sozcuklerin-sihri
Sözcüklerin Sihri

Sözcüklerin Sihri

601 Tıklama
25 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Kültür, dil, sözcükler, anlam, kavram gibi çok temel konular üzerinde durmaktayım. Her defasında başka ve derin sorunlarla karşılaştıkça bu ve benzeri konuları kendi açılarından tekrar ele alma ihtiyacı duyuyorum. Aynı bakışla burada örnekleriyle beraber günlük yaşamda kültürümüze dahil olmuş biçimde iki önemsediğim konuyu irdeleyeceğim; “sözcüğün karşılığını doğru bulmak ve kullanmak” ile “aracı dil ögesi kullanmamak”.

Sözcüğün Karşılığını Doğru Bulmak ve Kullanmak

İletişimde dilin bir çağrışım yapması, iz bırakması, anlamlanması, mana oluşturması önemli olduğundan dolayı sözcüklerin kaynağını bilmemiz ve buna göre seçmemiz gerekmektedir. Bu bakışla önce dilde en basit olarak sözcük seçiminde farklılıkların kaynağını bulmamız gerekiyor. İnsanlar örneğin konuşurken ve konuşulanı dinlerken anlam, kavram, düşünce üretirler, üretilenleri algılarlar, yeni anlam ihtiyaçlarını tespit ederler… Bunun için dil, söz, iletişim; bu kapsamda yazı, ifade, sembol; bir diğer yaklaşımla isim, sıfat, zarf, vs. çok önemli olur. Bunun dışında neler var? Yerinde veya olur olmaz zamanlarda konuşmak, olumlu veya olumsuz ifadeler kullanarak konuşmak, düz veya soruyla konuşmak, yüksek sesle veya kararlı sesle konuşmak gibi pek çok kalıp seçimi dahi önemlidir.

Şimdi çok basit bir kullanımın arasındaki farkı inceleyelim: Bizin “güzel sanatlar” dediğimize Batı “fine arts” demektedir. Ne fark var?

Fine’ın çağrışımları; ince, iyi, güzel, hassas, mükemmel, saf, detaylı, gibi pek çok anlam içinde daha çok akılda kalan iz incelik, detay, hassasiyet ve bundan dolayı ortaya çıkan tatmin veya hitap düzeyidir. Kolaycı tercüme ile yola çıkan “Türkçeciler” sanat konusundaki iletişimde fine’ın karşılığı olarak “güzel” sözcüğünü seçerse sizce ortaya ne çıkar?

Güzel nedir, ne çağrıştırır? Bir kere incelik ölçülebilen bir tarifi kapsarken, güzellik ölçülemez bir değerdir. Kişiden kişiye değişir bir değeri ifade eder. TDK sözlüğüne göre güzel sıfatı; göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı, hoş, iyi, okşayıcı, gibi pek çok karşılığa sahiptir. Bunların pek çoğu, iyilik veya hoşluk gibi, ölçülemez anlamlardır. Güzel olanın şahsiliğinden söz etmek söz konusuysa, toplumsal açıdan belli bir gruba dayalı ortalama değerlerden yola çıkılması da söz konusu olabilmektedir. Ama bakın değerde tam isabet yoktur, bir ortalama vardır.

O halde Türkçe iletişim kuranın aklında güzel sanat ile ne anlam kalır? Anlam nasıl kavranır? Ne üretilir, ne satılır, ne alınır, ne ölçülür? Nasıl ilerleme sağlanır?.. Pek çok soru sorulduğunda karşılığı tam anlaşılmaz ve denir ki, “Bu iş zaten beğenmekle ilgilidir, birilerine bir beğeni noktası oluşturduktan sonra daha ötesinin ne önemi var?”

Tam olarak öyle mi? Örneğin sinema sanatına bakalım. Teknik, görüntü, ses, ışık, kostüm, hikaye (senaryo), anlatım, oyunculuk gibi pek çok “incelik” alanını kendi içinde değerlendirin, tıpkı her birine verilen Oscar’lar gibi düşünün. Bizdeki film yapımcıları sinemanın sanatsal yönünde illa sanat yapma takıntısına dayalı bir ürün meydana getirdiğinden olsa gerek, film piyasada alıcı bulamıyor ve bir tür savunu ortaya çıkıyor; “Bu sanatsal film kategorisi, zaten böyle olur…” deniyor. Nasıl yani? Geçen yıl Oscar toplayan, Türkiye’de belli bir kesim bu filmi çok absürt bulabilir, Mad Max, Fury Road’a bakalım: Bünyesinde hem sanatsal açıdan çok üstün nitelikli değerleri barındırıyor hem de para kazandırıyor. Buradaki eksik bakış ne öyleyse? Yürütülen akıl, sanata bakıştaki farklılıklar vs…

