konjonktur-ve-paradigma
Konjonktür ve Paradigma

Konjonktür ve Paradigma

649 Tıklama
34 Dakikalık Okuma
Okuyucu

İki kavram üzerinde duracağız: Konjonktür ve paradigma. Bu yazıda özgün bir bakışla bahse konu kavramları tanımlama fırsatımız olacak. Buna dayalı olarak hem kuramsal bir eleştiri hem de gerçeklik üzerine bir yorum okuyacağız. Tarihsel dizin herkesçe bilinmektedir. Farklı olabilecek noktalar zamanın getirdiklerini ve öne çıkan konuları ifade etmekle açıklanabilir. Asıl önemlisi ise yaşam tarzlarındaki çelişkinin ortaya konabilmesidir. Takip eden başlık ilerlemenin paradigması ile ilgili değerlendirme bölümü olacaktır.

Kavramsal İrdeleme

Konjonktür, belli belirsiz şartlarda olup bitenin yorumlanabilir haldeki durumudur. Konjonktür için önemli ögelerin bir araya gelmesi, belli fırsatların oluşması ve geneli kapsayan bir anlamın meydana gelmesi düşünülmelidir.

Konjonktür bir “durum” ifadesi ise paradigma bize “tanımlanmış çerçeveyi” verecektir. Bu bakımdan ikisini bir yaklaşımla şöyle açıklamak mümkündür: Paradigma konjonktürel eğilimdir.

Bu bakımdan paradigma benzer özellikteki ögelerin bir sınıfta toplanmasıdır. Daha geniş açıdan paradigma, “model olma” ya da “teorik çerçeve oluşturma” anlamında kullanılır. Belli bir süreçte olanları birleştirmek, işaret etmek, göstermek, anlaşılır kılmak, örnek teşkil etmek, çerçevesi tanımlanmış şekilde ve genel anlamda dünya bakışı sunmak anlamlarına gelir.

Paradigma kavramı kültür ve medeniyet konularının irdelenmesinde de önemsenmiştir. Örneğin Zygmunt Bauman alaycı bir üslupla insanlık için kültür tarihinin “paradigma sonrası” dönemle başlatılabileceğini ifade eder ve “zombi” kategorideki sözcüklere yerleştirir. Kavramı kültürel açıklamalarda “yetersiz ama gerekli” olarak niteler.

İşin içinde bir “yaşam tarzı yerleştirilmesi” eylemi vardır. Ben bu yönüyle konuyu önemsemekteyim. Örneğin klasik dönemden modern döneme, oradan da post-modern süreçlerin gözlendiği çarpık ve devingen bir yaşam düzenine geldi ise masanın üstünde hangi dosyalar var, iyi bilinmelidir.

Olup biteni izleyin, dikkatlice bakın ve kısa düşünmeyin; sizce kontrolsüz bir şey var mı? Fark edeceğiz ki, dünya “dengeleyici araçları” sevk ve idare etmeyi becerebilen düzen sağlayıcılar, elitler ve benim ifademle “zemin hazırlayıcılar” tarafından kontrol edilmektedir, her şeye rağmen genel bir başıbozukluk yoktur. Dolayısıyla konjonktürün belirlenmesi ve paradigmanın belirginleştirilmesi için “uygun iklimi hazırlamak” işin önemli bir kısmıdır.

Konjonktür ve paradigma kavramlarının uluslararası ilişkilerde yeri önemlidir. Başka ifade ile bu iki kavramı çekip alın, uluslararası ilişkilerde konuşanlar kendilerini çıplak hissedeceklerdir. Bundan başka politika yapanlar ve strateji belirleyenler de bu kavramlara sarılırlar. Aşağıda bu kavramların izdüşümünde ne gibi bir gerçeklik oluşuyor, onu irdeleyeceğiz. Örnek verecek olursak, ilk aklıma gelenleri ifade ediyorum, Amerika’dan Samuel P. Huntington, Francis Fukuyama, Zbigniew Brzezinski veya Joseph S. Nye gibi kimlikler Soğuk Savaş’tan sonraki konjonktür ve paradigma için yazıp çizmiş kimselerdendir.

Kavramların İzdüşümündeki Gerçeklik

Gözlemlendiği üzere, bilgi çağında, medya imkanlarının geliştiği bir ortamda yeni şekillenen bir dünya için en çok tartışmaların olduğu dönem konjonktür ve paradigma kavramlarının da en çok kullanıldığı zaman aralığıdır.

