki kurabilirdi ama Türkiye bir şekilde oyunun dışına itilmeliydi. AB’nin geri planındaki akıl nasıl Arap Baharı’nı körükledi ise Türk Baharı (!) için de alttan alta Türkiye aleyhine kampanyalar yürüttü. Bütün bunlar normaldi, zira Avrupa’nın köklü mayasında bu tarz kötülük içeren planları yapabilecek deneyim vardı.

Diğer yandan bölgede emeli ve planı olan sadece AB değildi. Rusya, ABD, Çin bütün güçleriyle sahadaydılar; vekaletçileriyle, terörle, ekonomik yöntemlerle, rejimlere olan etkileriyle, askeri güçleriyle, yumuşak, sert ve akıllı (smart) güçleriyle… Bu dev ülkeler sahaya sürekli baskı uygulamaktaydılar ve aynı zamanda birbirleri arasında da rekabet yapmaktaydılar. Sonuçta daha çok ABD, ama az da olsa Çin ile Rusya, İsrail ile işbirliği içinde hareket ettiler. Bunu İsrail politikacıları da bu şekilde geliştirecek türden manevraları yaptılar. ABD Türkiye’ye karşı ”gri bölgeye” itme politikasını uyguladı. ABD’nin stratejik müttefiki İsrail idi. Dolayısıyla her türlü tasarrufunu İsrail’den yana kullandı.

Bu dengesizlik ortamında Türkiye aynı anda ve dinamik biçimde ”sahada ve masada” olma yöntemiyle Doğu Akdeniz’de çıkarlara kolay lokma edilemeyeceğini gösterdi ve inisiyatifi elde tutacak girişimlerde bulundu. Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz çözümün uygulanmasının mümkün olmayacağı fikrini büyük güçlere ve bölgesel aktörlere kendisi açıklamak ve göstermek zorunda kaldı ve bunu da yaptı.

İşte tam da bu noktada Doğu Akdeniz politikalarında AB içindeki inisiyatif sahibi ülke Fransa Türkiye ile karşı karşıya gelmiş oldu. Fransa’nın önüne kattıkları ise Yunanistan ve GKRY idi. Her ne kadar Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarının çıkartılması ve paylaşılması gibi somut açıklanacak bir konu varsa da esasen küresel güç AB’nin ABD, Rusya ve Çin rekabetinde kendine yer bulması ve elini güçlendirmesi adına atılan adımlardaki politikalara bağlı hareket ettiği açıktı.

İşte Türkiye bu denklemi iyi okuyabildi. Eğer atılması gereken adımlarda geri kalsa bugün tarihi bir kayıpla çıkacaktı, hatta ülkesinde zor şartların etkisiyle önemli sorunlar oluşabilecekti. Kritik bu oyunun içinde Türkiye kolay lokma olmadığını göstermeyi bildi. Önce durumu okumak adına bu tespitleri yapmak gerekir diye düşünüyorum.

Dünkü diyalog ve diplomasi kokan o Eylül havasının estiği gündeki benim Doğu Akdeniz’de durumu okuma biçimimin asıl bağlamı AB’nin ne yapmak istediği ile alakalı sorunun cevaplanması gerektiğine dayanmaktadır. AB kendi içinde sorunlu diyoruz ama, birliğin kurumsal yapısı, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi önemli ülkeler karar vermeliydiler. Bu kararın sorusu şöyleydi; sadece (genetiğindeki Enosisçilik fikriyle sabit) Yunanistan ve GKRY ile bölgede ileri gidilebilir mi? Terör, göç, diğer güvenlik sorunları üzerine boğuşmak adına gerekli olanlar ile ABD, Rusya ve Çin’in açtığa alanda yer bulabilmek adına Türkiye denklemden çıkarılmaması gereken bir ülke konumundaydı ve üstelik duruşu ile gücünü göstermekteydi. Bu durumda AB Türkiye ile daha derin diyalog toplantıları yapacaksa da önce cari meseleleri çözme veya öteleme yoluna mı gitmeliydi? Üstelik sorunun kaynağında yine (önemli kısmıyla) kendisi vardı, Yunanistan, GKRY ve Fransa lideri Macron vardı.

Bu tür geniş çerçeveli açıklamayı yapmadan fikir beyan eden sözümona uzmanların sığlık dolu ifadelerini duyuyorsunuzdur. Onlardan bir kısmı cahilce ”Türkiye ne kazandı ki” diye sorarken durumu anlamadıklarını gösterirler. Karşılığında ise ”zafer kazandık” diyenler var. İkisi de değil!..

Olan şu, bir diplomatik kapı aralandı ve şu an buradan geçilmesi gerekmektedir. Türkiye ve Almanya bu kapının aralanması için gayret gösterdiler. Fransa ve Yunanistan işin başından beri yanlış hareket ettiler, ama sonunda diyaloğa bir şekilde yanaştılar. Şu an konu bu merkezdedir. Bundan sonra olacakların nerelere kadar ilerleyeceği henüz belli değilken uçlarda tarifi yapılan değerlendirmelere hiç gerek yoktur. Türkiye sahada ve masada gerekli manevralarını yapmış ve durumu bu noktaya getirmiştir ve bu da çok önemlidir, bu kısmıyla durumun önemini görmek büyük laflar etmekten daha değerlidir.

Küresel rekabetin dinamiklerini bilmek gerekmektedir. Hep söylüyorum, henüz işin başındayız diye…

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Tarih ve Politika Hakkında

DİĞER YAZI

Milletin İradesi

Politika 'ın son yazıları

Yeni-Rönesans

Küresel çapta önemli bir bariyeri aşmak üzereyken güçler arasındaki sürtüşmeleri çok doğru bir yere koyarak tartışmamız

Yeni Hakimiyet Mücadelesi

İnsanın hakimiyet mücadelesi bitmez. Belki de ilerlemenin yolu budur! Düşmanı ve kaynakları savaşla ele geçirme dönemi Soğuk

Neomedyeval Çağ

Yeni-Normalleşme mimarlarının hedefi neomedyeval düzendir. Bu konuyu yeterince özümsemeden geçersek, olup biten hakkında ne desek az