inandiricilik
İnandırıcılık

İnandırıcılık

Okuyucu

İnanç, inanmak, inandırıcılık… Bu insanla ilgili bir özellik mi? Evet. Çünkü içinde benimseme-benimsememe ve doğru-yanlış seçimi, kuvvetli-zayıf ayrımı ve önemlisi duygu var. Karşımızda duran “inan” köklü kavram, ancak benim burada işaret etmek istediğim daha çok “inandırıcılık” olacak. Bir insanın diğer insanı bir şeye inandırmasına dönük sürecin geri planını kavramsal açıdan tartışacağım; yani benimsemeye esas olan sebepler, doğrunun sorunsallığı, inanmanın derecesi ve beslenen duygu. Takdir edersiniz ki inanç ve inanmak çok değişik konularla ilişkilendirilerek açıklanabilir.

Temel bir konuyu işaret gerekebilir. Örneğin ilahtan tutun, herhangi özne veya fenomene inanmaya kadar konuyu netleştirip tartışmak gerekebilir. Çünkü her birinin kendi içinde derinliği ve ayrı özellikleriyle birlikte tartışılacak yönleri vardır. İnandırma eylemiyse belli bir hedef seçilip ona odaklanmakla ilgili süreci tarif eder. Bu sebeple konu etmesi daha belirgin olur, aslında daha soyuttur ve kabul edilebilir ortak tarafları vardır.

İnsanlık duygu yüklü bir canlıdır. Niyeti, tasarımı, hisleri, hayalleri, endişeleri, bilinmezliklere düşkünlükleri, kişisel değişim gösterebilen gerekçeli seçimleri ve öncelikleri vardır. İnsan bundan ötürü politik bir varlıktır. İnsanların arasından bireysel veya grupsal olarak sistemli veya sistemsiz biçimde özneler çıkıyor ve bunların dışında kalan çoğunluğa, yani diğer öznelere üstünlük kuruyor, baskın tavrıyla üzerlerinde belirleyicilik gücünü kullanıyor, onları yönetiyor, doğrudan veya dolaylı, gizli veya açık biçimde bazı süreçler onların etkisiyle gelişiyor. Değişkenlikler artırılabilir, ama durum ortadadır; karmaşıklık içinde öznelleştirilen bazı değerler söz konusu olmaktadır, yani bu bir seçim ve taktirdir; sahiplenilerek muhafaza edilmeye değer görülür. Belki özne yönettiğini zannetse de ölçülebilen veya ölçülemez değerdekilerle birlikte başka sıkıntılara kaynaklık ediyordur. Bunun tarihte birçok örneğini görmekteyiz. Kültür ve bilinç birikimi geliştikçe politik tavır ve algılananlar da bir değişim göstermektedir. Yarının hayalleri topyekûn bir itici güç oluşturacak, kendi dengeleri ve değerleriyle zamanının şartlarına bağlı biçimde şekillenmiş olacak görülür. Kısıtlar içinde örneğin nüfus, kentleşme, küreselleşme, iletişim, ulaşım gibi etkileyici unsurlar var. İnsanlık kendi dengelerini inşa etmekte ve bunun korunmasıyla ve değiştirilmesiyle ilgili süreçlere müdahil olmaktadır. Kendi arasında insanlar taraf olmakta ve biri diğerine, konu her neyse, onun hakkında bir “benimsenir hale getirme” veya “inandırma” çabası içine girmektedirler.

Meşrulaştırmak

Benzer kavramlar var; örneğin meşrulaştırmak, kabul ettirmek… Meşrulaştırmak hukuksal alanda daha çok kullanılan bir kavramdır; ama bir adalet düsturu değildir, çünkü bir kabuldür ve üzerinde tartışılabilir, hatta eksikleri göz önüne alınarak geliştirilebilir. Meşrulaştırmanın yazılı olmayan yasalarda da etkisi vardır, genel kabul görmesi de böyle bir şeydir. Herkesin bildiği kültürel bir örneği ele alalım; nikah kıyma işi bir toplumca onama, meşru görme, tanıma konusudur, resmi her yönü ile düşünülürse hukuki derinlikleri, medeni haklar çerçevesinde birçok alanı bünyesinde bulundurur. Evliliğin meşruluğuna inanılır ve korunur. Ama sonuçta bu bir kabuldür. Hatta tanınmamış bir ilişkinin gayrimeşru olarak kabul edilmesi bundan dolayıdır. Diğer bir kültürde benimsenen değerler farklıdır. Bunlar tamamen kültüreldir ve toplumsal düzeyde açıklanabilecek konulardır, esas değildir, hatta evrensel-doğallık bakımından bile tartışmaya açıktır. Burada meşruluk kavramının yerini tayin bakımından kullanıldığından, karşıt görüşlerin de olabileceğini bilmenin doğasını işaret etmek gerekmektedir.