Seste, müzikte, kostümde, konuda, anlatımda, kurguda, görüntüde, oyunculukta, bütün olarak filmde ve başka birçok alanda emsallerine göre farklılık yaratacak düzeyde öne çıkan bir sinema yapıtını işaret ederken, onu tasarlarken, imal ederken, detaylandırırken, uzun süre emek ve para harcayarak, sahneler kurarak veya zaman zaman gördüğümüz gibi yeni teknikler, semboller veya tarzlar yaratarak desteklerken, uyumlu, dengeli, izleyene bir tarz veren, kendini ifade edebilen bir açı yakalanırken biz diyoruz ki; bu, diğerine göre (örneğin) üç puan önde… Mesele, “Beğendim, güzelmiş, çok hoş…” demenin de ötesine geçmektedir. Bundan dolayı sanat yapılır, sanat üretilir, sanat konuşulur, sanat tartışılır, fertler ve toplumlar kendilerini geliştirirler, gelişmenin bedeli olarak da ödeme yaparlar. Konu sadece eğlenmek, güzel bir şey görmek değildir; aynı zamanda üzerinde konuşulacak bir alanda yeni fikirlerle ve yaklaşımlarla ortaya çıkmak ve yer bulmaktır.

Hatırlıyor musunuz? Bir dönem Türk Sineması, Yeşilçam, güzel kadınları gerekli gereksiz çıplak göstererek “güzel sanat” yaptığını düşünürdü, böyle ilgi çeker, film sanatı yapardı, böyle seyirci (tüketici) bulurdu… Neyse, bu tür yaklaşımları espri kabul edelim ve aklımızdan çıkaralım isterseniz.

Örnek olarak üzerinde durduğumuz sinema sanatı gibi her iletişim ortamında konuyu ele almamız mümkündür. Örneğin bir heykele bakıp, “Bu ne?” diyenler çıkmıştır!.. Peki, baleye nasıl bakıyorsunuz?

Sözcük seçimi önemli görülmelidir, pek çok örnekle açıklanabilir niteliktedir ve insana özgü en temel farklılık ve üstünlük alanıdır. İnsan ve toplumlar, daha çok “kültürel alan” dediğimiz bu konuda, “kültürlü veya değil” şeklinde kendilerini geliştirebilecekleri alanlarda sosyalleşirler ve gelişirler. İnsan sosyal bir varlıktır ama hayvanlar da öyledir. O halde insanları “diğer” olan her şeyden daha üstün kılabilecek bir fark vardır ve bu dili kullanma ile daha da belirginleşir. Çünkü dil aynı zamanda kavramayı, kavram üretmeyi, akılda yeni boşluklar açmayı, bu boşlukları bilgi ile doldurmayı, bilgeliği, vs. sağlar. Yerleşik sözcükleri dahi gözden geçirmek gerekir. Örnekteki gibi “güzel sanatlar” değil de “ince sanatlar” denirse düşüncede neler anlaşılabileceğini, toplum içinde ne tür bir değişik bakış kazanılabileceğini kabul etmemiz gerekmektedir.

Aracı Dil Ögesi Kullanmamak

Şimdi bir adım daha ileriye gidelim ve durumu daha da karmaşıklaştıralım. Az da olsa iletişimde “aracı” dilin fonksiyonunu tartışalım. Bakınız, örnek vereceğim konu hassas olduğu nedenle dikkatli olmak gerekiyor, Kur’an’da peygamber diye bir kelime yoktur, bunun yerine Arapça olan ve çok geniş bir kullanım alanı bulan, nebi sözcüğü vardır. Fark nedir? Peygamber sözcüğü ne Türkçedir ne de vahyin indiği şekliyle, “Tarafınızdan anlaşılsın diye Arapça indirildi!” dendiği halde, Arapçadır. Bilindiği gibi Farsçadır. O halde kültürel bakımdan, sosyal açıdan, anlaşabilmek adına, kavrayabilmek ve gereğini idrak edebilmek için kullanılan sözcükte bir “aracı dil” ögesi yani bir tür köprü kullanılmaktadır. Her alanda aracılar, köprüler, gölgelemeler, vs. önemlidir…

