kuresel-rekabetin-felsefesi
Küresel Rekabetin Felsefesi

Küresel Rekabetin Felsefesi

532 Tıklama
13 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Japonya (Osaka) G20 toplantısından hemen önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın mensuplarına, “Liberalizm öldü,” dedi. Zira ABD Başkanı Donald Trump’ın korumacılık tedbirleri, başlattığı Ticaret Savaşı ve 2017’de devreye koyduğu CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) uygulaması liberalizmin dışındaki bir anlayışla yapılan işlerdi. ABD’nin Çin, Rusya, Venezuela, İran, Kuzey Kore, kısmen Türkiye, Almanya ve Kanada’ya da gümrük ve tarife uygulamaları oldu, başka örnekleri de var, bütün bunlarla gösterdi ki politika, ekonomi, strateji kavramları iç içe geçmiş durumda. Nükleer tehdit unsurları bile gözden geçirilmeye başlandı. Refah ve güvenlik algısı ABD’nin içinde bulunduğu şartlarda yeniden okunmaya başlandı.

Jeopolitik konularla ekonominin uzaktan akrabalığı vardır. Sosyo-ekonomi ve sosyo-politik konular coğrafyanın işleyicisi insanın çabasına göre anlamlanır. Politika yapanlar demokrasiyi ve hatta ileri (virtual) demokrasiyi hedeflerler. Liberalizmin kökleri Fransız İhtilaline dayanır. Ronald Reagan ve Margaret Thatcher zamanından bu yana Neoliberalizm geçerlidir. Son zamanlarda ise dünyada yaşanan fiili politik sıkışma temposuyla illiberalizm tartışması ortaya çıkmış durumdadır. İlliberalizmin coğrafyası büyük oranda dağılan SSCB’den geri kalan ve Çin gibi serbest piyasa ekonomisine geçen ülkeleri kapsar.

Önce uluslar sisteminin jeopolitik döngüsünü işaret edeceğim. Uluslararası çapta politika üretiyorsanız küresel sorunlarınız var olur, çünkü her coğrafyadaki meseleyle ilgileniyorsunuzdur; gerginliklere ve çatışma alanlarına müdahale edecek gücünüz varsa, proaktif tarzda diplomatik çabanız var olur; diplomasiyle her coğrafyanın refah ve güvenliği geliştiriliyor olsa da aslında temel amaç ulusun refahını ve güvenliğini geliştirmek ve güçlendirmektir; refah ve güvenlik için ekonomi güçlü olacak, ekonomi güçlü ise politik, askeri, diplomatik çabalar her coğrafyayla ilgilenmeyi gerektirir. Bu jeopolitik döngüden üretim yapmak ve kısırlıktan uzaklaşmak gerekir, doğal tepki böyle bir şeydir.

Dünya meselelerine az da olsa ilgi duyanlar veya işi icabı başını biraz olsa dışarılara uzatanlar güçlü ülkelerin jeopolitik tepkilerine reaksiyonda bulunmak isterler. İlginin seviyesi arttıkça reaksiyonun (pozitif veya negatif olabilir,) temposu da artar.

Örneğin Amerikalı, Rus, Çinli vatandaş ile bu güçlü ülkeleri yönetenlerin arasındaki ilgiye göre bir boyut farkını görmeniz mümkündür. Ancak küresel çapta iş yapan devasa kapitale sahip güçlü vatandaşların da yöneticilere göre daha fazla istekte bulunduklarını anlayabilirsiniz. Sonuçta güçlüler ve yöneticiler politika üretmek ve vatandaşın ilgisi ve tahayyülü ötesinde dahi olsa, onları bir sistem içinde kalındırmak zorunda olan kesimlerdir. Bu kapitalist sistemin bir yöntemidir.

Zamanımızın küreselci bakış açısı tedricen ulusların otoritesini ellerinde tutan yönetimlerin kabiliyetlerini törpülemek istemektedir. Bunların amaçları fakirleşmek, güçsüzleşmek değil, tam tersine, küresel yönetim kurgusu içindeki yeni bir sistem modeli ile dünyayı temsil etmek, dünyayı zamanın gereklerine göre yönetimsel açıdan da dönüştürmek arzusudur. Uygulamada bu çabanın küresel ekonomideki büyüme oranlarına katkı yaptığını söyleyenler de vardır.

Günümüzün ulusalcı ve küreselci yaklaşımları arasında beliren güç mücadelesi ise bilinen uluslar sisteminin rekabeti gibi değil, daha farklı boyutlarda gelişmektedir. Öyleyse uluslar sisteminin jeopolitik döngüsü ile hareket edenlerin içinden bir kesim ya tamamen ya da kısmen bu küreselci yaklaşıma hizmet etmektedir. Küreselci yaklaşım giderek toparlanmakta, kendi kültürünü, ilkelerini ve standartlarını betimlemektedir. Şimdilik bu yeni model bütün coğrafyaların ana zenginliklerini ve üretken kabiliyetlerini bir elden neokapitalist sistemle yönetmeyi içermektedir.