Biz de süreci böyle görüp olup biteni tekrar hatırlayalım. Yakın dönemin mihenk taşlarını “iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya” dair bakış açısıyla inceleyelim. Dolayısıyla incelemenin ana aktörü Amerika olacaktır.

Ronald Reagan (Başkanlık: 1881-1989) dönemi dünya konjonktürü için mihenk taşıdır. Birçok değişim bu dönemde başlamıştır. Afganistan Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde önemli bir çatışma ortamı olmuştu. SSCB 1979-1989 yılları arasında işgalci konumunda Afganistan’da idi. 2001 yılında Afganistan’da savaş başladı, halen devam ediyor. Bu süreçte değişik Müslüman odaklar komünizme karşı Afganistan’da silahlı direnme gücü idi.

Bu dönemde nükleer tehdidin azaltılmasına yönelik ardı sıra birçok anlaşma imzalandı. “Nükleer tehdidin yerini başka bir tehdit almalı,” önermesi bu günlerde aranan bir konu oldu.

Bu dönemde Genel Sekreter Charles Shultz İran’ı “uluslararası terörizmin destekçisi” ilan etti. İran kaynaklı bir çok uluslararası sorun, savaş, terör, müdahale vs gündemde idi. Burada “uluslararası terörizm” kavramı öne çıktı. Bu anlamda Orta Doğu “terör” kelimesine karşılık gelen birçok eyleme sebep olan bölge oldu. Orta Doğu’da “Müslüman ayrılıkçılar” kavramı bu dönemde daha fazla anılır oldu. Bu kavramı çağrıştıracak somut olaylar meydana geldi. Bu dönemde Amerika, dolayısıyla Reagan, 1986’da “anti-terör” yasasını imzalayan ilk ülke oldu.

Reagan’ın döneminde iki kutuplu dünya tek kutuplu oldu. Küreselleşmenin temelleri atıldı. Serbest piyasa ekonomisine dayalı kapitalist sistem yaygınlaştı. Bu arada sürekli dolar basıldı ve piyasaya sürüldü. “Amerikan ekonomisi açık veriyor,” dendiyse de asıl amaç doları hakim kılmaktı.

Dünya tek kutuplu olmakla birlikte Amerika tarafından kontrol edilebilir bir tehdit odağının yerleştirilmesi ihtiyacı duyuldu. O günkü konjonktür Soğuk Savaş’ın gereklilikleri ile dünyaya yerleştirilmiş politik, askeri ve ekonomik kuruluşları ve anlayışları kullanma imkanı sunuyor idi. Yeni bir sistem kurulacak ise bunlara dayandırılmalıydı.

Ronald Reagan’dan sonraki dönemi gözden geçiriyorum. Bu artık kesinlikle insanlığa farklı bir paradigma sunuyor idi. Hızlıca geçeceğim, çünkü yaşananların çoğunu halen hafızalardadır.

1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Michael Gorbachev 1991’de SSCB’nin dağıldığını duyurdu. Orta Asya, Doğu Avrupa ve pek çok yerde SSCB’nin dağılması ile birlikte rejimler yeniden inşa edilmeye başladı.

George H. W. Bush (Başkanlık: 1989-1993) ile birlikte “Yeni Dünya Düzeni” kavramı ortaya atıldı. Bununla ilgili Bush’un Kongre’de yaptığı açıklama 11 Eylül 1990’dır. Yeni Dünya Düzeni, Soğuk Savaş döneminden sonraki yeniliklere göre dünyada alınacak önlemleri ve müttefik bağlarını açıklıyordu.

1990’da Saddam’ın Kuveyt’i işgali üzerine Amerika Irak’a savaş açtı. Bu ilk Körfez Savaşı idi. Ardından oğlu Bush zamanında Irak’a ikinci müdahale yapılacak ve Saddam’ın işine son verilecekti.

İlk Körfez Savaşı Amerika’nın Körfez’e yerleştiği, İsrail’in kendini bölgede daha emniyette görebildiği, Orta Doğu’daki totaliter ve SSCB etkisindeki yöneticilerinin değiştirilmeye başlandığı, Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmalarının tekrar ateşlendiği, Irak Kürt toplumunun fiilen tanınmışlığının söz konusu olduğu ve önemlisi bölgedeki Amerika’nın kontrolü dışındaki enerji havzalarının ve ulaşımının istisnasız yönetilmeye başlandığı bir dönemdir.

Avrupa’da sosyalist iktidarın başta olduğu Yugoslavya 1992’de dağıldı. 1992-1995 yılları arasında Bosna Savaşı oldu. İki kutuplu dönemin direnç odakları olarak eğitim gören Müslüman odaklardan bir kısmı bu savaşta yer aldı. Keza 1993’te Somali krizi yaşandı. Burada da aşırı uçlar boy gösterdi.

Bill Clinton (Başkanlık: 1993-2001) dönemine gelindiğinde küresel tehdit algısı teröre dayandırılmış ve İslami Terör kavramı neredeyse yerleşmeye başlamıştı. Ancak Clinton dönemi daha çok rahatlama dönemi olarak algılanabilir. Zira önce Somali, Ruanda ve Haiti sorunları göreceli de olsa giderildi. Sonra 13 Eylül 1993’te İsrail-Filistin arasında bir anlaşma imzalandı. Orta Doğu’da süreci bugünlere getiren çabanın büyük kısmını Clinton yüklendi. Ekonomiye ağırlık verildi. 1993’te Kongre NAFTA’yı (The North American Free Trade Agreement) imzaladı. 1994 yılında ise GATT (General Agreement on Tariffs and Trade) anlaşması imzalandı. Rusya ile (Başkan Yeltsin ile) bir çok anlaşma imzalandı.

Samuel P. Huntington 1996’da “Medeniyetler Çatışması” adlı çalışmasını yayımladı. Küresel konjonktürü birbirinden ayrı kültürler, aralarındaki çatışmalar, kazananlar ve kaybedenler olarak ayrı görmek bir yana, asıl önemlisi İslam’ın karşıt bir taraf olarak gösterilmesi bu dönemde perçinleşmiş oldu.

Bütün bunların yanı sıra özellikle Doğu Avrupa ve Baklanlarda “etnik-mikro milliyetçilik” kavramı ön plana çıktı. Eski Yugoslavya parçalanmaya devam ederken çatışmalar da devam etti.

Uluslararası ilişkilerle meşgul olanlar bir noktayı atladılar. Clinton giderken, İstanbul’da yapılan NATO zirvesinde aslında bir sır vermişti. Bu sır aslında bir planlama olarak da anlaşılabilir, yakın zamanda öyle bir olay olacak ki dünya bundan sonra hep farklı olacak türünden bir bilgiyi kapsıyordu.

George W. Bush (Başkanlık: 2001-2009) başkan oldu. Irak, K. Kore ve İran “şer ekseni” olarak tanımlandı. 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi kuleleri kaçırılan uçakların intihar saldırılarıyla meydana geldi. İslam terörü denilen “taraf” kapsamlı ve kalıcı bir yıkımı planlamıştı. Dünya paradigmaları bundan böyle “11 Eylül öncesi ve sonrası,” olarak açıklandı.

Taliban, El Kaide, Suudi Usama Bin Laden küresel terör ağı ile son versiyon tehditti ve süper güçlere meydan okuyan temel bir düşmandı. 2001 yılında Afganistan’a savaş başlatıldı. Pakistan bu anlamda her iki kesim için bir üs olarak kullanılmaktaydı. Bugün El Kaide hala etkili, bunun yanında Orta Doğu’da benzeri örgütler ortaya çıktı. İslam’a yaklaşımları nispeten farklı yorumlansa da El Nusra ve en son olarak İŞİD küresel terörist ve düşman kesimler arasındaydılar. Bu tür terör örgütleri giderek yavrulamışa benziyordu.

Böyle bakılırsa gelişen konjonktürde dünya hasmını bulmuş oluyordu. “İslam Terörizmi, İslam Devleti…” gibi kavramlar karşı tarafın tarifinde açıklanmaktaydı. Din ile terör ve küresel düşmanlık yan yana anılıyordu. Buna masum Müslümanlar bile bilinçsizlikten olsa gerek alet olmaktaydılar. Uluslararası ilişkiler, diplomatik toplantılar, akademik çalışmalar veya her ne varsa, isim yapan veya yapmak isteyen meşru kimlikler maalesef din ve terörü bir okumaya devam ettiler.

Bunun yanısıra Müslüman ülkelerin birkaçında din ile politika yapan partiler işbaşına geldi. Buna “dinler arası diyalog” ve “ılımlı İslam” gibi kavramlar eklendi. Orta Doğu başta olmak üzere birçok Müslüman ülkeye, “Demokrasi ve kapitalizmle Müslümanlık birlikte olabiliyor, işte size örnek,” dercesine bir söylem geliştirilmiş oldu. Türkiye bu paradigmanın en güzel örneği oldu.

Ve Irak Savaşı (2003-2011) Saddam’ı alaşağı etmek, Irak’ta ve bölgede farklı bir statüko belirlemek ve alt kimliklerin legal siyasete taşınmasına imkan vermek için uygun bir örnek olmuştu.

Daha sora tiranlardan kalanları benzer akıbeti görecekler, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da değişik halk hareketleri ile post-modern devrimler yaşanacak, mezhepçilik siyasi kurum olarak diplomasinin muhatabı olacak, Kürtlerde olduğu gibi mikro milliyetçilik girişimleri teşvik görecek, Rusya’nın silahlarını almaya devam eden diğer ülkelerde de sorunlar ateşlenecek, giderek devrimler bu tür ülkelere kaydırılacak, serbest piyasa ile işletilen demokratik ve kapitalist devletlere dönüşüm süreçleri geliştirilecekti ve öyle de oldu.

Yine burada hatırlatma yarar görülen bir nokta daha var. Amerika tek kutuplu dünyanın kontrolü ve yönetilebilmesi için yeteri kadar doları basıp piyasaya sürmesi gerekiyordu. Reagan döneminde başlatılan bu süreç Bush ile devam ediyordu. Arada Clinton döneminde paranın düzene konması yönünde yani ekonomik alandaki politikalar öncelikliydi. Bush’tan sonraki dönede de böyle oldu. Bush döneminde 2007 yılında “küresel mali kriz” yaşandı, bundan sonra gelen başkan bu durumu 2011’lerde rayına oturtabildi.

Barack Hüseyin Obama (2009- ) küresel barış havası, Afrika’nın imarı, imzalanamamış anlaşmaların tamamlanması ve FED’in politikaları ile paranın küresel sistemdeki ağırlığının belirginleştirilmesi bakımından çaba gösterecekti. Obama Amerika’daki finans çalkantılarına ve işsizlik konularına çözüm bulmaya ağırlık verdi. Amerikan politikalarını inceleyenler şunu bileceklerdir, Demokratlar “yumuşak güç” (Soft Power) ile savaşırlar, Cumhuriyetçiler ise “sert güç” (Hard Power) ile.

Siyahi lider Obama’nın dönemi devam ediyor. Bu ana kadar barış ve dünyada taşların yerli yerine oturtulması için Irak’tan asker çekildi, Usama Bin Laden bir operasyonla öldürüldü, NATO görevi sonunda Kaddafi Libyalı muhaliflerce katledildi, Rusya ile Yeni START (Strategic Arms Reduction Treaty) anlaşması imzaladı, İran ile nükleer anlaşma imzalandı. Küba ile ilişkiler normalleştirildi. Döneminde Silikon Vadisi’nin ürünleri küresel piyasada en üst seviyeye çıktı. Siber güvenlik konularında önemli tedbirler aldı. Elektrikle çalışan araçlar kullanılabilir düzeye getirildi. Fosil yakıtın bu yöndeki sarfiyatına alternatif geliştirilmiş oldu. Enerji depolama teknikleri ve gereçleri pratik hale getirildi. Robot ve yapay zeka sistemleri üst seviyeye taşındı. 3-D baskı yaygınlaştırıldı. Alışveriş alışkanlıkları değiştirildi. Küresel ekonomi daha akışkan oldu. NASA ile ilgili düzenlemeler yaptı, uzay çalışmalarına yön verdi. Başka gezegenlere yoğunlaşma sağlanacak türden yasalar çıkardı.

Buraya kadar öne çıkan izdüşümsel başlıklarından akıllarda kalacak noktalara bakalım. Bunlar, “Konjonktürde neler var, paradigmalar neler?” türünden sorulara bir nebze olsun cevap verir niteliktedirler.

