kutuplasma
Kutuplaşma

Kutuplaşma

536 Tıklama
33 Dakikalık Okuma
Okuyucu

“İnsanları anlamak mümkün değil.” Böyle deriz çoğu kere. “Bu, konunun insan olmasından kaynaklanıyor, insanın özel hallerinden, egosundan, dürtülerinin olmasından…” Böyle betimleriz. Dürtüler etkili, zaman ilerledikçe daha da belirginleşiyor. “Dürtülerin kendi kültürümüzde nasıl açıklanabileceğini düşündünüz mü?” diye sorulsa… Cevap için anlamını ararız sosyal yaşamın. Sosyal yaşam; ortamın alıp verdikleri, bireysel kopuşların tümel dengesizliklerinin bileşeni, giderek merkezden uzaklaşanların birlikte yürüyüşleri, uzaklaşmaları…

Başlangıçta bu yazı ile nereye varacağız diye düşüneceksiniz. Benim varmak istediğim husus kutuplaşma olacak. İnsanlarda, toplumlarda kutuplaşma, ilişkilerde bir süre sonra anlaşamamaktır aslında. Kısacası tükenmenin başlangıcıdır. Anlaşamayan, birbirlerini anlamayan bireyler ve toplumlar nasıl dost olurlar, sosyal yaşam güzelleşir, ahenkle iş yapılır?.. Bütün bu konuları insanoğlunun doğasından gelerek anlatacağım. Tabi bu bir kitap olmadığına göre sınırlandırmak zorundayım. Araları sizin doldurmanızı bekliyorum.

Margaret S. Mahler, Fred Pine, Anni Bergman’a (The Psychological Birth Of The Human Inf: Symbiosis and Individuation, 2000) göre, biyolojik doğumdan sonra insan bebekken psikolojik doğumu yaşar. Yani bebeğin insan olmayı öğrenmesi gibi bir yaklaşımdan söz edilmektedir. Başka bir ifade ile ego (kendilik duyumu) gelişimi bu süreçte olur. Buna canlının (nefsin) kendini fark etmesi veya ben (birey) olma süreci denir. Bebeğin sosyalleşmesi ve iç dünyasında dengelerin oturması, kişiliğe dair temellerin atılması bu süreçte meydana gelir.

Bu süreç Jacques Lacan tarafından üçe bölünmüştür: 1) 0-6 ay; parçalanmış beden imgeleri evresi, 2) 7-17 ay; ayna evresi ve 3) 18 ay sonrası; dil (sembolik) gelişimi evresi.

Ayna metaforu Lacan’a aittir (Ecrits, 2007). O, psikanalizdeki tezini ayna evresi diye açıkladı. Bana göre bireye ait temel ikilemlerin özünde bu ayna etkisi konusu var. Toplum halinde yaşamanın etkileri içinde birinin diğerine etkisi bir yana, bireyin gelişmesi sürecinde beyni içinde oluşan etkileşimlerin adımlarını görmek gerekir. Ama ne bunu ne dürtüyü ne de kullandığımız gibi sembolleri yeterince seçiyoruz. Öyleyse nasıl anlaşacağız, hangi bilinçle? Ayna evresinde bebek anneden her defasında nesnel ve duygusal tepkileri yansıyan şekliyle alır ve bebek kendine yansıyana göre aldığı tavırla benimsenmesini arzular. Gülümseme, dokunuş ve diğer her şey önemlidir. Bir tür anne-bebek aşkı yaşanır, bir özdeşleşmeden bahsedilir.

Bu kesinlikle içgüdüsel değil, öğrenmekle ilgili, yaşayarak öğrenmek, kültürle, aktarılanlarla… Şunu da söylemeliyim, öğrenmek deyince çoğunluk pozitif yöndeki bir gelişmeyi anlar. Tam öyle değil, öğrenmek iki taraflıdır. Kötü veya yanlış olan da öğrenilir ve hayat boyu savunu haline getirilebilir. Toplumsal yönlenme ile düşünülürse yanlış öğrenilmişlerin zamanla meşrulaştığı bir ortam oluşur ve içindekiler birbirlerinden beslenirler.