Devam edelim, peygamber sözcüğü Farsçada toplumun kendi kültürel birikimi içinde genişlemiş bir anlamın karşılığıdır. Örneğin Hz. Muhammed’den önce de aynı coğrafyadaki mitolojik, kutsal, mucizesi olan kişi için karşılığı peygamber olan bir sözcük kullanımı söz konusuydu ve bu sözcük en zayıf çağrışımı ile elçilik fonksiyonunun karşılığı olmasıyla açıklanabilir haldeydi. Halbuki Türkiye’de veya Osmanlı döneminde aracı dili aradan çıkartmak suretiyle, orijinal haliyle, Arapçada “elçi” anlamına gelen “nebi” sözcüğünü aynı şekilde kullanmak daha doğru olmaz mıydı? O zaman bir bireyin aklında (Müslüman biri için söylüyorum,) Hz. Muhammed’i  bir elçi olarak görmek ne anlama gelir veya peygamber denince aklından neler geçer, bunu irdelemekte yarar olacaktır.

Örneğin peygamber sözcüğü, çeşitli kutsal güçleri olan ve istediğinde bunları kullanabilen birini de çağrıştırır mı? Evet. Gizliden gizliye bu sebeple mi bu sözcük tercih konusu edilmektedir? Belki de… İlahiyat uzmanları konuyu daha iyi tarif edebilirler. Hatta bu bakımdan başka sözcükleri de inceleyip sonuçlarını ortaya koyabilirler. “Sahih İslam” kavramı içinde önce “dili sahih kılmak” prensip edilmelidir. Din gibi hassas alanlardaki sahihlik için bu şarttır. Unutulmasın, eksiksiz olan Kur’an gerekli olmasa “din” kelimesine bir de “sahih” şeklinde sıfat koyma ihtiyacı duydu ise bunun pek çok şey ifade ettiğini kabul etmek vahyin de amacıdır. “O da olur, bu da olur, ne fark eder ki…” denmemelidir, hassasiyetler ve incelikler itina ile dikkate alınmalı ve kültür buna göre inşa edilip geliştirmelidir.

Konuyu burada bırakmayalım, madem ki hassas! Hz. Muhammed, Allah’ın elçisidir ama Müslümanların da öğretmeni, lideri, önderi (imamı), yaşadığı dönemde devlet başkanı, örnek kişisidir; kralı, Tanrının Oğlu vs. değildir. Bu manada Hz. Nebi’ye Türkçe, Müslüman ümmetinin “önderi” demek yerinde olur. Diğer yandan Müslümanlar için kutsal olan sadece Yaratan’dır. Nebi kutsal değildir, kutsal olmak zorunda da değildir, Kur’an’da bu anlamda pek çok açıklama vardır; kutsal olanın vahyini (emrini) alan, ümmetine açıklayan, bu konuda örneklik eden (bireysel açıdan “ahlaki” ve devlet açısından “adaletli”), saygı ve selamı her daim hatırlanmak suretiyle hak eden bizden biridir.

Kutsal kavramı ise kendisine yönelinen ve tapılan, her ne istenecekse sadece ondan istenendir. Bakın burada ince bir çizgi var, peygamber sözcüğünü kullananların aklında oluşan “kutsiyet” konusudur. Dikkat etmek önemlidir, değer veriyorum derken şirke dahil olmak da söz konusudur. Bu ise dinin temeline ters bir çağrışımı işaret eder. Neden nebi değil de peygamber sözcüğü seçiliyor, neden? Neden çevirilerde nebi sözcüğünün karşılığı tam anlamıyla peygamber imiş gibi kullanılıyor, tam da karşılığı “Allah’ın Elçisi” varken? Başka bir niyet mi var yoksa? Dinde şüpheye mahal vermek iyi bir şey değildir!

Aracı dil bugünün konusu değildir. İfade edildiği gibi, ya orijinali ya da Türkçeye uyumlandırılmış haline itibar etmek gerekir. Örneğin Türkçeleştirilmiş haliyle televizyon veya internet sözcüklerini kullanmak doğru yoldur. Hatta varsa daha özgün ve tam da karşılığını ifade eder mahiyette bir sözcük, o da seçilebilir. Yeter ki anlam (mana) tam karşılığını bulsun! İnce sanatlara güzel sanatlar karşılığı vermek nasıl eksiklik yaratıyorsa, benzer kullanımlarda da durum aynıdır, dilde esas tam olma şartıdır, şüphe veya ikilik yaratmamalıdır. Batı’da eşanlamlı (synonym) denen bir uygulama; “Orada bu, başka bir yerde şu kullanılır,” diye detaylandırılır. Ama Türkçede bazen “karışık” kullanımlar vardır. Durum, şart, bağlam, sözün gelişi neyi gerektiriyorsa tam yerinde kullanım yapılmalıdır. Örneğin “karadelik” yerine “siyah-delik” denmez; hatta buradaki “kara” sözcüğü siyah renk, koyuluk vs. değildir, bilinmeyen bir yer, insanlık için karanlık, üstü açılmamış anlamındadır, bir şeyler bilinse konu aydınlanacaktır.

Burada konu ettiğimiz biçimde, peygamber sözcüğünün eşanlamlısı, eğer HZ. Muhammed için yerinde kullanılırsa nebi veya elçi olmaktadır; Hz. Muhammed’in diğerlerinden ayrı, özgün, önemli kılınması isteniyorsa, örneğin Hz. Musa’dan farklı olduğu söylenmek isteniyorsa, bu farkı ancak peygamber değil de nebi diyerek söylenirse, o zaman tam karşılığı ortaya konmuş olur. Bu tür aracılı sözcük kullanımları birer kültürel engeller olarak ayıklanmalıdır. Aracı dil ise fark edileceği üzere orijinali ve Türkçesi varken başka bir sözcüğü aynıymış gibi kullanmaktır. Konu tıpkı Tanrı ve Allah sözcüğü gibidir. Birbirlerinin yerine kullanıldığı yerler vardır, ayrıldığı yerler de vardır.

Farsça kültürümüze halkın kullandığı yolla değil; resmi, yazım, devlet dili biçimiyle girmiştir. Örneğin Selçuklu bu dili kullanmıştır, sözcükler Osmanlıcaya da iltisak etmiştir. Bugün Türkçe bildiğimiz pek çok sözcük köken olarak Farsça, Arapça ve yeni dönemi hatırlarsak Fransızca, İngilizce veya başka dillerden geçmedir. Bu normaldir; tek şart var, orijinali varken başka bir şekliyle, başka bir dildekini Türkçeymiş gibi algılama hatasına düşmemek gerekir. Örneğin Selçuklu döneminde saraya yakın sanatçılar ve edebiyatçılar şiirde olsun, hikayede olsun, bu dilde eserler vermişlerdir. Dil (sanki) bizim dilimiz gibi olmuştur. Tekrar edelim, Farsçadan sözcük almak yanlış değildir. Nasıl İngilizceden sözcük alınıyorsa Farsçadan da alınabilir, ama meselenin bu olmadığı açıktır. Buradaki kıstası açıklarken, “Kültürüme girecek sözcüğü veya kavramı üreten kim, kaynak ne?” demek gerekiyor. Örneğin nasıl televizyonu Batı buldu ve biz kullanıyorsak, “divan” sözcüğünü Türk kültürü ortaya koymuş ve Batı da kullanmaktadır. Sahiplenmek, kendileştirmek doğrudur, ama bir “aracı” alınırsa anlamın (mananın) gölgesinde kalma tehlikesi her daim söz konusu olur. Bu ise özgün kültürü gölgede bırakır ve bir nevi kendi yönelimine hapseder, başka bir ifade ile manen zarar verir. Maneviyat sözcüğünü bile bu dikkatle okursak, bilseniz iş nerelere varıyor, girmeyeyim bu konuya!..

Kültürel bağlamda sağlam, arı, duru, saf, tutarlı anlamı koruyan ve buna göre iletişin kurmayı özenle seçen toplumlar aracı dil ögelerini ortadan kaldırırlar, ya orijinal şeklini ya da kendi diline karşılık geleni kullanırlar. Neden? “…. anlaşılsın diye!” Bu husus bir kural olarak bilinmelidir. “Anlamak” ve dahi “anlaşmak” esastır. Eksik ve yanlış anlaşır olmak ise ilişkilerde çatlaklar oluşturur, oralardan sular sızar ve zamanla zehirlenmeler baş gösterir. Dil mucizevidir, tıpkı vahyin sahihliği gibi…

Görünürdeki sorunların en önde gelenlerine bakıp şu yorumu yapabiliriz; insanımız giderek yozlaşıyor, kültürsüzleşiyor, değersizleşiyor, bayağılaşıyor… Bir yerden başlamak lazım ise ilk adım dilin kullanımında yapılmalıdır. Çünkü dil akla, akıl dile hükmeder! İletişimde sözcükler yerinde seçilmelidir, gereğince ifade edilmelidir. Çünkü sözcükler sihirlidir! Dil işi dahi bir güzel sanat değil, ince sanattır.

(Görsel: Flickr, garagemonster)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Dünyalık Yük!

DİĞER YAZI

İnandırıcılık

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka