munih-guvenlik-konferansi
Münih Güvenlik Konferansı

Münih Güvenlik Konferansı

1179 Tıklama
17 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Geçtiğimiz hafta (14-16 Şubat 2020) Münih Güvenlik Konferansı, Amerika ve Avrupa eksenli tartışmaları gündemde tutmaya devam etti. Devlet Başkanları ve Dışişleri Bakanları dahil çok yüksek düzeyli ve kalabalık gruplarla katılım sağlanan bu konferansta katılımcılar dileklerini dile getirdiler, şikayetlerini işaret ettiler ve temennilerini sundular. 

Nedir?

Türk kamuoyu tarafından 1963 yılından bu yana gerçekleştirilen bu konferans serilerinin önemi üzerinde pek durulmaz. Ancak önemlidir! Eski İsveç Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Carl Bildt, “Davos Dünya Ekonomik Forumu toplantıları küresel iç çevreleri için neyse, Münih Güvenlik Konferansı da jeopolitik için odur,” der. Şöyle anlayalım, kapitalist-liberal dünya Davos’ta refah konuşur, Münih’te ise güvenlik. Neden Münih? Avrupa için merkezi ülke Almanya tarihsel ve jeostratejik değerdedir de ondan.

2019: Parçaları Kim Toplayacak?

Geçen yıl 55. Münih Güvenlik Konferansı’nın teması, “Parçalarını kim toplayacak?” idi. Çünkü Berlin Güvenlik Konferansı’nın düzenleyicisi Başkan Wolfgang Ischinger’in açılış konuşmasında vurguladığı gibi liberal düzen dağılmaktaydı!

Ischinger’e göre, 2014 yılında Doğu Ukrayna’yı işgal eden Rusya’nın düzeni bozduğu düşünülmektedir. Bugünlerde ABD Başkanı Donald Trump; serbest ticaretin, Batı değerlerinin, NATO’nun ve uluslararası düzenin kurallarını sorguluyor. “Bir çağ kapanıyor, yeni bir dönem başlıyor. Yeni siyasi çağın ana hatları yavaş yavaş belirginleşiyor,” dedikten sonra Ischinger bu ana hatları açıklıyor: “Her yerde siyasi krizler… Kalıcılaşmış çatışma noktaları… Terörist saldırı tehlikeleri… Fukuşima, Ebola, iklim değişikliği gibi büyük felaketlere yol aşabilecek güvenlik sorunları… Ufukta yükselmeye başlayan yeni bir büyük güçler arası çatışma olasılığı!”

Ischinger’in endişeleri yaygın konularla ilgilidir. Wall Street Journal, “Münih konferansında ortaya bölünmüş bir ABD görüntüsü çıktı” diyor, Demokratlarla Cumhuriyetçilerin birbirlerini küresel düzeni yıkmakla suçladığına dikkat çekiyor. The National Interest’e göre, “Münih konferansı Batı’nın gerilemekte olduğunu gösteriyor… Amerika ve Avrupa kendi yollarında gitmeye devam ediyor,” demektedir.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence konuşmasında 12 kez Trump’ı övdü. Konuşmasını “Tanrı Amerika’yı Korusun!” sloganıyla bitiren Pence’e göre, “ABD her zamankinden daha güçlü, daha etkin bir dünya lideri.” Elbette bu tarz bir yaklaşım Avrupa’nın hoşuna gitmeyecektir.

Le Monde’un ifadesiyle, uydu ülkelerin temsilcilerine konuşan bir SSCB lideri gibi davranan Pence, NATO üyelerinin kendilerine düşeni yapmalarını, daha çok para harcamalarını, Almanya’nın Rusya ile arasındaki KuzeyAkım-2 doğalgaz boru hattı projesinden vazgeçmesini, Avrupalı müttefiklerinin İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çıkmalarını, ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlara katılmalarını, Huawei ürünlerini satın almaya son vermelerini, 5G piyasasına sokmamasını, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzelerini almaktan vazgeçmesini istiyordu. 

Amerika, Alman otomotiv ürünlerini ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyordu. Politico’nun aktardığına göre, Merkel konuşmasında genel ve temkinli tutumunu bir kenara bıraktı ve şöyle dedi:, “Eğer Transatlantik ortaklık konusunda gerçekten ciddiysek, Alman Şansölyesi olarak, Amerikan Ticaret Bakanlığı’nın Avrupa ve Alman otomobillerinin ulusal güvenlik tehlikesi olarak gördüğünü okumak bana çok zor geliyor. Biz otomobillerimizle gurur duyuyoruz ve gurur duymaya da hakkımız olmalı. Bu otomobillerin büyük bir kısmı Amerika’da imal ediliyor. En büyük BMW fabrikası South Carolina eyaletindedir, Bavyera eyaletinde değil.”