Gelişmekte olan ülkelerden Çin gibi potansiyeli belirginleşmiş olanlar bir yandan neoliberal anlayışla gelişmesini sürdürürken, diğer yandan ABD ulusalcılarının illeberal politikalarına karşılık gelen uygulamalarla hedef durumundadır. Bu biraz çelişkili bir durummuş gibi ortaya çıkmaktadır. Aslında ABD politik kampları içindeki bugünkü Cumhuriyetçi muhafazakâr yapı, küreselcilere karşı uluslar sisteminin devamından ve uluslar sisteminin jeopolitik döngüsünü sürdürmekten yanadır. Neoliberal Demokrat kesim ise küreselleşme modelinin betimlemesi için her türlü değişime değer katmanın çabası içindedir.

O halde bu politik anlayışların savunucularına bakarak, şu çatışmaları aynı anda görüyoruz: (Adı her ne kadar Komünist olsa da,) Çin küreselleşme ile gelişmek istiyor. Ancak, halen uluslar sisteminin döngüsüne göre hareket ettiğinden ABD, Çin’in gelişmesini tayin ederken belli tahditleri beraberinde getirmek istemektedir. Tayin hakkını doğal olarak kendinde bulan ABD kapitalistleri bu gelişen güç mücadelesi içinde bir taraftan kendi içindeki noliberallerden, diğer tarafta ise Çin’in güçlenen neoliberallerinden tepki almaktadır. Bu önemli ve yeni bir çatışma alanı yaratmıştır. Bugün karşımıza çıkan ve Ticaret Savaşı denen uygulamanın özünde bu vardır.

Türkiye de gelişmekte olan bir ülkedir. Ancak 1,5 milyara yakın nüfusa sahip Çin gibi bir potansiyele ve küresel çıkarlarla ilgisi bağlamında jeopolitik alana sahip değildir. Türkiye kendine özgü coğrafyada daha farklı bir ilgiye sahip jeostratejik ülke konumundadır. Bu jeostratejik önemden dolayı aynı zamanda tarihsel derinliğe de sahiptir. Bu durumda tartışma (Çin, Rusya, vs. gibi ülkelerden) başka açılardan sürdürülebilir. Ben bu kapsamlı tartışma konusuna Türkiye bakış açısıyla bazı ipuçları vermekle yetineceğim.

Şöyle ki: Evvela uygulamadaki politikaya uluslar sistemi ve küreselciler bağlamında bakmak gerekir. İç politikadaki yelpazeyi ve dünya şartlarından gelen dinamik etkileri de bu bakış açılarına göre yerli yerinde irdelemek gerekir. Türkiye daha çok bölgesel dinamiklerle meşguldür, dışarıdan bakış açısıyla öyle olması da istenmektedir. Aynı anda küreselci ve uluslararası sistemin etkisiyle bölgesinde meydana gelen çıkar çatışmasında söz sahibi olmak zorundadır. Politikalarını buna göre belirlemelidir. Ancak ülke dinamiklerinin daha fazla etkin ve gelişmiş olması isteniyor ise insan gücünün ve jeostratejik konumun kazandırdığı potansiyelden istifade yollarını daha çok öne çıkarmak gerekir. Burada en önemli lokomotif unsur, küresel güç haline gelmiş kişi ve kurumların var olmasıdır. Bunlar küresel etkiye sahip iş insanları, bilim insanları, sanatçılar, vs. olmalıdır. Başka bir tabirle kapitalistlerle ve neokapitalistlerle hem işbirliği yapan hem de onlarla mücadele eden güçte olanlardır. Türkiye ilgi alanını uluslararası sistemin ve küreselcilerin çıkar çatışmasının olduğu jeopolitik alanlarda yer tutacak şekilde çeşitlendirmelidir. Örneğin ABD kadar Rusya, Çin ve Avrupalı güçlerle birlikte Atlantik’te, Pasifik’te, Hint Okyanusu’nda ve Okyanusya’da, hemen her coğrafyada planlı ve dengeli bir biçimde çıkar elde edecek yeni potansiyel alan ve işbirlikleri yaratmak zorundadır. Ancak böyle yaparsa bölgesinde daha fazla sorunla uğraşır olur. Sorun sahaları ne kadar dışarılarda olursa, yakın alanlar o denli refah ve güvenlik alanı halinde gelişir. Dolayısıyla (küreselci değilse bile) küresel politikalarla hareket edilmelidir. Örneğin Hazar’daki, Karadeniz’deki, Ortadoğu’daki, Doğu Akdeniz’deki başarı için Pasifik’ten Atlantik’e etkin olacak güçlü çabaların devrede olması gerekir. Ülkedeki iç dinamiklerin (iktidar kadar muhalefettekilerin, akademik çevrelerin, medyanın ve STK’ların,) bütün bunları anlayabilmesi ve ne yapılmak istendiğinin farkında olarak politika üretilmesi veya geliştirilmesi gerekir. Kısır konulardan kurtulunması ve bu tür kısır tartışmalarda ısrarcı olanların ise hızlıca eğitimden geçirilmeleri şarttır. Çünkü tarih bizi tekraren (Emanuel Wallerstein’in ifadesiyle) zaman ve mekan sıkıştırması içine çekmiş haldedir, buradan kaçış yoktur.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Erdoğan-Trump Zirvesi, S-400 ve F-35 Meselesi

DİĞER YAZI

Siyaset Sahnesi ve Milli Gücün Muhasebesi

Politika 'ın son yazıları