Batı’nın Stratejik Hatası

Okuyucu
+1

Geçtiğimiz günlerde Amerika’nın stratejik hatalarını yazmıştım. Bugün de Avrupa’nın da içinde olduğu Batı dünyasının stratejik bakış açısındaki hatayı konu edeceğim. Konu yer etsin istiyorum. Ne kendi değerimizi tam anlayabiliyoruz ne de kendini dev aynasında gören o büyük güçlerin genç politikacılarının yanlışlarını kendilerine anlatacak değerde ikna edici açıklamalar yapıyoruz. “Ben haklıyım, daha ne?” diye tekrarlamanın ötesinde stratejinin felsefesine uygun da argümanlarımızın olması gerekiyor. Bu cepheden yaklaşarak yazıyorum: ABD’nin Stratejik Hatası yazısından sonra işte Batı’nın Stratejik Hatası. Bu iki yazıyı birbirinin devamı olarak okuyabilirsiniz. 

Özellikle Fransa, Almanya, Amerika neden Yunanistan’a silah veriyor? ABD ve AB’nin Stratejik Hatası ne? Batı dünyası Türkiye’yi ötekileştirerek asıl mücadeleyi kazanabilir mi? Bu gibi soruların cevabı bu yazıda.

Neden bunları yazıyorum, strateji konusunda yeterince uzmanımız yok! Bırakın bizi, Avrupa’da sayılı… Uzman deyince yanlış anlaşılmasın, konuşan veya yazan onca insan ne olacak, diye düşünebilirsiniz. Stratejinin uzmanı filozoftur! Eksikliği çekilen bu, demek istiyorum. Yine alınganlık gösterenler çıkacaktır, ama alıştık artık, stratejinin anlamı gereği filozof olmak gerekiyor. Ne varmış stratejide, biliyoruz, derste görmüştük demekle yetinen varsa, bu maalesef kabul görecek bir seviye değildir. Strateji, ABD sistemi bile, ki devlette on binlerce uzman çalışıyor, akademisyenlerden destek alınıyor, hataya düştüğü nedenle eleştiriyoruz. Bu gerçek!

Bu konu şuradan aklıma geldi, hayati önemde cari meseleler oluyor ve biz konuyu olması gereken noktadan tartışmıyoruz. Örneğin, Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Yunanistan’ın tehdidini belirlerken kendi çıkarlarını hesap ederek hareket etmekteler. Örneğin Yunanistan kendine iki numara büyük gelen 2021 savunma bütçesine onay verirken aslında Türkiye’yi tehdit gösteriyor. Tehdit göstermek! Ne olur sanki? Politik ve diplomatik yollara ağırlık ver ve askeri gücünü takviye etmenin zorluğuna girme, öyle değil mi? Yok, pratikte bu olmuyor işte. Hem Yunanistan’ı teşvik edenler var. Yunanistan’da Türk düşmanlığı ile hareket edenler var, bundan çıkar elde ediyorlar, Avrupa’da da var, Amerika’da da. Hatta Kıbrıs Rum kesimi ve İsrail bile bu denklem içinde kendilerine yer bulabiliyorlar. Sonra bu bir politika oluyor ve hem retorik hem de bütçe buna göre savunulmaya çalışılıyor.

Bu konuyu biraz daha açıklayayım. Bakın bu konular ülkelerin veya güvenlik paktlarının stratejik seviyeli konularıdır, iyi analiz etmemiz gerekiyor. AB ve ABD Yunanistan’ın savunma bütçesini onaylarken, ki silah yardımı, satışı, bu yöndeki diplomasi ile evet dedikleri açık, tehdidin Türkiye olduğunu da onaylıyorlar, demek oluyor. Kendileri, Türkiye tehdittir diyemiyorlar veya demek istemiyorlar ama bu yöntemle tehdit veya düşman sözcüğünü Yunanistan’a söyletmiş oluyorlar. 

ABD ve AB’nin Türkiye’ye ikiyüzlü politikasının operatif göstergesi budur. İşte konunun analizinden çıkan bir nokta: ABD ve AB’nin bu politikaları ancak opetatif seviyede ele alınabilir. Stratejik seviye olarak bu doğru mudur? Asla! Konuya tamamen felsefesine uygun bakıldığında, Batılı karar verici ve uzmanların büyük bir hesap hatası içinde oldukları açıktır, küçük düşünmektedirler.

ABD ve AB, Türkiye’ye bu tarz yaklaşarak, kendi basit çıkarları için uygulamaya dönük dolaylı bir yöntemi (operatif) kazanım olarak görmektedir. Atlantik ittifakı içinde Türkiye karşıtlığına dayalı kazanım elde etme yaklaşımı NATO’nun itirazlarına sebep olmaktadır. Özellikle Genel Sekreter Jean Stoltenberg sürekli bu hususu dile getiren kişidir. Çelişkiyi görüyor musunuz? Bu durumda Türkiye, ittifak içinde ötekileştirilmekte, dolaylı yöntemlerle tehdit gösterilmektedir. 

ABD ve AB’nin asıl tehdit gördüğü eğer Rusya ise, ki ABD ve AB kendi strateji dokümanlarına bu tehdidi yazıyorlar, beraberinde Türkiye ve Yunanistan düşmanlığını körüklerlerse ve Türkiye’ye “sorunlu müttefik” gibi oksimoron tanımlamalarla yaklaşırlarsa, ötekileştiren politikalar uygularlarsa, sonuçta Türkiye gider Rusya ile ortaklıklarını artırırsa, burada stratejik kazanım nerede olur? Demek ki politikadaki operatif seviyeli yaklaşımlar stratejik zarar üretiyor ve hem ABD hem de AB burada kaybeden taraf oluyor. Bunu ne zaman fark ederler? Çok uzun yıllar içinde, zira stratejik seviyenin kapsamı yarım asrı geçer! 

Günümüzde büyük güçlerin yaptığı stratejik hatalar neler? Asıl soru budur. Büyük güçler “büyük strateji”yapmakla ilgili bir komplekse kapılmaya daha yatkınlardır. Hükümet başkanları veya liderler kendilerini savunabilmek için ise stratejiye değil operatif kazanımları kendilerine iş edinirler. Stratejik kazanım elde etmek varken, operasyonlarda başarılı olmayı tercih ederler. Esasen stratejik risk almak gerçekten güç bir iştir. Örneğin II. Dünya Savaşı’nda İngiltere Başbakanı Winston Churchill bu tarz risklerde mahirdi, onun dışındakiler pek de başarılı olamadılar. Bunun yerine karar vericiler operasyonların risklerini daha açıklanabilir bulduklarından, bunu tercih etmeye meyillidirler. Karar vericiler için açıklanabilir konular cazip görünmektedir. 

Halbuki stratejinin kendisi sonucu kolay tahmin edilebilir bir kavram değildir. Örneğin düşman Rusya ise ABD veya AB için hedef gösterilmesi gereken ülke Türkiye mi olmalıdır? Ama strateji şu: Gri Bölge Planı. Ben de diyorum ki, ey ABD veya AB, strateji adı olarak Gri Bölge’yi seçmiş olabilirsiniz, ama bu operatiftir, adının başka olması veya karar vericilerin akıllarından başka bir şey geçmesi yeterli değildir. Ruslar da Gerasimov Doktrini gereği planları uygulamaktalar. Bu da operatiftir, ama Ruslar bunun strateji olmadığını bilerek hareket ediyorlar. Fark bu noktadadır.

Gri Bölge uygulamalarının operatif olduğunu tespit edelim, ABD ve AB bu noktada yanlış düşünmektedir. Şimdi bunun devamında gelen yanlışlara bakalım. Soru şöyle: Yoksa Türkiye ötekileştirilmeden ve dışlanmadan bihakkın ortak olarak mı görülmelidir? Örneğin AB, Türkiye’yi bünyesine alsa, bölgede hiçbir sorun kalmayacak, hatta Rusya’ya karşı tam bir savunma hattı kurulabilecek. Ama böyle yapılmıyor! Açıklaması ne? Türk düşmanlığı mı? Rusya dostluğu mu? İşte size büyük bir paradoks. Bu paradoksal ve oksimoron yaklaşımlar ABD ve AB’nin stratejik değil, operatif bakış açılarından kaynaklanır. Seçim kazanmak, silah satmak, enerji şirketine iş imkânı yaratmak, yeni askeri üsler açmak, bir imtiyaz elde etmek, gibi kazanımlar için dolaylı bir uygulama ile örneğin Fransa gidip AB’yi etkileyebiliyorsa, nerede kaldı o stratejik yaklaşım? Bu akılla hareket eden ABD ve AB karar vericileri asla hegemon olamazlar, olsa olsa güç mücadelesi içinde asıl stratejik kaybeden taraf olurlar. 

Bir örnek vereyim: Bir maçı kazanmak için kol-bacak kırarcasına, sarı-kırmızı kartlar görmeyi göze alarak mı mücadele edilmelidir, yoksa sezon sonunda şampiyonluk kupasını kaldırmak için mi hareket edilmelidir. Bazen bir maç verebilirsiniz, hatta berabere kalmayı kabul edebilirsiniz, ama sezon sonunda en başarılı olan siz olursunuz. İşte ABD ve AB stratejik kazanım yerine operatif kazanıma odaklanmaktalar ve aslında sezon sonunda kaybeden olmayı kendileri tercih etmektedirler. Çünkü karar vericileri ne riskle ilgileniyorlar ne de stratejiyi bilerek hamle yapıyorlar.

Bundan dolayı örneğin Avrupa’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ve Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis veya Amerika’dan Mike Pompeo (nitekim CIA’dan gelmiştir) gibi siyasetçiler hatalı davranış sergilemektedirler. Bunlar örneğin bir Çin Devlet Başkanı Xi Jinping olamazlar. Ancak başka güçlerin kullandıkları olurlar. Hatta bu genç isimler zamanı gelince örneğin bir uluslararası kurumun başkanı (memuru) olurlar, politikada da kullanılabilirler. Bunun örnekleri var. Çünkü kendilerinin stratejiyle alakaları yoktur, onlar sadece birer operatördür.

Batı’daki memurluk meselesinden bahsetmişken başka bir noktaya değineyim, bu da Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısından kaynaklanan bir durumdur. Avrupa kurgusunda çeşitli kurumlar var, AB Konsey Başkanlığı, AB Komisyon Başkanlığı, AB Dış Politikalar ve Güvenlik Yüksek Temsilciliği, gibi. Buralarda görev yapan isimlerin ilgili ülke politikacılarıyla ve Batı’nın asıl güçleriyle çalışmaları ve buna bağlı olarak (kitabına uygun) stratejik yol izlemeleri ne şekilde mümkün oluyor, bu önemli bir sorudur. Avrupa için tartışılması gereken bir husustur. Ama stratejik bağlamda şunu işaret edeyim, diyelim bu sistem içinde stratejiyi iyi bilen isimler var, bu kurumsal yapı halen başarıyı getirecek düzende değildir. Peki hangi strateji? Ekonomik mi, politik mi, askeri mi, hepsinin toplamı gerçek strateji mi?.. Burada bütçeleri denkleştirme işine “strateji belgesi” diyen bir Avrupa’dan bahsetmekteyiz. AB’nin bir bakımdan tartışılma sebebi de budur.

İyi de, Avrupa’nın kurumsal sorunları eğer Akdeniz’de IRINI operasyonları ile gündeme gelirse, burada “hangi strateji” diye sormak bizim hakkımız olur. Bu operasyonların kararlarını alanlar ülkeler mi, AB’nin kurumsal organları mı? Sonra sonuca bakın, merkezde AB Konsey ve Komisyon Başkanlığı, AB Dış Politikalar ve Güvenlik Yüksek Temsilciliği, sahada İtalya’da IRINI harekat merkezi, Almanya’nın savaş gemisi, Yunanlı kaptan, gibi bir fotoğraf ortaya çıkıyor. Bu olacak iş değil! Hata geliyorum diyor ve biz strateji kavramını tartışmayacağız…

Retorik ve popülizm enine boyuna tartışılan birer politika konusudur. Ben burada politikacıların retorik ve popülist yaklaşımlarıyla ilgilenmiyorum, onlar sonuçta politikacı, ama benim stratejinin teorisine göre bakış yöntemimde hadise şudur: Stratejik bakış, “Eze eze kazandım!” ifadesini asla kabul etmez. Strateji en sonunda, belki yarım asır sonrasında, sonuç almakla ilgilenir. ABD, Dünya Savaşı sonrasında, 1950’lerde (kendi çıkarı gereği) doğru olan stratejiyi uyguladı ve 1990’a gelmeden SSCB’ye karşı Soğuk Savaş’ın kazanan tarafı oldu. Bakın arada geçen zaman tam kırk yıl. Eğer 1980’lerin sonunda son darbeleri vuran Ronald Reagan’ın başarılı hamleleri bir stratejini devamı olarak atıldı ise 1950 yılı itibarıyla düşünün, bunun tam anlamıyla uzmanlarca öngörüldüğünü söyleyebilir miydiniz? Stratejideki öngörülemezlik ve gizli başarı kriterleri işte buradadır. Strateji bundan dolayı zordur, herkesin harcı değildir. Operatörler sürekli avantaj peşinde koşuyorlar, yazık onlara!

Strateji aslında politik kazanıma odaklanmayı gerektiren bir kavramdır. Clausewitz, “Savaş, politikanın başka yollarla devamıdır,” derken, stratejinin bütünlük içinde politika olduğunu da vurgular. Sadece savaş sahnelerine odaklanmak operasyonel bakış açısının tezahürüdür. Stratejik bakışta bütünlük vardır: Barış, savaş, tekrar barış, istikrarın inşası, ama sonunda kazanım! Bu kazanım ne? Başkanlık seçimini kazanmak, Afganistan’a asker göndermek, Suriye’yi bölmek, (örneğin) Total şirketine kuyu açmak, gibi işler değildir. Afganistan’a giden askerleri geri çekerken, “zafer kazandık” diye konuşma yapmak politikacıların işi olabilir, ama stratejistler bunu asla yapmazlar. 

Örneğin Xi Jinping bugün Afrika’yı altyapı tesisleriyle, bankalarla, enerji ve maden tesisleri ortaklıklarıyla ele geçirdi ise sizce “zafer kazandım” demesine ihtiyacı var mı? Xi Jinping de politikacı, ama stratejiyi Sun Tsu’dan ve Konfüçyüs’ten öğrenmiş, belli!

Strateji, neyin “önemli” olduğunu değil, neyin “en önemli” olduğunu baştan belirlemeyi ve kaynakları ve eylemleri buna göre hedeflemeyi, odaklanan istikamette sabrederek ve olgun bir biçimde ilerlemeyi gerektirir.Bakar mısınız, şu isimlerini saydığım Amerikalı ve Avrupalı politikacılardan hangileri “en önemli” öngörüde bulunmuşlar, hangi kaynakları buna göre efektif biçimde yöneltmişler, hangi sabırla ve olgunlukla hareket içindeler?

Bugün politika yapanlar şunu bilmeliler, Soğuk Savaş dönemi, yani kırk yıl süren iki kutuplu dünya düzeni bitti, sonrasındaki yirmi yıl süren tek kutuplu dönem de sonuçlandı. Şimdi dünya, belirgin olarak 2010’dan bu yana, çok kutuplu ve çok katmanlı bir yapıdadır. O halde karar vericiler hesaplarını buna göre yapmalıdırlar. Bu tarz bir hesap hatası ile başlayıp üstüne operatörlük yapmanın kibriyle hareket içine giriliyorsa, bu gerçekten üzücü bir tablodur.

Stratejide paradoks olmaz! Hem müttefikiniz olan Türkiye’yi ittifak içindeki bir ülkeye, Yunanistan’a, hedef olarak vereceksiniz, hem de Rusya ve Çin’e karşı maçın sonunda, belki yarım asır sonra “kazandık” diyeceksiniz, işte bu mümkün olmaz! Halbuki müttefiklerinizi arttırmanız ve hepsiyle daha sağlam bağlar kurmak yoluyla asıl düşmanlarınızın elindekilerden biraz daha fazla şey elde etmeniz mümkün olabilir, strateji böyle bir şeydir!

Strateji sadece askeri güç parametrelerine bağlı değildir, bunu önceki yazımda (ABD’nin Stratejik Hatası) yazmıştım, tekrar etmeyeyim. Başka konulara değinmeye devam edeyim.

Maksimum avantaj elde etmek demek, bir strateji demek değildir. Bu çok yanlış bir yaklaşımdır! Her bir operasyonun avantaj sağlamasını beklemek, sezon boyunca maçları “ölümüne” kazanmak için efor sarf etmek demektir. Burada üzerinde durduğum, maksimum avantaj meselesidir. 

Maksimum avantajlar toplamı meselesi yanlış bir yaklaşımdır. Doğrusu şudur: Kazanımlar optimum seviyelerde elde edilmelidir. Eğer düşman Rusya ise buna göre bakalım, uzayda maksimum, siber alanda maksimum, nükleer silahta maksimum, konvansiyonel silahta maksimum, enerjide maksimum, hepsinde maksimum olmayı düşünürseniz, bu asla mümkün olmaz. 

Jeostrateji diye bir konu var ve politikanızı da buna göre belirlemelisiniz. Her politik söz stratejik demek değildir, bunu unutmamak gerekir. Örneğin Rusya’nın kendine ait coğrafya olan Avrasya’yı düşünün, Çin’den Baltık’a ve Kuzey Kutbu’ndan kıtanın en güneyine kadar uzanan. Bu konum Rusya’ya büyük bir avantaj verir, ki her ne yapsanız da maksimum seviyede kazanım elde edemezsiniz. Örneğin Kuzey Buz Denizi’nde bu üstünlük böyledir, ne yapsanız değiştiremezsiniz. Bu durumda karar vericiler optimumlar üzerinde durarak ve zamanın getirisi olan politik kazanımları ölçü alarak hareket etmek zorundadır. Strateji bundan dolayı zor bir iştir!

Türkiye’ye ABD Patriot füze sistemi satmasın, Fransa SAM-T vermesin (veya teknolojisini vermem, eğer kabul edersem fahiş fiyattan vermeyi kabul ederim veya Suriye’yi bölmeme göz yummalısın, desin), Almanya gönderdiği silahları geri çeksin, ambargolar, yaptırımlar, (bir de 2017’de CAATSA diye bir şey çıkardılar) derken bu ülkeler Yunanistan’a hedef Türkiye desin… 

Aynı şekilde bakın şimdi, Türkiye kim ne yaparsa yapsın, üç kıtanın kesişimi olan bir coğrafyada strateji belirleyenlere maksimum avantaj vermeyecek bir jeopolitik konumdadır. Hele günümüz şartlarında çok kutuplu ve katmanlı politika yapmanın zorundaysanız, optimumlarla stratejik sonuç alacak jeopolitikayı tercih ediyor olmalısınız. İşte bu sebeplerden dolayı stratejistler bölgesel değerlendirmeler yaparlar ve buna uygun optimum çözümleri ve iletişim dilini belirlerler. Bu optimumlar ile iletişim biçimi başarılı diplomasi demek olur. 

Bunun ötesinde belirlenen stratejinin esnek olması gerekir. Rijit, sert, kırılgan operasyonların toplamının, bugünkü şartlarda optimum sonuç almak bir yana, strateji olarak tanımlanması tam bir cahillik olur. Bugünün kaygan zemin koşullarında, her süreci kırılgan olan operasyonlarla stratejik başarı şansı olamaz!

Stratejinin sadece bir büyük plan olmadığını, aynı zamanda, kesin başarılı olmak için stratejik kapsamda ve bütünlük içinde yürütülen faaliyetler bütünü olduğunu daha önce işaret etmiştim. Bu temel gerçeği bilmeyenler, vizyonları yetersiz olanlar, asla ilerleyemezler. Batının, seçilmiş bile olsalar, o popüler genç “memurlarından”politikacı bile olmazken, stratejist olmalarını beklemek çok fazla olur kanaatindeyim. Yani yetiştirilmiş ve seçtirilmiş bu genç politikacılardan bir şey beklenemez! Donald Trump bile bunu fark etti ve Macron’a “çocuk”muamelesi yaptı, lider değil!

Stratejinin içindeki operatif planlar yetersiz olsa bile sonuçta esas (bütün) fikir büyük olmak zorundadır. Bu bile bir sanat ifadesidir. Kaldı ki bugünün Batılı karar vericileri her bir operatif planda hata yapmaktalar ve birer militan gibi davranmaktalar. Coğrafya gibi görmezden gelmenin mümkün olmadığı konuların varlığı kadar, kendi halklarını ve tarihlerini de görmezden geliyorlarsa burada iyi niyet aramak da söz konusu olamaz, bırakın filozof eşiti aklın varlığını! Bu insanların, kendi ülkeleri ve kültürleri namına, torunlarının övünecekleri bir tarih inşa etmeleri mümkün olamaz.

Önceki yazıda olduğu gibi burada da tekrar edeyim, efsanevi Çinli General Sun Tzu, “Düşmanın ordusuna saldırmak en etkili strateji değildir, en iyi yaklaşım düşmanın stratejisine saldırmaktır,” diyordu. Hani nerede o strateji yapanlar, ki düşmanlarının stratejisine karşılık gelebilsinler?

Konuşmalarımda ve yazılarımda Yunanistan bizim dengimiz değil diyorum, Yunan halkına saygım var, ama Miçotakis gibilerine saygı duyamıyorum. Bu genç adam Türkiye’yi hedef görüyor ve bunun için silah satın almak istiyor. Buna silahı Amerika, Fransa ve Almanya vermeyi kabul ediyor. Durumu anlamak ve açıklamak kolay! Ama stratejik bakışla bunlar gerçekten sonucu komik olan işler, ki şimdiden görünen bir sonuç olduğunu bugün söylüyorum. Hiç aklıselim yok mu oralarda?..

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu

+1

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

ABD’nin Stratejik Hatası

DİĞER YAZI

ABD Gözüyle Akdeniz Değerlendirmesi

Politika 'ın son yazıları

Uygurlar

Doğu Türkistan/Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan Uygur ve diğer etnik Müslüman/Türk nüfus ile Çin arasında yaşanan insan

Biden ve Bu Bölge

20 Ocak'ta Beyaz Saray'a geçecek olan Joe Biden ile Orta Doğu nasıl bir hal alacak? Bu