Geopolitical Futures’ın editörü George Friedman’ın işaret ettiği bir ayrıntı var: “Avrupa’da ABD liderliğinde, Polonya, Romanya, Macaristan gibi ülkeleri içeren bir blok ile Almanya liderliğinde, eski Avrupa ülkelerini içeren bir blok arasında önemli gerginlikler vardır.” Bu da göstermektedir ki derin ayrılık konuları sahada bazı zafiyetleri gösterir mahiyettedir.

2020: Batısızlık

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın ana konusunu “Batısızlık” kavramı oluşturmaktadır. Bu kavramla, “Batı’nın uluslararası siyasette daha az seviyede etkin olduğu ve geri çekildiği,” vurgulanmaktadır. En önemli eleştiri, Batı dünyasının bağlı olduğu değerlerin eskisi kadar rağbet görmediğidir. Konferansta temel vurgu, dünyanın güvenliğinin istikrarsız bir görünüm verdiği, Batılı ülkelerin küresel krizlerde pozisyon alamamasının kabul edilemeyeceği doğrultusundadır.

Ischinger konferansta, Libya ve Suriye dahil yaşanan 27 ayrı krizin masaya yatırılacağını belirtti. Bu yıl küresel ısınma konusunda önceki konferanslara göre daha fazla tartışma oldu ve nükleer silahsızlanma, krizleri önleme ve küresel sağlık konularının ele alındı.

NATO’nun 70. Yılı münasebetiyle Aralık 2019’da Londra’da alınan kararların üzerine gerçekleştirilen bu zirve benzer tartışmaların yapılmasına sahne oldu. Londra zirvesi “NATO genişliyor” şeklinde kararlarla kendini göstermişti.

Hatırlanacağı üzere Trump öteden beri özellikle Avrupalı müttefiklere NATO’ya katılım paylarını artırmaları yönünde baskı uygulamaktaydı. Trump, “Üye ülkeler GSYH’nın yüzde ikisini NATO’ya aktarsınlar,” diyor. Başta Fransa olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ise Amerika’nın küresel güvenlik anlayışı ile Avrupa’nınkinin giderek ayrıştığını işaret etmeleri tartışmayı büyütmüştü.

Konuşmasında Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ABD’yi eleştirdi. Steinmeier, “ABD’nin uluslararası toplum fikrine bile karşı olduğunu, komşularının ve ortaklarının zararına davranışlar sergilendiğini,” ifade etti.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo yaptığı konuşmada, Donald Trump Başkanlığı’nda, “Washington’un uluslararası sahneden çekildiği,” yönündeki eleştirilere cevap verdi. Pompeo, “Batı kazanıyor ve birlikte kazanıyoruz,” dedi. Ancak Pompeo’nun verdiği örnek benim de dikkatimi çekti, burada övgüyle ve kanıt mahiyetinde bahsedilen konu neydi? DAEŞ. Eğer DAEŞ ile mücadelede ABD’nin büyük bir hüner ve özveri içinde olduğu işaret ediliyorsa, 81 ülke ile uluslararası koalisyonun DAEŞ’e karşı zafer elde etmesinde büyük bir dayanışma örneği gösterildiği gösteriliyor, ilginç! Bu bence ikna edici bir argüman olmaz, ancak yaratılmış-gerçeklik olur.

Pompeo, “Transatlantik işbirliğinin öldüğü yönündeki söylemin fena halde abartıldığını söylemekten mutluluk duyuyorum,” diye konuştu. Özgür Batı’yı aydınlık bir geleceğinin beklediğini dile getiren Pompeo, Avrupalı müttefiklerine, “Transatlantik bağlara olan inancını koruma,” çağrısı yaptı ve “Rusya, Çin ve İran tehdidi” karşısında birlikte çalışmanın önemini vurguladı. 

Şunu da işaret edelim, bu tehdit ülkelerden Rusya’nın Münih Güvenlik Konferansı’ndaki temsilcisi Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov idi.

Aslında bu tehdit değerlendirmesi birçok şeyi açıklar mahiyettedir. Rusya, Çin ve İran ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi dokümanında da tehdit olarak işaret edilmiş ülkelerdir. Ancak görüldüğü üzere Pompeo bu tehdidi açıklarken, ABD, NATO, Avrupa demiyor, “Özgür Batı” tabirini kullanıyor. O zaman bu konferansın bana göre en önemli bakış açısı burada belirginleşiyor, anlaşılacağı üzere; “Özgür Batı ve diğerleri,” şeklinde bir ayrım söz konusu edilmektedir.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise ABD ve Avrupa ülkeleri arasındaki işbirliğinin önemine dikkat çekti. Stoltenberg, “Birçok alanda çok sayıda aktörle rekabet söz konusu ama yolumuzu kaybettiğimiz için yas tutmak bize bir yön göstermeyecek,” dedi. Kuzey Amerika ve Avrupa’nın vazgeçilmez ortaklar olduğunu vurgulayan Stoltenberg, “Sadece Avrupa’ya inanmıyorum, Avrupa ve Amerika’ya birlikte inanıyorum!” şeklinde bir çıkışta bulundu, ama bu sadece onun görevinden ileri gelen bir cümle olmaktaydı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bildiği tondan eleştirisini yineledi ve Transatlantik ilişkiler konusunda Almanya’nın endişelerini paylaştığını dile getirdi. ABD’nin Avrupa ile ilişkilerini gözden geçirdiği bir dönemin yaşandığını ifade eden Macron açıkça, “Bu durumun kıtanın (Avrupa’nın) kendi kaderini eline alması gerektiği yönündeki inancını güçlendirdiğini,” söyledi. Macron, “Bizi yenileyecek ve stratejik bir siyasi güce dönüştürecek Avrupa stratejisine ihtiyacımız var,” dedi. Steinmeier’in konuşmasından övgüyle bahseden Macron, “ABD’nin küçük ortağı olamayız!” diyerek, “NATO ve Avrupa’nın kendi bölgesindeki sorunlar karşısında Washington’dan bağımsız olarak hareket etmesini desteklediğini,” vurguladı.

Peki bu nasıl olacak? NATO’ya rağmen veya NATO ile birlikte bir Avrupa savunması düşüncesi geliştirilecekse bunun somut tarifi nasıl açıklanıyor? Hatırlanacaktır, Macron’un sadece sözlerde kalan bu tür çıkışlarına Trump daha önce dalga geçercesine tepkiler vermişti.

Macron, Avrupa’nın Rusya politikasının son yıllarda başarısız olduğunu savundu. “Hiçbir ülkenin Rusya ile karşı karşıya gelmek istemediğini,” dile getiren Macron, “farklılıkların giderilmesi için daha yakın diyalog kurulması seçeneğinin gündeme gelebileceğini,” söyledi. Macron şöyle dedi: “Ortaklarımızın serzenişlerini dinliyorum. Öfkeli değilim, ama serzenişte bulunmak ve zayıf olmak bir politika değil. Bu tamamen yetersiz bir sistem. İkinci bir seçenek var. Talepkâr olabiliriz ve stratejik diyalog başlatabiliriz. Çünkü bugün giderek daha az konuşuyoruz. Sorunlar çoğalıyor ve bunları çözemiyoruz.” Anlaşılan bu konuda en çok Macron dertli.

Bir konu daha var, sembolik soru haline gelmişti; “NATO ölüyor mu, yaşıyor mu?” Fransa’nın “ölüyor”, Almanya’nın ise “yaşıyor” demeye devam ettiği bir konferans oldu.

Türkiye

Ya Türkiye nerede? Liberal dünyanın refah ve güvenlik başları içinde sürdürülen tartışmaların somut konuları var. Türkiye Ortadoğu’ya ve Rusya’ya komşuluğuyla, Transatlantik ve Avrasya boylamında stratejik konumuyla çok önemli bir yerdedir. Hem güvenlik ve hem de refah açısından Türkiye’siz bir çözümün başarısı söz konusu olamaz. Acil çözüm bekleyen Suriye ve Libya konusunda ülkeler Türkiye merkezli politikaları desteklemeli ve kalıcı çözüm için samimi olmalıdırlar.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Suriye Barış Planı

DİĞER YAZI

Rusya’nın Genişleme Stratejisi ve Suriye

Güvenlik 'ın son yazıları

Biyolojik Savaş ve Biyo-Teknoloji

Covid-19 biyo-teknolojide belli bir gelişme alanı yarattı. Diğer yandan pandeminin başlangıcından itibaren Dünya Sağlık Örgütü’nün üzerine

İngiliz Dünyası (Anglospere)

Anglosphere anlaşılmadan küreselleşmeyi, Atlantik’i, NATO’yu, Pasifik’i, jeostratejiyi, küresel güvenliği, silahlanmayı ve hatta AUKUS’u anlamak mümkün olmaz.

11 Eylül’ü Hatırlamak

11 Eylül 2001’deki terör eylemi nedeniyle hayatını kaybeden tüm insanları rahmetle anıyorum.Ancak şu da var, Uzun