İçgüdü nedir? Jean Laplanche ve Jean Beertrand Pontalis (Vocabulaire de la Psychanalyse , 1967) içgüdüyü şöyle tanımlar: Belirli bir türün tüm üyelerinde bulunan, benzer biçimde ortaya çıkan, kalıtsal olarak önceden belirlenmiş davranış. Aslında bir eksiklik gibi gösterilir ama tamamen doğaldır. İçgüdülerle yaşayanları bizler hayvanlar aleminde görürüz. Tam öyle değil; insanlarda da durum pek farklı değildir, ancak insanlarda başka şeyler de vardır.

Dürtü ise ortaya çıkardığı davranış ve doyum nesnesinin daha önceden belirlenmemiş olanıdır. Örneğin cebinizde para var ve sabah öylesine yürüyüşe çıktınız. Aklınızda hesaplanmış bir şey yok. Vitrine baktınız, bir kıyafet sizi dürttü. İhtiyacınız yok, ama hoşunuza gitti. Girip mağazaya denemek istediniz, satıcı çok yakıştı dedi… Kıyafet sizi o an hoşnut etti, alabilmeni zevki de üzerine bindi ve elinizde paketle oradan çıktınız. Bu kapitalist toplumlar için basit ve doğal bir örnektir.

Lacan kesinlikle dürtüyle (drive) içgüdü (instinct) kavramını kastetmemektedir. Bunlar farklı kavramlardır. İçgüdü, daha geniş pencereden bakıldığında canlıların davranışına yakın görülür; genetik olarak önceden belirlenmiş bir davranış kalıbıdır. Üç-beş nesildir zengin bir aileden doğan çocuğun doğumu ile kromozomlarına kodlanmış rahat yaşama formu içgüdüseldir. Bu doğaldır ve diğerlerine göre farklıdır. Ama eğer içgüdüsel farklılıklara sahip olanları bir havuzda toplarsanız uyumsuzluklar görülebilecektir. Bu da doğaldır. Leşe yaklaşan aslanlarla sırtlanların içgüdüsel davranışları gibi düşünmek gerekir. Sosyal olmanın böyle bir okunuşu vardır.

Öte yandan dürtü, toplumlar arasında temel farklılıklar içinde bireyin yerini belirlemeye daha az elverişlilik sağlar. Özneye özel vasıflar doğrudan veya dolaylı kazandırabilir. İçgüdüler dönemsel özellikler taşıyabilecek cinsten davranışların ortaya çıkmasını sağlayabilir. İçgüdüden farklı olarak dürtü, belli sürece sıkışmış biçimde belirginleşir ve özneyi sürekli zorlayan daimî bir güdü oluverir. Bundan dolayı Lacan onu insan için bir seviye tarifinde asıl gerekçe olarak işaret eder. Burada konu etmemizin anlamı da bundan ileri gelmektedir. Dürtüsel tavırla birey daima aynı yere geri dönen bir şeydir. Örneğin mağazadan kıyafet alan kişi aslında bir diğer sokağa çıkış noktasında aynı yere dönmüştür.

O halde bireylerde ve birbirlerine benzeyen sosyal düzeneklerde sürekli tekrarlanan davranışlar ve düşünce kalıplarının neler olduklarına bakmak gerekmektedir. Meşrulaşanların, kabul edilebilir eşiklerin neler olduğunu bilmek gerekir. Örneğin bir toplumda takım tutar gibi parti tutmanın sosyolojisini bile böyle analiz etmek gerekir.

Lacan’a göre ihtiyaçlar bebek doğduktan sonra öğrenilen bir şeydir. İhtiyaçlar besleyici, yaşamsal, duygusal, her türden olur, genel olarak maddi ve manevi de denebilir. Öyleyse bir bebeğin ilk doyum deneyimi ne şekilde gelişir, bir örnekleyelim. Bebeğin öğrenmesi başlangıçta herhangi bir mental temsiline sahip olmadan, yani ihtiyacın ona bilinçli biçimde istemeden bir nesnenin verilmesiyle başlar. Verilen, örneğin süt, bebeği doyuma götürecektir ve sonra o süt ile doyumu hep aynı yolu izleyerek elde edecektir. Sonra ihtiyacını belirtme biçimi belirginleşecektir. Bu anne-bebek ilişkisine bağlı gelişen fizyolojik ve organik bir süreçtir. Bebeğin gelişimi devam eder, beyninde birçok etkileşim olur. Bebek diğer öğrenilenlerle birlikte her bir imge-algı sürecine göre tecrübeli olur.