İnandırmak elbette meşrulaştırmaktan farklıdır. İnsan olup biteni kabul ettirmek ve sürdürmek için değişik yöntemler kullanır. Uygulanan yöntemler yeni oluşumlara da kaynaklık ederler. Özne, kendi amacı doğrultusunda çeşitli enstrümanlar geliştirir ve müdahil olduğu kısmı veya öznelliği genel içinde meşrulaştırmak, tanınır kılmak ister. Bunu hemen her alanda tanımlamışızdır. Örneğin politikada, uluslararası ilişkilerde, hukukta, diplomaside, ekonomide, kültürde, sosyolojide… Meşruiyet belli biçimlerde ortak bir değer ve kabul olarak görülür ve algısal bakımdan bir referans ve gerçeklik olarak savunulur. Hele yazılı hukuka girdiyse karşılığında özgürlüğe getirilen kısıtlar ve cezalar da vardır.

Kabul Etmek

Devam edelim, inanmak kabul etmekten de farklıdır. Kabul etme işi algılama, öğrenme, idrak etme yollarını kullanarak duyulan istekle ve doğal haliyle meydana gelebildiği gibi baskıyla ve çeşitli düzeneklerle de gerçekleşebilir; ama sonuçta rıza göstermektir, onay vermektir; işin içinde duygu da olabilir, salt mantık da. Üzerinde çalışılırsa özneye yanlış-doğru, doğru-yanlış olarak kabul ettirilebilir. Doğal bilme yolu şurada kalsın, bir kurguyla, düzenlenmiş ortamların geri planda saklanan amacı gerçekleştirmek adına, belki aldatarak, bir olgunun diğer öznelere kabul ettirilmesi söz konusu olabilir. Kabul işi gerçekleşir veya gerçekleşmez, bu sonuç başka bir tartışma konusudur; ama bu arada gösterilen çabada bir inandırma fiili vardır ve çaba, ortam, kurgu, düzenek tatminkar ise inandırıcılığın başarısı artmaktadır. Özne, her ne yolla olursa olsun, kabullendiğini “duruma vakıf olması” biçimiyle tarif eder.

Somut olduğu kadar soyuta dair de kabuller söz konusudur; esasında beynin çalışma dinamiklerini iyi incelersek göreceğiz ki insan için kabullenme konusu büyük ölçüde soyut tabanlıdır, somut diye tarif edilenlerin içine girildiğinde de soyutlamaların baskınlığı anlaşılabilecek bir konudur. Bu durum insanın üstün bir varlık olmasından meydana gelir. Bu önemli bir tartışma konusudur ve başka bir fırsatta buna değinmekte yarar vardır, şimdilik bunu geçiyorum.

Doğruluk kadar eğrilik de kabulün içinde yer alır. Kabul belli hesapların yapılması açısından referans noktası olarak da kullanılır. Değişik disiplinler kabul edileni kullanırlar ve ilerlemek için bunu bir girdi, temel veri, referans olarak ele alırlar. Sonuçta kabul edilen her ne ise o bilinir olur ve yönetilir. Her kabul görevi, hali, fonksiyonu, kriteri değiştirilinceye kadar inanılmış olandır ama inanılmış olan çoğunlukla ve büyük ölçüde değiştirilmeyecek kadar bağlayıcıdır. Bağlayıcılık itaati, yaptırımlarına boyun eğmeyi ve rıza göstermeyi gerektirir. Bağlayıcılık olumlu veya olumsuz olabilir. Örneğin bilimsel çalışmalardaki bağlayıcılık olumludur. Ama düzenekler bir aldatmaya dair kuruldu ise bağlamın ürünü olumsuz olacaktır.

İnandırıcı

Demek ki inanmak, meşruluğun ve kabulün belli ölçülerde dışındadır. İnanılan şeye kesin gözüyle bakmak hatalı olur, “Bana göre böyle,” demek daha anlamlıdır ve aslında daha değerlidir. İnsanın kendi hesabını vermesini dahi bununla ilişkilendirerek açıklayabilirsiniz. Çoğunluk tarafından farklı bir gerçeklik algısı meşruiyet kazanmışken ve hatta kabul görmüşken, bağlayıcı tutumlar bunlara göre değil ama baskın öznenin veya inanılmış olanın tutumuna tabidir. İnanılan şey öznenin kendisiyle veya özne tarafından sahnelenen, içinde yer aldığı veya etkilendiği fenomenle ilgili olabilir. Baskı (genelde olumsuzdur) ve bağlayıcılıkla (duruma göredir, hem olumlu hem de olumsuz olabilir) ilgili olan kabul tercih konusu oluyorsa biz buna “inandırıcı” demekteyiz. Demek ki burada baskın öznenin sonuçta olmasını istediği her neyse, onu onama, ona boyun eğme, bazı gerçeklikler ortaya çıksa da onu görmezden gelme, başkaları tarafından meşru sayılmasa bile ona başkaldırmama durumu söz konusudur. Bunların her birinin başka başka sebepleri vardır. Eğer inandırıcılık ileri boyutta yerleşir ise ve duyguları tatmin eder olursa, bu kez ortaya çıkan “inanmak” fiilidir. İnanılan her neyse ona “tabi olmak” durumu söz konudur; inanılan arkasından gidilen, güvenilen ve hatta uğrunda ölünebilen hale gelebilir. İlginçtir, her ne kadar insan en gelişmiş bir varlık olsa da yargısı tartışmalıdır, iradesinin ötesinde bir davranış göstermesi söz konusu olabilmektedir ve mantık dışı davranış gösterme eğiliminde olması yadırganmaz, hatta duygusallığı sebebiyle bu doğal görülür. Onun içindir ki insan inandığından dolayı (örneğin) suçlu olmaz, sadece kendine, başkasına veya başka bir şeye olumsuz bir fiil işlerse suçlu olabilir.

İdrak Etmek

İnanmak bazı hallerde idrak etmek yerine kullanılabilirse de bütünü tarif etmek bakımından tatmin edici değildir. İdrak, anlamanın son merhalesini işaret eder ve bir mesafenin kat edilmesini zorunlu kılar. Hatta idrak insanlık bilinci geliştikçe bir adım ileri kaydığından aradaki mesafe sürekli aranın kapanmasını gerektiren bir açıklığa delalet olur. İdrak, örtük anlamıyla kullanılırsa, insanın tümel gerçekliğini desteklemedeki yolun göstergesidir. İdrak edilen benimsenmiş ve kabullenilmiş olandır ve değiştirilebilir. Ancak idrakin mesafesini gelişen bilince nispetle açıklarsanız sürekli bir açıklık olacağından anlam; bir arayışı, merakı, tatmin olmayı, çalışmayı ve hatta gelişme arzusunu kapsar. Bu açıdan bir bakış açısı, insana olduğu kadar evrenin işleyişine, gelişme haline de karşılık gelir. İnanılan veya inandırılan her neyse muhatap öznenin idrakinde eksiklik olabilir. Aslında bu gelişen evrendeki her an ortaya çıkan doğal bilinç eksikliğine dayalıdır. Dolayısıyla idrak edilenin ne olduğuna iyi bakmak; iddia nerede ve ne amaçla diye ayrıştırmak gerekir.

Eksik idrak sahibi bir kere bir özneye veya fenomene inandıysa bu sadece onun için, onun özelinde önemlidir, diğer özneler içinse idrak farklı bir kilometre taşında kabul edilebilir, bu çok doğaldır. Yani bir şeye inanmak her ne kadar soyutluk içeriyorsa, inanmamak da soyutlukla kaplıdır; inanan ne kadar haksızsa, inanmayan da haksızdır… Neye göre? Bu, değişen ve gelişen bilincin sürekli açıklığını muhafaza etme gerçeğine göre kabul edilir bir bahistir. Öznellikler bu nispette kritik edilir ama yine de insanın doğal-politik halini takdir etmek adına saygı duyulur. Din ve vicdan özgürlüğü gibi kavramların ortaya çıkış sebebi bundan ötürüdür.

İman

İnan ve iman arasında önemli bir fark var mı? İman kavramı inancı daha öznel hale getirmekle ilgilidir. Öznellik dinsel bağlamla ilişkilendirilerek açıklanır. İman etmek, dindarlar, daha ziyade Müslümanlar için inancın mühürlenmesi anlamına gelir. İdrakin ötesinde olduğu sebeple Müslümanlar inanılan değerleri imanlarıyla mühürlerler; yani kesinliğin ve tartışılmazlığın referans kabul edilmesini kalp ile tasdik ve bunu dil ile ikrar ederler. Belki tartışılanlar da bundan ileri gelmektedir. Her inanç konusu bir iman konusu değildir. 

