“Türkiye Yüzünü Nereye Dönmeli?”

Politika

Başlıktaki soruyu özellikle seçtim, belli kesimler tarafından konuşulan bu! Ülkemizde, Türkiye yüzünü Çin’e, Rusya’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya veya Batı’ya, Doğu’ya dönmeli gibi, bir yön tarif ederek açıklayanlar var. Türkiye’nin yolu belli, diyen yok mu? Önce şu sorulara cevap bulunmalı, şeklinde bir yaklaşımı öne sürülüyor mu? Neden kendimizi bir yere adresleyelim ki, gelişmeler bizi ne taraf götürürse orası doğrudur, fikrini savunanlar kimler?

Bu ay sonunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda güç odaklarının ve ülkelerin kendini ifade etme ve iddialarını açıklama imkânı olacak. Bazıları güncel konulara değinecek, bazıları uluslararası sitemin aksayan yönlerini açıklayacak. Örneğin çevre, siber, biyo-etik konuları ve vergiler ile gümrükler yoluyla sürdürülen yaptırımlar. Elbette bunlar küçümsenecek konular değildir. Bazıları ise dünyanın yeni bir Soğuk Savaş dönemine girmemesi için alacağı inisiyatifi işaret edecek, bazıları yeni bir dünya kurgusunu anlatacak.

Bu noktada Türkiye de kendini gösterecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan daha önce “Dünya beşten büyüktür!” demişti. Şimdi hangi slogan öne çıkacak göreceğiz. Ancak göçmenler ve sığınmacılar ile çatışmaların önlenmesi bahisleri yine cari problemler halinde insanla alakalı önemli konulardır.

Ancak sorunların çözüm yeri maalesef Birleşmiş Milletler (BM), G7 veya G20 gibi platformlar değildir. Her güçlü ülke daha da güçlenmek, diğerini ise geri bırakmak için her yolu izliyor; askeri, diplomatik, ekonomik, hukuki, vs. Bu bakışla, ne oluyorsa sahada oluyor.

Sahadaki duruşun temel dayanağı olan jeopolitik duruş gayet önemlidir. Alınan destekler, verilen akıllar, ilişkilerdeki gerçekçilik gibi pek çok husus esasen sizin açıkça hangi noktada durduğunuzla alakalıdır. Bu “yerini bilme” hadisesi çok zor olmamalı; bir “eksen” değil, bir “çıkar” grubu oluşturma değil, bunun yerine kendini bir yerde görme konusudur. Başka bir ifadeyle vizyonla belirginleştirilmiş hedef belirleme konusudur.

Bir süredir dünya tek kutupluluğu tartışmaktaydı. Günümüzde ise çok-taraflı bir politik ve diplomatik ortama geçildiği ifade ediliyor. Bunun karmaşasına veya kaotik düzenine kendini kaptıranlar sanki bir torbayı doldurur gibi, şu da var, bu da var, diyerek açıklama yapıyorlar. Halbuki daha net olmak ve sonucu gösterebilecek açıklamayı yapmak gerekir.

Yakın geleceğin kurallarını belirleyecek türden belirgin bazı konuların gelişimi söz konusu oldu. Finans ve ticaret akışının yönleri ve potansiyelleri, Büyük Veri ve Nesnelerin İnterneti gibi gelişen konular dünyada başka bir oluşumu ve arayışı da körüklüyor. Özellikle finans ve ticarette kullanılan yolların ve iletişim kapasitelerinin hızlı, güvenilir ve ucuz olması hali çok belirgin bir işbirliği konusu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gibi yeni gelişmeler dünyada nereleri cazip hale getirecek? Yeni fırsatlar ortaya çıkacak mı?  Şimdiden ipleri ele almak için bir rekabet başladı bile. Yeni kümelenmelerin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalı!

Beka, en basit şekliyle “baki kalmak” demek. O halde şimdi önümüze bakalım. Dünya bugün böyle ve gidişat şu riskleri barındırıyor ise Türkiye de şunu yapmalı, şeklinde bir sonuç çıkarmaya bakalım.