Böylesi doyumlarla birlikte bebeğin yaşantısında öğrenme, bir nesne ölçeğindeki ilişkisine dayalı imge ve algı karşılaştırmalarıyla olur. Birden fazla nesne ile katlanan, aynalanan, simülasyonlarla ucu başka taraflara ulaşan biçimlere girerek serpilir. Bunlar insanın iç dünyasında oluşur ve öznel tarif gerekirse buna kapasite de demek mümkün olabilir.

Toplumsal kapasiteyi dürtülerle açıklamaya kalkarsanız imge-algı karşılaştırmalarını ele almanız, gelişme ortamlarını bilmeniz, bilinçaltı yönlenmeleri ile akıl yürütmeniz ve sosyolojik tanımlamaları buna göre yapmanız gerekir.

Bebeğin dürtü sürecine bakalım. Bir şeyin zihninde yer etmesi, doyum tecrübelerinin bebeğin belleğinde iz oluşturması gerekir ve bu kapasite zamanla artış gösterir. İlk doyumdan sonra dürtü süreci artık saf bir ihtiyaç olmaktan öte geçer. Doyumun bellekteki temsiliyle bağlantılı bir ihtiyacın tarifi oluşmuş olur. Acıkma ile süt gibi düşünün; acıkan bebek sütü bulamaz ise ağlar, kapris yapar…

Örneği doğal ve masum konularla geliştirdiğimizi fark etmişsinizdir. Ancak dürtülerin her ne kadar doğal edinimleri söz konusu olsa da ortamdaki masum ve temiz olmayan birçok imge-algı ile gerçekleşeceği malumdur. Yalanların, soyutlukların çarpık algılarının dolup taştığı bir ortamın gelişen bebeğe öğreteceklerinin neler olabileceğini düşünebiliyorsunuzdur…

Süreç içinde çocuk, öteki olanın tek arzu nesnesi olması olgusunu da pekiştirir. Kendine göre öteki olanın arzusunu duymak, temel doyumu yeniden bulmak demek olur. Arzulamak yeniden elde etmektir artık. Çocuk doyumun tekrarını ister. İstek, değişen şartlara göre her defasında bir yöntem denenerek formüle edilir ve öteki olana yöneltilir. Yani nesneler onun için elde edilmelidir ama sırf bu duyguyu tatmin etmek için her defasında başka bir nesne talebi gerekecektir. Temelde istekler, ihtiyacın doyurulması ve sevgi tabanlıdır; ancak öğrenme süreçleri öyle farklılıklar gösterir ki doyumsuzluk hali oluşuncaya kadar süreçler gelişim gösterir. Çocuk ağlar, anne oyuncak alır, çocuk sevinir gibi görünür, oyuncağı kırar, sonra yine mutsuz gösterisi yapar, ağlar… Böyle devam eder. Aslında çocuk dikkat çekmenin yolunu bulmuştur, bu dürtüsel etkileşim ona karakteristik bir özellik vermiş olur. Hazımsız, doymak bilmez, duyguları kullanan insanlar doğal ortamlarında karakterize olur.

Toplumsal olarak bakın; doğal ortamındaki böylesi süreçler sosyolojik bakımdan benzer bireylerle açıklanabilir olur. Meşruiyetten söz etmiştik, insanlar birbirlerinin tepkilerini öğrenmiştir, benzer hareket ederler. Örneğin bir cemaat tavrı böyle gelişir. Bireyler kendilerinde eleştirecek ve göze batan bir nokta bulamayacaklardır.

Her sorunsalda insanda başka duyular gelişir, bu kaçınılmazdır. Örneğin narsizm. Lacan’a göre narsizm, özdeşim yoluyla diğer insanlar üzerinden öğrenilen kendini sevmedir. Sanırım popüler olduğunda narsizmi az da olsa biliyoruz.