İnandırmanın Dereceleri

İnandırıcılığın dereceleri vardır, bunlar; az, çok ve mutlaktır. Bilimsel olan aynı zamanda tartışmaya da açık olduğundan, hatta tartışmak bilimin özü olduğundan, kabul edildiği haliyle bu kullanım içinde inanılan şey bir gerçekliktir, esas kabul edilendir ve dolayısıyla “çok inanılan” derecesindedir. Üzerinde çalışılan farklı bilgiler ise biri diğerine göre “daha az” veya “daha çok” inanılan olabilir. Bilimsel olan yeni keşiflerle değiştiği takdirde, eski olanın yerine geçer. Tartışma ile çürütülen tezler hakkında oluşan kanaatlerle çalışmalara ipucu olurlar ve bir bakıma yön verirler. Bunlar insanın gelişmesi için gereklidir ve doğaldır; üstelik bu olmazsa insan olmazdı. Buradan hareketle şunu söylememe izin verin: İnsan kendini inkar etse de bir anlamı yoktur. Kısır tartışmaların mantığına bakın, bu gibi inan eksiklikleri zihinlerde bazı düşüncelerin serbest kalmasına engel olmaktadır; buna gerek yoktur.

Ancak mutlaklık iddiası veya kabulü söz konusu olduğunda durum farklılık gösterir. Konumlanmakla ilgili bir sorunu tespit etmek şarttır. İnsan nerededir? Şey nerededir? Diğerleri nerededir? Referans nerededir?.. Velhasıl, neyi neyle ve hangi konumda ele aldığımıza bakmamız gerekiyor. Çünkü gelişen, değişen, devingen olan içinde bir değişmeyenden söz etmeye çalışmaktayız ve buna mutlak olma sıfatı ekleme gayreti içindeyiz. Evrenin kanununa dair olan mutlak (değişmez) bulgular esastır, sabittir ve sadece kabul edilen noktada anlam ifade ederler. Örneğin, “Evren bir hiçlikten meydana geldi!” tezine mutlak surette inanılmaz ve itibar edilmez. (Bu tezi ünlü fizikçi Stephan Hawking ortaya atmıştı.) Hatta bu tez değişti ve “Evren sonsuz olandan meydana geldi!” biçimine dönüştürüldü bile. (Hawking’in de bunu ifade ettiği biliniyor.) Yanlış veya dönüştürülmüş haliyle olsa da buradaki bilgi evren ölçeğindedir ve asla mutlak olamaz, tahmine dair bazı bilgilerle ortaya atılmışlardır, hatta bazı matematiksel çalışmalarla doğrulanmış yönleri de vardır. Konumuz bu değildir, mutlaklığı tartışmaktayız. Örneğin, “Hidrojen atomunda bir elektron ve proton var,” derseniz bu bilgi mutlaktır. Çünkü, ölçeği atom büyüklüğündedir, kabul edilmesi bir endişe yaratmaz ve buna mutlak surette inanırsınız. Ancak atomun çekirdeğindekiler Büyük Hadron Çarpışması deneyine kadar ne söylense, eksik kalırdı. Bu deneyden sonra insanlık eksiklerini tamamlayabildi. Şimdi derseniz, “Çekirdektekileri eksiksiz biliyorum,” bilim çevrelerince bu kabul edilecektir.

İnanmış Topluluk

İnsani değerlerle ilgili inandırma konusuna dönelim. İnanmak azar azar gelişen dozlarla gelişir ve eğer bir kere yerleşti ise baskın fikrin kaynağı haline dönüşür. Baskın özne var olduğu kültürün iddiasını belli dogmalara dayandırarak ortaya koyar. Bunun öyküsünü kendi içinde yazar, imal eder veya konu tartışılırken birden aklına gelir, başka şeylerle irtibatlandırılarak varmış, biliniyormuş haline getirilir, dışavurum şeklinde ortaya koyar. Soyutluklar dahi işin içindedir, söylendiği gibi bu doğaldır; ama eğer iddia kimin ağzından çıktıysa, sonuç veya durum onun soyutlamalarına dayandırılarak okunmalıdır. Dışavurumdaki iddia kendi bünyesindeki dogma, kişiselleştirilmiş kült ve belli gerçekliklerin bir araya getirilmesiyle harmanlanarak toparlanır. Konuşmalardaki jargona bakmayın, bu aldatıcıdır. Baskın olanın etrafındakiler ise iddia edilene aynı şekliyle inanır. İşin içinde insan var, inandırmak için işin içinde onun mahareti, dağarcığı, kurgusu, düzeneği var ve biz buna “kusursuz” diyeceğiz! Zor olan bu noktadır, kusursuzluk mutlaklıkla ölçülür ve insan buna öyle kolay muktedir değildir, çünkü alanı çok dardır, bunu kabul etmek işin doğasına ve konumuna uygunluk ifadesidir. İnsan etkisinin olduğu her yerde sahih olan bir değişim gösterir; bu da çok doğaldır ve hatta bu gerçeği inkar etmek insanı yok saymakla eşittir. Bu durumda olgu veya fenomen artık bir kabul değil, inanılan olur. Kime? Ne oranda? Ne zamana kadar? Sorular çoğaltılabilir. Bu yanlışı ve farklı olanı görmeme halini de ortaya çıkarır. Bakın, bireysel ölçü ile yüz yüzeyiz!

Örneğin kapitalist sistem içinde teori ve pratik bellidir. Eğer kapitalist sistem içinde bir ekonomik aktörseniz, bunun içindeki marjda hareket etmek durumundasınızdır. Örneğin İlahi metin, “Faiz haramdır,” diyorsa bu sadece iman eden için doğrudur, buna saygı duyulur. Ama imana karşılık gelen İlahi açıklamalar kapitalizmi tartışmıyor. O zaman kapitalist olup olmama hususu tartışmalıdır. Eğer baskın özne örneğin, “Faiz azaltılınca yatırım artar,” düşüncesinin doğruluğuna ve başka öznelerce de “mutlak” kabul edilmesi gerektiğine inanıyorsa, bu tezi meşrulaştırmak için teknik yönden belli çabaların harekete geçirilmesini başlatıyorsa, bu düşünce bir iddia haline getirildiyse, sonuçta savunucuları bu öznelliğin dışına çıkamazlar. İman, inan, meşruluk, kabul iç içe girmiş olur. Baskın özneye tabi olan diğer özneler arasında güçlü bir inanç bağı varsa, bu şartlarda öznellik genele mal edilmeye dönüştürülür, o çerçevede konu kuralmışçasına taktir görülür. Tez diğer başka bilgilerle irtibatlandırılır ve algısal bakımdan yerleşmesi için çaba sağlanmaya başlanır.

Başka örneğe bakalım. Uygulama farklılığı mantığıyla açıklananlar temelde insan özgü bir karakterden bahsedildiği nedenle her kültürde aynıdır. İnandırmak konusuna dair bir kurgu söz konusudur. Hassasiyetler, zafiyetler, eksiklikler, kültürel handikaplar, sosyolojik sebepler bir arada bilimsel şekilde incelenmelidir. Eğer bir kesim kendi çıkar grubu ile birlikte genç kuşakları hedeflerler ise bu hedeflenen kuşağı kendi istediklerine inandırarak yetiştirebilirler. Sahiplenme, işe yarama, kutsal bir davaya ait olma gibi bazı yüksek amaçlar bireysellikten grup psikolojisine geçişin kapılarını açabilir ve bu noktadan itibaren toplum halinde bir karaktere tabi kalınabilir. Değişen bir şey yoktur, Amerika’da Jonstown olayındaki 409 tarikat müridinin inandırıldığı cennet ile küresel çapta kullanılan DAEŞ (ISIS) militanlarının cenneti arasında bir fark yoktur. Burada da iman, inanç, meşruluk, kabul vs. iç içe girmiş haldedir.

Temel fikir ve inanç konuları üzerinde uygulama farklılıklarını savunanlar potansiyel bir çatışma unsuru mu olurlar? Dinlerde de ideolojilerde de bölünme veya fraksiyonlara ayrılma durumu yadsınamaz, çünkü işin içinde insan vardır. Temelde bunlar, “Benimki seninkine göre daha doğru,” diyen bir tür ayrışmalardır veya diğerlerine göre sapma gösteren fikirlerdir. Bu, diğerlerine göre ayrışmış ve sapma gösteren fikirlere inanmış veya inandırılmış olan bir grup halinde ise bir eylem içine girmesi beklenmeden isimlendirilebilir: Öğretisine inanmış topluluk.

Bu noktada bir başka sorunla karşı karşıya kalınabilir. Her iddianın pratikte doğruluğunu tespit edebilecek imkanlar yaratılamayabilir. Bu baskın özne için bir risk alanıdır. Dolayısıyla baskın olan sürekli dogmayı hatırlatır ki; inancın insanın bilinci dışında anlaşılabilecek bir şey olduğu söylenir ve inanma sınırında duran sürekli, “Sen bilirsin,” diye bir paradoks içinde tutulur. İşte bu, şu ana kadar işaret edilen, bir tür “baskı” olmaktadır. “Bana sorma, zaten hiç birimiz bilemeyiz…” türünden bir yaklaşımla düşüncedeki risk yaygınlaştırır ve aslında toplum algısında meşrulaştırılır. İnandırıcılık bu şekilde baskı kurmuş olur; bu amaçla ilahi olan insan eliyle kullanılmış olur.

Mucize veya Keramet

Baskın kişi, grup veya kurumun sürekli inanılır olmasını temin etmek için bir mucizeye veya bir adım geride olan bir keramete ihtiyaç vardır. Mucize bir anlamda kabul işidir. Bir şeyin mucize olup olmaması şartlara, zamana ve kabule bağlı olur. “Mutlak” konusunda da söylendiği gibi, bu bir “konumlanma” sorunudur. Önce doğruyu söyleyelim; herkes yerini ve haddinin bilmelidir.

Örneğin Amazon ormanlarında medeniyetle henüz tanışmamış bir kabile gökyüzünde bir uçak gördüyse, bu onlar için mucizevi bir olay kabul edilebilir. Kabiledekiler reisinin ertesi gün için yağmur tahmininde bulunduğunu (ki bu belli bilgilerle yapılabilir,) ve tahminini tutturduğunu görüyorsa, yağmur yağma zamanını bilme konusunda reis alim biri gibi davranıyorsa ve bunu diğerleri nazarında bir üstünlük aracı olarak kullanıyorsa, hatta sel baskını tehdidine karşı kabile üyelerini yüksek yerlere çıkarıp koruma altına alıyorsa; bu durum bütünüyle o kabile için bir mucize veya keramet konusu şeklinde açıklanabilir. Fazla da söylenecek bir şey yok!

Kültür Melezlemesi

Bu melezleme öyle ırkçılıkla ilgili bir handikap değildir, var olan evrensel değerleri daha iyiye götürmenin bir açıklamasıdır. Kültür melezlemesi konusunda yönetenlere düşen önemli bir göreve işaret etmekte yarar var. Evrensel değerlere göre bakıldığında iyi olan muhafaza edilmeli ve geliştirilmelidir; kötü olan başat tutulup iyi ile harmanlanmamalı; iyi olanın seyrelmesine müsaade edilmemelidir. Tam tersi yapılmalıdır: İyi olandan asla taviz verilmeden, kötü olan iyi içinde eritilmeli ve zaman içinde dönüştürülmesi için gerekli şartlar inşa edilmelidir. Bu yapılmıyorsa çeşitli sebepler vardır. Sıralandıralım: Yöneticiler kültürsüzdür, sorunludur; iyi hakkında bir tespit sorunu vardır; değerler karmakarışık olmuştur; kasıt vardır.

Örneğin 1980’lerden sonra Türkiye’de elle tutulur bir değerden yoksun figürler kültürel manada diğerlerine göre daha çok ortaya sürüldüler, magazin konusu, ekran yüzü, alışkanlık konusu, rol model yapıldılar. Yeni yetişen nesil iyi-kötü arasındaki farkı bilemez oldu, değerler karıştı; kötü kabul edilebilir eşik haline dönüştü. Bu süreçte önemli bir faktör olan “kullanılan dil” değişti, bozuldu demek daha doğru olur. Türkiye küresel etkilerle de bu süreçten sonra daha çok kültürel erozyona tabi kaldı. Sosyal olduğu kadar siyasal kaymalar da bu noktadan sonra kolaylaştı. Post-modern oluşumlar belli alanlarda değersizleşmeyi kabul edilebilir yaptı. Tepkiler de gelişti; “Bu daha değerli,” diyenler, eskinin özlemini pazarlayanlar ortaya çıktı. Duygusal sebeplerle bütün bunları ustalıkla kullanabilen fikir akımları sosyolojik ve politika alanda belirleyici olmaya başladı. Bu ortaya çıkan çarpıklık doğruymuş gibi kabul gördü, geri dönüş için referans noktasının değerleri unutulmuş oldu.

Toplum içinde şu önemlidir: Eğer biri diğerine saygı duyacaksa ve toplumda insanlar arasında bir sınıflama yapılacaksa, bakılacak yer soy, sop veya kas, para, meslek vs. değildir. Nedir öyleyse? Daha eğitimli ve kültürlü olma durumu belli bir standarttır, biri diğerine göre bu kıstası kendiliğinden kabul ederek sosyal yaklaşım sergilemelidir. Eğer kültürsüz, eğitimsiz, erdemden yoksun biri itibar görecek hale getirildi ise burada çok şey iç içe girer ve bozulma meydana gelir.