  • Demokrasi ve serbest piyasa sistemi bir yandan yaygınlaşıyor diğer yandan kökleşiyor.
  • Dolar ile küresel sosyo-ekonomik düzen kontrol ediliyor.
  • Fosil yakıta alternatif yaşam tarzı uygulama alanı bulabiliyor.
  • Uzay ve diğer gezegenler daha önemli hale getiriliyor.
  • Siber savaş ve bilişim teknolojileri günlük yaşama fazlasıyla giriyor.
  • Batı kültürü “İslami terör” dedikleri düşmanlığı İŞİD benzeri odakları kullanarak istismara devam ediyor.
  • Terörizm küresel tehdit olmaya devam ediyor.
  • Ve Amerika bilim ve teknolojide, ekonomide ve politikada konjonktürü belirleyebilen ve paradigmaları değiştirebilen güç olmaya devam ediyor.

Küresel gelişmelere paralel olarak Türkiye özelinde dönem içinde şu paradigmalar öne çıkmıştır: Terör, mikro milliyetçilik, ılımlı İslam, küresel piyasalarla dalgalanan kırılgan ekonomi.

Yaşam Tarzlarındaki Çelişki

Modern kavramı öncekini deforme etmek ve değiştirmek anlamındadır. Modern dünyanın ilerlemesi içinde kent kültürü ağırlıklı bir yaşam kültürü olarak öne çıkmaktadır. Yaşam tarzlarının baskın ögelerini bu kent düzeneklerinde aramak gerekir. Geliştirilen teknoloji ve önemli sistemler ise bu yöndeki ürünleri yaygınlaştırmaktadır. Her bir ürünün kendine göre bir kullanma kılavuzu, standardı, bakım sistemi, kazandırdıkları ve kaybettirdikleri vardır. Kendi kavramlarını ve anlayışlarını birlikte getirirler ve çoğu zaman bir kolaylık olarak insan yaşamına yön verirler.

Toplumlara veya kültürlere dair düzeneklerde neye öncelik verildiğini düşünelim. Bu açıdan, kültürel gelişmenin paradigma bağlamındaki ifadesini zorlamalarda değil, doğal iklimlerde aramak zorunluluğu vardır.

XX. Asrın başlarından itibaren önemli ölçüde Batı kültürünün paradigması insanlık kültürünün gelişmesini bir deformasyon değil bir ilerleme olarak görmektedir. Bu bakış açısı kendilerine sosyal düzenlerini tesis etme ve bilim-teknolojide ilerleme konularında belli bir kolaylık ve avantaj sağlamaktadır.

Buna karşılık yaklaşık XV. Asırdan bu güne Müslümanlar için kültürel düzen belli açılardan modern olmakla birlikte önemli bir deformasyonun yaşandığı çelişkisini de beraberinde taşımaktadır. Yaşam şekilleri, kullandıkları ve tabi olunanlar bağlamında bakılırsa, Müslümanlar kendileriyle çelişir ve bir ölçüde çatışır olmuşlardır. Orta Doğu’nun bugünkü konjonktürü bunu gösterir niteliktedir.

Eğer bugün Müslüman toplumların içinde önemli sayılabilecek düzeyde alim veya lider bulunamıyor ise bu bir göstergedir. Kendini bu sıfatlara layık görenlerin ise aslında önemi yoktur. Böylelikle ortadaki belirgin çelişkinin getirdiği yüklerin baskısı altında kalındığını da kavramış bulunmaktayız. Dolayısıyla yaşam tarzlarının gelişmesine de katkı sağlanamamakta ve salt eleştiri yapılmaktadır.

Eline Amerika’nın imal ettiği akıllı cihazları alan ve Amerika’da yazılmış programlarını kullanan bir Müslüman gencin bugün yaşadığı çelişkiyi bu noktalarda arayalım. Batı bunun sebep ve sonuçlarını görebildiği için Müslüman genci kolay kışkırtabilmektedir. Ama örneğin Mısır’daki bir Müslüman üniversiteli ya çaresiz kalmakta, ya da çatışmacı bir yaşam tarzına meyletmektedir.

Modernizmin ve beraberinde kapitalizmin aşırı hırslı değişkenlikleri, kışkırtıcı tarafları, kural koyan baskınlığı ve her türlü düzeneği bir yarışma alanına indirgemesi gibi özellikleriyle insan ister istemez stres yükleniyor. Bir de liderlerin (ki  aralarında diktatörler, krallar vs var), toplum önderlerinin ve taassubun baskısı olunca bireyler kendilerini bu dünyadayken adeta bir cehenneme mahkum eder tarzda yaşamayı seçiyorlar. Bu durum ise bireyleri ve toplumları kendi içine kapanmaya teşvik ediyor. Bu tam olarak dünyaya sırtını dönmek ve içine kapanmaktır.

İlerlemenin Paradigması

Gerilemek değil de ilerlemek isteniyorsa hesap ortadadır. Çelişkili yaşamakla, taassupla, içine kapalılıkla, baskı altında kalmış bir duyguyla, modern olan her şeye sırt çevirmekle ve bütün bunlarda dominant karakteri oynayanlara kılıç çekmekle gidilebilecek bir yol olamaz, kazanılacak zafer de olamaz. Olsa olsa kullanılır, istismar edilir de asla farkına varılmaz, cehalet kendi çıkmazını yaratmış olur.

İlerlemenin paradigmasında haliyle önce konjonktürü doğru okumak ve gerçek izdüşümleri iyi analiz etmek gerekir. Bu bir taraf olmak anlamına gelmez; uyanık olmaya ve pro-aktif politikalar izlemeye vesiledir. Tarihsel süreçler ve önemli kırılma noktaları bellidir. Politikacıların dünya liderliğindeki yapmak istedikleri de bellidir. Önemli olan çalışmak, üretmek, standart koymak, yeni kavramlar üretmek ve politikacıları olumlu şekilde etkileyecek önerileri geliştirmektir.

Eğer lokal politikacılar direniyor ve belli ideolojik takıntıları ile aslında “kimlik üzerinden siyaset” yapmayı esas alıyorlarsa, bundan kurtulmayı öncelikli adım olarak görmek gerekecektir. Eğitimin, bilimin, özgür düşüncenin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Kurumsal mantıkta eşitlik, şeffaflık ve adalet en temel değerler olarak sahiplenilmelidir. Bütün bunlar kültürel doku olarak benimsenmelidir. Bunlar olur ise ilerlemenin kanalları açılabilir.

Müslüman toplumların neredeyse yedi-sekiz asırlık bir tereddüdü, başka ifadeyle paradoksu olmuştur. Bu tereddütten kurtulmak şarttır. Aradaki açık bir hamlede kapatılacak cinsten değildir. Sabırla, uyumlu bir şekilde, ilerlemeyi ve gelişmeyi esas alarak, işin doğasına uygun adımları takip ederek insanlığa hizmeti şiar edinmek gerekir. Çelişkili kafa yapılarıyla ilerlemenin paradigması değil, başkaları için kullanılır olmanın belli fırsatları verilmiş olur. Bu iyi bir durum değildir.

Öyleyse ödev başlıklarını şöyle listeleyebiliriz:

  • Öncelikle vizyon sahibi olunmalıdır.
  • Demokrasi ve serbest piyasa sistemi içinde gelişme sağlanmalıdır.
  • Daha fazla dolar stoklayabilecek bir ekonomik güç haline gelinmelidir.
  • Doğal kaynaklara bel bağlayarak veya ticaretten pay alma yöntemleriyle gelir elde etmek yerine, çalışıp üretmek esas alınmalıdır.
  • Sömürücü değil, kapsayıcı ekonomik anlayışın gerekleri yerine getirilmelidir.
  • Değil dünyaya, uzaya açık olunmalıdır.
  • Siber savaş ve bilişim teknolojilerine yakın kalınmalıdır. Bu alanda üreten ve kontrol eden olmak şarttır.
  • “İslami terör” sözü men edilmelidir. Varsa hata Müslümanlardadır, Müslüman kendi özeleştirisini yapmalıdır.
  • Eğer terör grupları içinde Müslümanlar var ise (ki var,) bunlara asla yüz verilmemeli ve sahiplenilmemelidir. Zaten onlar bu işi planlayanların birer projesi konumundadırlar.

Konjonktür ne olursa olsun, sizce temel paradigma iyi bir insan olabilmek değil midir?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Küresel Dönüşüm Sistemi

DİĞER YAZI

Eğitim-Öğretim Dönemi Açılışı

Kültür 'ın son yazıları

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka

Kriz Enfantilizmi

Kültürler, medeniyetler, kavramlar, algılar... Kısa süreli mesajlar, uzun süreli anlatımlar... İnsanlık deyinde tarih, politika, bilim, ekonomi