Başka, Lacanian ego olarak bilinen bir kavram var; ayna dönemi öncesi (0-6 ay) parçalanmışlık ve kayıplara karşı geliştirilen savunmayla belirginleşen karakterdir. Hayatta kalma güdüsü her şartta insanoğlunu yaşatır. Ama etkileri görmezden gelmemek gerekir. Örneğin terkedilmiş bir bebekte olabilecekleri düşünün. Veya 3 aylık bebeğe sürekli tokat atarak bir şeyler öğretilmeye kalkıştığında bebek ölmeyecektir. Ama birtakım kırılganlıklar gelişecektir, bebek farkında olmadan bu tür kazanımları kendisi yaratacaktır ve bilinçaltına yerleşecektir. Çoğu daha sonraki yaşamında değişik özellikler olacaktır.

Doğal ve normal olanın dışına çıkıldığında öğrenmede yalancı bazı gelişmeler olur. Eğer yetişmede yalancı bir çözüm atmosferi söz konusu ise bu narsisistik ego gelişimi olarak açıklanır. Egonun yalancı bütünlüğüne tehdit oluşturan her şey öfke ve saldırganlık sebebidir. Bu aslında sevgi enerjisinin iç bende birikimi ile ilgilidir. Eğer duygu iç bende birikmeye devam etmezse, bu kez sevgi öfke patlamasına dönüşerek açığa çıkar.

Kendini aynada bulan ego narsisisttir ve sürekli olarak öteki tarafından aynalanmak ister. Ancak parçalanma veya dağılma korkusu peşini bırakmaz, buna da paranoid denir. Egonun temel işlevi, yabancılaşan ardışık özdeşimlerden beslenerek gerçeğin reddi haline dönüşür.

Narsisisti, paranoidi, ego açıklamalarını yaptık. Sosyal düzenler ve kültürler bu tanımlarla açıklanır ise farklılıklar meydana gelir. Yetişme kültürleri toplumların karakteri olur. Bazı haller kanıksanmıştır. Ancak başkalarının dikkatini çekebilirler. Kendilerine normal gelen tavırlar başkalarınca fark edilir. Bu kültürler arası farkın bir tür açıklaması olur. Hastalıklı toplumlarda buna dair pek çok sonuç görürsünüz. Bazı kültürler sürekli savaş, kavga, anlaşmazlık, terör üretir. Hiç değilse bir mahalleye gelin, orada çok konuşan ve az konuşan, dinleyen ve boyun eğen, diz çöken veya eğilen, vs. görürsünüz.

İnsanlar bir diğerinin karşısına çıkıp bencilce davranış gösterirler. Bencil olmak pek kabul gören bir davranış türü de değildir aslında. Eğer (kültürel tabirle söyleyelim) hayırlı bir evlat sahibi olmak istiyorsak, eğer elimizdeyse, bilmemiz ve yapmamız gereken ev ödevleri vardır. Sadece kendini düşünen, başkalarına kaba davranan bir evlat sahibiyseniz biraz durun ve düşünün; neyi biliyordunuz, neyle mücadele ettiniz, ne kadarında başarılı olabildiniz? Yoksa, her şey rasgele mi gelişti?

Daniel C. Dennett (Kinds of Minds, 1996) şöyle der: Belki de akla dil eklendiğinde ortaya çıkan akıl türü, dil olmadan da sahip olacağımız akıl türünden o kadar farklıdır ki, her ikisine de akıl demek yanlış olur.

Ben Dennett’in yaklaşımı çok yerinde buluyorum. Kültür konusundaki yaklaşımımda dilin etkisini incelemiştim. Buradan vardığım sonuca göre dil aklı, akıl bireyin kapasitesini, yani kültürel gücünü, geliştiriyor. Kullanılan dilin gücü birey ve toplumun kültürel gücüne koşuttur. Bu sebeple ben akıllıyım diyen insanların dil kapasitesine bakıyorum. Eğer sınırlı bir dil kapasitesi var ise onun aklını doğru kullanmasında da sınırlamalar olacağına veya bir takım zanlar içinde hareket edeceğine inanmaktayım.