Eğer inandırıcılıktan bahsediliyor ise; ortam ve zaman ne, gibi şartları açıklayan noktalara bakılacaktır. İnsanların inandıklarına etki edilecek yer ve zaman ile şartlar iyi tahlil edilmeden nereden gelindiği ve nereye doğru gidildiği konusu pek anlatılamaz. Burada işaret edilen konu çözüm getirmek ve bu daha doğrudur demek olmadığına, inanmak konusunda ilgili hususları tartışmak olduğuna göre, okuyucunun taktirine bu temel noktaların sunulması yeterli görülmektedir.

Patolojik Vakalar

Bir toplumda veya önderlerinde bilinen türden hastalık, travma veya patolojik durum olabilir. Bu biyolojik, fizyolojik ve psikolojik haller toplumun fertlerini etkilemek ve inandırmak için başlıca sebepler olabilir. Örneğin sosyopatlar ve şizofrenler diğerlerini etkilemek üzerine fazlaca motivasyon içindedirler. Cehalet, değersizleşme ve budalalık halleri bu gibi patolojik haldekilerin tatminine kolay lokma olurlar, onlar için beslenme zinciridirler. Dolayısıyla bireylerin, sorumluluk alanların ve özellikle peşinden gidilenlerin iyi incelenmesi gerekir. Bunların sağlıklı olmaları konusu netleştirilmelidir. Eğer herhangi biri kendi psikolojik beslenmesi için etrafındakileri etkilemeyi bir şekilde pratiğe kavuşturdu ise artık melezlenmenin biçimi ve seviyesi çok başka yerlere gidebilir, inandırıcı olmanın parametreleri değişebilir.

Türkiye için çok tartışma yapılıyor ama bilimsel temeli olan bir tartışmanın yapılmaması ve sonucunda gerekli belgelerin ortaya konmaması nedeniyle, yaşanan travmatik olaylarla toplumun ruh hali giderek bozulduğu gözlenmektedir. Gelişmeler endişe verir noktada görülmektedir. Ortamda terör, çatışma, savaş, gerginlik, istismar tartışmadan önce ve daha fazla ölçüde sosyal-psikoloji alanında bilimsel çalışmalar yapılmalıdır. “Neden insanlar bu tarz şeylere itibar ediyor?” gibi temel sorular bilimsel bakışla açıklanamıyor ise ne eğitimle, ne ekonomik destekle, ne de başka tedbirlerle bir yere varılabilir.

İspat ve Yüzleşme

Budalalık ve cehalet kolay istismar edilir. Bilgi, tartışma kültürü ve soru sorup, tatmin edici bir cevap arama alışkanlığı (ve becerisi) ise insanın kendini erdemli bir konuma ulaştırma sebebidir. Arasındaki farkı açıklamak gerekir; kültür kimden ve hangi kültürden bahsedildiğine dair belirgin bir fikir veren husustur.

İnandırıcılık hususunda mevcut gereklilikler içinde alınan bazı destekler vardır: İspat etmek ve yüzleşmek. “Bak sana ispat edeceğim,” dendikten sonra ne yapılıyor, iyi bakılmalıdır. Ortada kaydı tutulmuş ve onanmış bir düzenek olduğu aranmalıdır. İspat için insanın aklının başkasına kiraya verilmemesi şarttır. Düzenek varsa, uyduruksa ve şahsi çıkara veya tatmine karşılık geliyorsa oradan uzak durulmalıdır. Örneğin yardım toplanma işine bakın, “Hayır işleniyor,” denir, öyle de yapılıyor olabilir; ama temelde siz gözünüze ve aklınıza uyun, ikna olmak için makbuz bile yeterli değildir. Hiç şaibeli bir düzeneğin taraftarlığıyla cennete gidilebilir mi?

Toplumlar her ne olursa olsun gerçekle yüzleşmeyi kültürel bir gereklilik görebiliyorlar mı? Yüzleşebilmek geliştirir, kaçmak ise köreltir. Dolayısıyla bireysel gücün doygunluğuna yönelmek esas alınmalı ve buradan hareketle toplumun seviyesini artırmak, mukavemetini güçlendirmek yolu tercih edilmelidir. Kolaycılık ve acelecilik söz konusu edilirse, aslında yıkılanların altında kalmak mümkün hale getirilmiş olur. Bu tür zaaflar yerini bulamamışlar için çok kolay bir meseledir.

Kabul edilebilir belli soyutluklardan, oluşumların etkisi hemen görülemeyeceğinden ve zaman işliyor olduğundan dolayı, an itibarıyla ispatı mümkün olmayan hallere bakılarak, gerçeklikle yüzleşmekten sarfı nazar edenler çıkıyor olabilir. Ancak bu bir kaçışın gerekçesi olmamalıdır. En azından yol yordam içinde sabit ve tutarlı bir yerde durulup durulmadığına bakılmalıdır. Zira insanlar bir şeye inanacaksa önce yerini bilmelidir.

Bilimsel hüviyet belirgindir. Denenebileceklerin, ölçülebilenlerin, tekrarlanabilen türden olanların gerçekliği ancak ispatı halinde sabitlenir. İspat bir yüzleşmedir, idrak etmenin kesin yoludur.

Diğer yandan insanlar yüzleşmeyi bir kenara koyarak, tenezzül etmemek gibi bir tavra girebilir. Patolojik vakalar ve cehalet içinde kıvrananlar buna daha çok saparlar. Ancak yüzleşmeyi tüm şeffaflığıyla ve kabul edilebilirliğiyle sağlamak şarttır. Aksi halde inandırıcılık söz konusu olmaz.

Sonuç

Bilimsellikten ve belli disiplinlerin gereklerini yapmaktan uzak, insanların duygularını kullanarak ve pek çok örnekte de görüldüğü gibi, insanların köklü inançlarını, zamanın ve mekanın şartlarına indirgeyerek şahsileştirme durumlarında, çıkara dönüştürülebilen açık uçlu konuları elde edenlerin baskınlığında, birtakım basitliklerle, oyunlarla ve sahteciliklerle öne çıkanlar hep olmuştur. Krallıklar böyle örneklerle doludur, bugün ise başka kisvelerle karşımıza çıkarlar. Örneğin, kainat imamı! İnsanlar bunlara inanmak zorundalar mı? Aslında kendi inananları dışında pek de inandırıcı olmayan, birçok konudan ötürü defolu yapıları ispat edilebilen bu özneler normal insanları cezbetmesinler. Eleştirmek ve sorgulamak tek çaredir. Kim kimden üstün kabul edilebilir ki? Değilse; kendi saflarına çeken türden yönlendirmeler için pek çok sebep yaratıldığı görülecektir. Oysa herkes kendinden sorumludur, hesabını kendisi verecektir. Her şeyin yeri  ve zamanı bilinmelidir. Sorumluluklar paylaşılabilir ama yükümlülükler ihale edilemez. İnsan ise bu dünyada yaşarken aldığı her nefesinden ötürü yükümlüdür.

İnanma alanı veya ortamı daraltılabilir ve her dar alan belli amaçlarla yönlendirilebilir. Sonuçta dünyanın belli bölgelerinin ve bize daha yakın olduğu sebeple ilgi alanımızdaki Ortadoğu’nun hassasiyetlerinde kullanılan belki bugün için ispatı mümkün olmayan konulara dair beslenen aşırı duyguların bu medya ortamında kolaylıkla yönlendirilesinden bahsedilmektedir.

Doğal ve bilimsel olan ciddiye alınmalıdır; hiç bunlar ikinci plana konur mu? Asıl yükümlülüğe dair olanlar nasıl önemsizleştirilir de, sorunu belli öznelerin peşine nasıl takılmak söz konusu olabilir ki? İnanılacak şeyle apaçıkken!

Herkes neye inandığına kendi karar versin, bu daha iyidir! Önce bakın, bu ne kadar inandırıcı, buna inanılır mı diye…

(Görsel: Flickr, John Fraissinet)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sözcüklerin Sihri

DİĞER YAZI

Biyoritmin Hukuku

Kültür 'ın son yazıları

Objektiflik

Aslında algılarınıza yönelen hazırlanmış sözcüklerle yönlendiriliyorsunuz. Bırakın bu savaşı, savaş sonrasında olması istendiği özelliklerdeki aklınızın bu

Gerçeklik Ötesi

Gerçeklik Ötesi (post-truth) ile ilgilenmeden bunun içinde yaşamayı sürdürmek çağımızın kurtlu doku hastalığına tutulmaktır. Hastalıklar teşhis

Politika ve Odaklanma

Yaşamımızda çok temel konuları tartışmak zorunda kaldık. Örneğin diyoruz ki başka gezegenimiz yok! Bu zaman diliminin