ABD ve Çin arasındaki rekabet bize yeni bir küresel gerginlik sürecinde olduğumuzu düşündürüyor. Bu iki kutup dikkat çekici özelliklere ve cazibelere sahip. ABD’nin, ulus devlet yapısını ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği uluslararası sistemi öne alan muhafazakâr bir tutumla serbest piyasa ekonomisinin şartlarını küresel şekilde uygulama planı devam ediyor. Diğer yandan özellikle son dönemde kendini gösteren gelişmeleri ile Komünist Çin serbest piyasada küreselci bir yaklaşımla yayılmanın planını hızla uyguluyor. Çin’in Asya-Pasifik’te dengeleri değiştirdiği açık. Hatta Avrasya’nın başat aktörü Rusya ve Güney Asya’nın diğer gelişen potansiyeli Hindistan’ın Çin ile yakın ilişkisi söz konusudur. Bu görünür bağlar ile Asya kendi özellikleriyle Çin önderliğinde yeni bir güç merkezi haline gelme aşamasındadır. Bu gelişen ilişkiler şimdiden G7 ve Birleşmiş Milletler (BM) içindeki ağırlıklarını tartışılır kılmaktadır.

Ancak gözardı edilmemesi gereken bir güç merkezi daha var, Avrupa Birliği (AB). Mevcut yapısıyla EU27 olarak işaret edebileceğimiz bu yapı esasen gelişen gerilimler çerçevesinde dünyaya belirgin bir çözüm sunuyor. Zira EU27 serbest piyasa şartlarını belli bir anlayış ve işbirliği zemininde ele alıyor, paydaşların bütün ayrı özelliklerini bir tarafa koyarak, ortak hareket etmeyi hedefliyor. Aslında AB nispeten başarılı oldu. Son dönemde en büyük arıza Brexit ile ortaya çıktı ki bunun bu yöne girmesinde de spekülasyonlar çok fazladır. Birleşik Krallık’taki bu ayrışmayı bir yana koyarsak, esasen AB kendi para sistemiyle, kültürel değerleriyle ve barışçıyım dediği yaklaşımıyla, bir “güç birliği” yapmayı hedefliyor. Fikir olarak bu yapıyı aklımızda tutmamız gerekiyor.

AB ve Türkiye ilişkileri için birkaç noktaya değinelim. Türkiye, ekonomi/finans, üretim/teknoloji, insan kaynağı, çoğulculuk ve jeostratejik konum bakımından AB’ye büyük fırsatlar verebileceğini hatırlattığı halde olumlu bir yönelim görememektedir. Belki küresel çaptaki yeni gelişmeler çerçevesinde EU27 bu olumsuz durumu tekrar değerlendirebilir.

BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) konusu ise yine tartışılmaya değer bir konudur. Burada coğrafi olarak küresel bir yayılma hali söz konusudur. Bu ülkeler dinamiktir, birbirine benzemez özellikleriyle ilişki halindedirler ve bağlantısız yapıdadırlar. Etkisi ne, tartışılır ama geleceğe bakarken bu tip örneklemelerin masada durmasında yarar vardır.

Grup (G) mantısı ile oluşumlar neler? Belli kutuplarla açıklama söz konusu olursa neleri göz önünde tutmalıyız? Eğer gelecekte ABD ve Çin, G2 şekilde bir ortaklıkla dünyaya yön verirse bunun anlamı başkadır, birbirlerini şimdiki gibi hasım görürlerse başkadır. Ama şunu unutmayalım, Grup (G) formülü, ileri (virtual) demokrasi ile yönetilen Batı kapitalizminin sembolleştirdiği bir oluşumdur. Eğer ABD ve Çin, Soğuk Savaş modelindeki gibi iki kutup haline dönüşürse, diğerleri, örneğin EU27, kendini bağımsız bir yerde tutabilirse ne âlâ, değilse çıkar kargaşası içinde dünya çok taraflı bir kaotik ortama sürüklenir ki bu bir büyük savaşın daha davetçisi olur.

Rusya, özellikle Kırım’ın işgalinden sonra gelen Avrupa’nın yaklaşımıyla G8’den çıkarıldı. Böyle olduğu halde, ABD tarafından iki yıldır davet edilmesi gerektiği hususu grup üyelerine hatırlatılıyor, ama Rusya başka türlü konuşmalar yapıyor. Geçenlerde Rusya lideri Vladimir Putin, Asya ülkelerinin bulunduğu St. Petersburg’da bir platformda dolaylı yoldan yeni bir Asya potansiyelini çağrıştıran konuşma yaptı. Putin’in buradaki argümanı sonradan tartışılacak bir husus, ama şimdiden belli bir işaret halinde algılandı. Örneğin şöyle düşünün, Batı G7 (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Kanada, İtalya, Japonya) derken, Putin Asya’da G4+ (başta Rusya, Çin, Hindistan, Türkiye, ilaveler olabilir) diyor gibi. İşte bu bir kutuplaşma halidir!

Türkiye, Birleşik Amerika’nın ve Avrupa’nın ortak hareket ettiği bir politik yaklaşımla Ortadoğu’nun güncel sorunlarına itilmiş haldedir. Zira Ortadoğu’daki sorunların kaynağı çok karmaşık görünse de aslında ABD ve Avrupa “derebeylerinin” bir beklentisi gibi gözükmektedir. Türkiye bu Ortadoğu batağından bir biçimde kurtulacaktır, beklenti böyledir. Ama bu kurtulma konusu, Türkiye sahadaki ilgisini geri çekecek manasında değildir. Burada bataklığın olumsuz etkilerinden ve başat güçlerin oyunundan kurtulmaktan bahsediliyor. Bu bölge enerji deposudur ve aynı zamanda küresel bağlantı noktasıdır. Batı bu bölgedeki hakimiyetini esas aldı ise ve hatta Çin ve Rusya bu bölgeyle ilgileniyorsa, o halde Türkiye doğal konumunu fırsata çevirerek durumu kontrol edecektir.

Peki, bu şartlarda, başka deyişle ileriye baktığımıza göre, Türkiye yüzünü ne tarafa dönmüş olacaktır veya şimdiden nereye dönerse bu tür bataklardan kolaylıkla çıkabilir?

Türkiye önce şuna karar vermelidir. Bu tip bir karar için en azından nelerin yapılmaması gerektiği belirlenmelidir. Örnek ikilemler şunlar: Türkiye millet yapısı ile uluslararası sistemin şartlarına göre mi hareket etmeli, yoksa küreselci bir yol mu izlemeli? Türkiye evrensel değerlerle gelişmiş vatandaşlık anlayışına dayalı ulus devlet anlayışına göre mi yolunda yürümeli, yoksa ideolojik bir anlayışı güncelleyip bunun politikasına mı sarılmalı? Türkiye serbest piyasa şartlarına uyumlu mu olmalı, yoksa kendi anlayışlarını mı birleştirip uygulamaya koymalı? Bu bakış açıları Türkiye’nin ileriye dönük hangi anlayışta olacağını belirleyecektir. Bu temel yaklaşımda bir tereddüt kalmamalıdır.

Eğer verilen kararların izdüşümü Türkiye’yi Ortadoğu’da sabitleyecek halde tutarsa bunun bir sonucu olur, küresel gelişmeleri kazanmak için acilen bir güç oluşumuna başlarsa bunun başka bir sonucu olur. Diğer husus, bütün bunların dışında yaklaşım gösterir ve olması gereken yeri kendi belirlerse, haliyle başka sonuçlar elde edilir.

Bu bakışla şunu anlamış olmamız gerekiyor, ne eksenler ne de bugünün şartlı tutumları önemlidir, önemli olan, şu an ne yapılırsa gelecekte daha fazla refah ve güvenlik sağlayan imkanlarda bulunulur, sorusunun cevabıdır.

Bu tarz bir seçim yapma yöntemi hedef koymakla ve net bir biçimde kararı savunmakla alakalı olur. Örnek mi? İster beğenin ister beğenmeyin, ABD özellikleri ve tarzı olan bir güç merkezidir. Savunduğu değerler, işlettiği kurumlar ve iddiası bellidir. Rusya uzun yıllar komünist dünyanın liderliğinde idi ama işin yürümediğini gördü. Şimdi yeniden yapılanıyor. Belli bir potansiyeli var ki hemen kendini ifade edebildi. Çin kendini özellikleri ve iddiasıyla açıklayarak hareket ediyor. Ancak şunu bilmiyoruz, bu farklı küreselci yaklaşımıyla acaba Çin yıllar sonra dünyaya neleri yaşatacak? En köklü kültürüyle Avrupa seçkin bir iddia ile direniyor. Tamamen özgün bir tarzı benimsedi. Ama gelişecek mi, dağılacak mı?

Ortaya şu çıkıyor, Türkiye önyargılardan, ümitsiz ideolojilerden uzak ve özgüvenle hareket edecektir. Varsa fikirsel ikilemleri, bunlardan kurtularak kendini ifade edecektir. İlk görünen argüman bellidir. Bu argüman, “Bugün neleri yapmazsam yarın G10’da olurum?” sorusu ile somutlaşacaktır. Başka bir konu, bu bir güç hiyerarşisi ve güç mücadelesi konusudur. Hedef ilerlemek, gelişmek, söz sahibi olmaktır.

Bir Cevap Yazın

Politika 'ın son yazıları

Hangi Suriye?

Nasıl bir ülkeden bahsediyoruz? Beşar Esad nasıl bir lider? Çok geçmiş tarihlere,
DÖN BAŞA