Çocuk dil gelişimi safhasında akıllanır desek, yanlış olmaz. Yine Dennett’ göre dil, kendi etkinliklerimizi gözden geçirmemizi, anımsamamızı, yinelememizi ve yeniden tasarlamamızı mümkün kılar. Dil, konuşulmasa bile sembolik anlamları türeterek aklın ve düşüncenin içinde sürekli bir yol kat eder. Anlamlar ürer ve anlamlar tutarlı ise dil ile birlikte düzgün bir düşünce yapısına sahip insan ortaya çıkar. Benzer biçimde toplumlar da buna göre belirginleşir.

İnsan konuşabilmektedir ve bu onun hayvanlara bakılırsa üstünlük yetisidir. Rasgele konuşanın bu yetiyi kullanması ve aklı içindeki gelişimi ile gelişmiş bir dille düşünenin, düşündüklerini iyi ifade edenin gelişimi de farklı olacaktır. Bunlar kapasite konularıdır. Bütün bunlar bilinçte ve bilinçaltında yer eden konular olarak birey ve toplumun gelişmesinde esastır.

Lacan ise bilinçdışını dil ile birbirine bağlar ve bilinçdışının dil gibi kurulduğunu ifade eder. Burada “dil gibi kurmak” bir tür anlatım biçimidir. Başka türlü de anlatabiliriz. Dil kurgusunun yapısını düşünürsek buna göre ifade etme ve anlama kurgusu ile alınan bilgilerin akılda yer etmesi ve kullanılmasını yine bir kurgu temelli biçimde açıklayabiliriz; ama burada esas olan karşı tarafın kurgusuna yapılan etkidir ve iletişim ortamındaki etki ve verimlilik buna göre şekillenir. Düşünsenize, sürekli bağıran ve terörden bahseder türde konuşan insanların muhataplarının algısında neler oluşuyor!.. Evet, toplum ve kültür yapısı diye bakarsak bu konu çok önemlidir.

Demek ki Lacan’a göre bilinçli varlık olan insanın (bilinçaltı zaten var) bilinçdışındakilerle (karşısındakilerle) dil yolunu kullanarak kurduğu bağ esastır. Bunun Lacan’ın temel düşüncesiyle ilgisi ne? Şöyle açıklamak mümkün; dürtü bilinçdışındaki imgelerle alınmıyor mu, işte dili bu imgelerle irtibatlandırdığımızda konu açıklığa kavuşmuş olacaktır. Yani, bilinçdışının çekirdeğini dürtüye dayalı örnekler veya izler oluşturur. Burada var olan içgüdülerin değeri ortadan kalkmıştır. İşte size insanoğlunu gelişimdeki temel farkın açıklaması. Ve bütün bu farkın yarattığı güçle yüzbinlerce yıldır insanoğlu sürekli imgeleme ve düşünme kapasitesini zorlayarak gelişimin sürdürüyor. Bin yıl önce internetin olmaması ve şimdi bu alanda bilgileri paylaşıyor olabilmemizin en temel açıklaması budur.

Dil ve sembolleri anlama konusu, dış dünyanın algısıyla bireyin kendileştirdiği bütün önemli gelişmeleri kapsar. Dil ve sembol eksikliği kavram geliştirememe ve benzerlerini türetememe gibi zihinsel tıkanıklıkların sebebi olur. Bu nedenden dolayı kapasiteli toplumlarla sınırlı olanların arasındaki farkı anlamış bulunmaktayız. Kendilerini egoları nedeniyle tam görüyor olabilir ama gerçek o ki, dışarıdan bakıldığında görülen farkın temeli budur.

Tam tersine bir metodu düşünelim. Küçük yaşta zihne yazılan imgelerle bireyin tüm yaşamı düzenlenebilir. Planlı dil eğitimi ve sembol yetisi vermekle ilgili çalışmaya eğitim-öğretim gözüyle bakmak mümkündür. Olumsuz işler de bu dil ve sembol işiyle ilgilidir. Örneğin kötü alışkanlıkların kalıcı olması bu dönemin sorunudur. Bilinçaltına kadar işleyen bazı semboller ileri yaşta bireyin farkına varmadan gidip bulması, insiyaki olarak yapması, tercih etmesi anlamına gelir.

Dürtü sürekli yeni bir tatmin eşiği tayin eder. Bu anlık bir arzu olsaydı tatmini mümkün olabilirdi. Dürtü ise az da olsa ulaşamamaktan haz alma durumudur. Davranışlar tekrarlanır durur. İşte bu güdüyü bile her birey “işini bilen” rolünü oynar, temalarını ona göre düzenler. Olumsuz bir gözle incelenirse, bu hiç de masumane bir iş değildir. Çünkü sürekli bir insani zafiyet arama ve planlı şeklide bundan yararlanma işi vardır. Birey bu olumsuzluğu bilir ama kendini o işi yapmaktan alıkoyamaz. Çünkü dürtü tatminsizlik duygusuyla pekişir. İtaatsiz, sorun çıkaran, isyankâr bir toplum kesimine bu gözle bakabilirsiniz. Bu Allah vergisi deyip kabul edilecek bir şey değil, tamiri mümkün bir psikolojik ve eğer toplumdan söz ediyorsak sosyolojik konudur.

Bildiğimizi zannettiğimiz ama bir türlü içini dolduramadığımız iç benin kapsamı, insana ait olan bilgileri tüm yarayışlı haliyle açıklamaktayken, uygulamaya bakıyoruz; bize ters gelen ahlaki-kültürel davranışlar (tarzlar, yöntemler) bir aynadan yansımasıyla karşımızda duruyor ve biz onları, hatta beraberinde getirdiklerini doğal olarak kullanıyoruz. “Ben aslında bunu isterim ama böyle yapmaya mecburum,” türü yakınmaları duyuyorsunuzdur. Yakınmaların temeline inildiğinde kabul edilmelidir ki gerekli bilimsel çalışmaların yapılmamasının zayıflığı apaçık bir gerçektir.

Düşünebiliyor musunuz? Size derdini anlatan birinin bile temelde arzuladığı bir tatmin ve doyum konusu vardır. İyi de kusar gibi konuşan ne tür bir haz alır o zaman? Eğer siz orada konuşanın nesnesiyseniz o sizden haz alıyordur. En basit açıklama budur. Onun ne dediğine bakmayın artık, o size en kıymetli olan dese de.

Şimdi gelelim sonuca… Şimdi insanları anlayabiliyor muyuz, aradaki farkları, hatta toplumsal gelişim süreçlerini!..

Kutuplaşma bir itiştir, tıpkı mıknatıs gibi. Uzaklaşmanın ve kopmanın açıklaması böyle yapılabilir. Sınırlı kapasiteye sahip bireylerin olduğu toplumlarda bir de kültürel veya sosyolojik takıntılar geliştiyse ve birbirlerini anlamak için aralarında yeterli bir dil bağı kurulamadı ise kutuplaşma çok doğal bir şekilde meydana gelmiş demektir. Kimse kendini kandırmasın. Bunun adı ötekileşmek ve düşman yaratmak gibi bir şeydir.

Sahip olduklarını, ki bildikleri de buna dahildir, yeterli görenler, en iyi olduğunu düşünenler ve hatta bunu sürekli tekrarlayanlar yanılıyorlar. Kendilerine göre olan başkaları için birşey ifade etmiyor. Kendi mensubu olduğu kesimin düşüncelerini de benzer biçimde olduğunu düşünenler, unutmasınlar, bu sadece bir zannetmedir. İnsan, gelişmekle ilgili bir varlığın tanımıdır.

Türkiye ölçeğinde bakar mısınız? Bebeklerin doğduğu ortamlar, aileler, mahalleler, yetişme ortamları, okullar, aşılanan ideolojiler… Sonra buna siyaset, particilik, vatan-millet konusu diye yaklaşan akıl yürütmeler… Normalleşme endişeleri… Kullandığımız dil ile yapılanan yeni algı türleri… Sizce nereye kadar bütün bunlar?

(Görsel: Flickr, Markus Meier, Mirrored)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Düğüm Noktası: Sınav

DİĞER YAZI

Dolu ve Boş

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka