ABD Gözüyle Akdeniz Değerlendirmesi

382 Tıklama
54 Dakikalık Okuma
Okuyucu
+1

ABD politik, ekonomik ve askeri açılardan Akdeniz’i nasıl görüyor, Akdeniz’e kıyısı olan 20 ülkeyi nasıl tasnif ediyor? Kendi çıkarları gereği güvenlik riski olarak gördüğü ülkeler hangileri? ABD gözüyle hangi ülkeler rakibi Rusya ve Çin’in etkisindedir? Libya ve Suriye ne durumda? ABD, Türkiye’yi neden ötekileştiriyor? Bu çok önemli konuda olup bitenin tamamını açıklayan kapsamlı bir analiz.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Akdeniz’i Avrupa ve Orta Doğu kesişiminde önemli bir coğrafya ve çıkar alanı olarak görmektedir. Avrupa’nın, Rusya’nın ve Çin’in Akdeniz’deki ilgisini yakından takip etmek zorunda olduğunun bilincindedir. Son yıllarda, bu dar bölgede jeopolitik gerilimlerden, çatışmalardan, yönetim başarısızlıklarından ve ekonomik çekişmelerden dolayı ABD, kendi politikalarının olumsuz etkisini görmezden gelmektedir. Buna karşılık zamanın fotoğrafını çekmekte, buna göre bir değerlendirme yapmakta, sonra açıkça çıkar aramaktadır. 

Ancak bu çıkar arama konusu sadece ABD’ye ait bir çaba değildir. Her ülkenin gerçekleştirdiği bir çabadır. Büyük güçler için bu bir rekabet olurken, büyümek isteyenler iki kat performans sergilemek zorunda kalmaktadır. Bir yandan eşitleriyle mücadele ederlerken diğer yandan bu büyük güçlerin etkisine de muhatap olmaktadırlar. Küçükler ise tam tabiriyle şamar oğlanı pozisyonundadırlar. Her şeyle karneleri kötüdür, üstelik terörle de uğraşma zorunda kalmaktadırlar. Aslında durum budur. ABD bunları en iyi bile bir ülke olduğu halde mevcut durumu anlatırken kendini haklı çıkaracak yönlerden sözcükler seçmektedir. Diplomatik ve politik üstünlüğünde bu dili kullanarak başkalarını da zora düşürme yolunu seçmektedir. 

Bu zamanın değerlendirmesinde ABD, Akdeniz’i bir istikrarsızlık denizi olarak not etmektedir. Bölgedeki riskleri ise ABD ve NATO çerçevesinde olarak alma eğilimindedir.

ABD bölgedeki ülkelerin iç istikrarsızlıklarına ve buradan çıkarımla dış istikrarsızlığa olan etkisine odaklanarak değerlendirmeler yapar. Bir ülkenin dışarıya olan etkisine bakar, diyelim orta seviyede etki ediyor, bunu iç istikrarsızlıkta da orta seviye diye tanımlar. İstikrarsızlık yönüyle dikkat çeken sorunları olan ülkeye bakar, dış aktörlerin bu ülkeyi istismar edeceğini değerlendirir. Bu değerlendirmelerden sonra, ABD’nin çıkarı nedir diye sorar, o ülkeyle ilişkileri mercek altına alır ve kendi politik adımlarını belirler. Ama kendine dönüp, ben bu ülkeye ne yaptım, haksızlık ettiğim noktalar var mı, diye bakmaz.

ABD açısından Akdeniz’deki ülkeler askerî açıdan şöyle bir tasnife tabidir: ABD’nin Avrupa Komutanlığı, EUCOM sorumluluk alanındaki ülkeler (İspanya-NATO, Fransa-NATO, İtalya-NATO, Slovenya-NATO, Bosna Hersek-NATO, Karadağ-NATO, Arnavutluk-NATO, Yunanistan-NATO, Güney Kıbrıs, Türkiye-NATO, İsrail); ABD’nin Merkezi Kuvvetler Komutanlığı, CENTCOM sorumluluk alanındaki ülkeler (Suriye, Lübnan, Mısır); ABD’nin Afrika Komutanlığı, AFRICOM sorumluluk alanındaki ülkeler (Libya, Tunus, Cezayir, Fas). Malta herhangi bir ABD komutanlığının sorumluluğunda değildir.

Sadece bu coğrafyada değil dünyanın her alanı için ABD kendine askeri yönden ayırdığı bir bütçe vardır. Bu askeri harcamalar konusu ABD’yi diğerlerinden ayırır. Burada dikkate değer konu şudur, örneğin ABD askeri bütçeden para harcarken yerel unsurları da kendine göre düzenlemek ister. Bunu başka bir ülkeye müdahale olarak görmez, kendi halkına (vergi mükelleflerine) demokrasiye katkı olarak açıklar.

ABD kimlerle iyi ilişki içine girecek, kimlere karşı olacak? Genel bakışla ABD, yerel ve bölgesel istikrarsızlıklarda kendinden kaynaklı etkileri görmezden geldiğinden, yaşananlardan dolayı farklı sonuçlara varabilir. ABD itilafları üçe bölerek tanımlar: Güvenlik (devam eden çatışmalar, yerinden edilmiş / mülteci nüfus, göç, terör eylemleri); siyasi (rejimin istikrarı veya meşruiyeti tehdit eden huzursuzluklar, siyasi istikrar, hükümet etkinliği gibi yönetişim göstergeleri, sivil özgürlükler değerlendirmeleri); ekonomik (GSYİH büyüklüğü, yoksulluk oranı, işsizlik, yolsuzluk seviyeleri)

Çin faktörü devreye girdiğinden bu yana ABD son yıllarda teknoloji konusunu da bu tasnife eklemek istemektedir. Halen ekonomi ve askeri alanlarda pay ettiği bir teknoloji konusunu önemsemektedir. ABD açısından teknoloji konusu şöyle, Avrupa’daki teknoloji alanına (5G dahil) yapılan Çin yatırımları, NATO ve AB için güvenlik açıkları oluşturabilir ve her ikisinin de Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki ortaklarla çalışma becerisini zorlaştırabilir, görülmektedir.

Etki faktörleri ABD’nin rekabet halinde olduğu ülkeye veya güce göre değişmektedir. Temel bakışla Rusya ve Çin, ABD’nin rakipleri (hasımları) konumundadır.

ABD’nin Hasımları

  • Çin

Çin’in etkisi için ele alınan noktalar başta ulaşım ve enerji altyapı projeleridir. Çin, Bir Kuşak ve Bir Yol İnisiyatifi çerçevesinde yatırımlar yapmaktadır. Bu yolla ekonomik alanda varlık göstermektedir. Kayda değer birleşmelerve devirler ile teknoloji alanındaki sektörel çalışmaları incelenmektedir. Bu tür yatırımların önemi, ana ulaştırmanoktalarına (örneğin Süveyş Kanalı) yakınlığı veya büyük ticaret yolları üzerindeki kapasiteleri dikkate alınır.

Çin’in Akdeniz’deki ana yatırımları, ulaşım ve enerji altyapı ile teknoloji sektörleri bakımından yoğunlaşır. Pek çok yatırım (güneş enerjisi, enerji santralleri, liman işletmeleri ve konteyner terminalleri) ABD için endişe verici konu başlıklarıdır. Bunlar, ana erişim noktalarında ve ticaret yolları boyunca bulunan varlıkları içerir. Örneğin, tamamlandığında Cezayir’deki El Hamdania limanı (yüzde 49 Çin mülkiyetindedir,) Kuzey Afrika’daki en büyük ikinci liman olacak, Avrupa ve Güney Doğu Asya nakliye rotalarına bağlanacaktır. Ayrıca Çin’in önümüzdeki 25 yıl boyunca İsrail’deki stratejik Hayfa limanını işletmek için bir anlaşması vardır. 

Çin bölgedeki keşif ve gözetleme faaliyetleri ile gerçekleştirdiği tatbikatlar ve liman ziyaretleri, ABD Donanması için bir güvenlik riskidir. NATO müttefiki Yunanistan’da, Pire limanında, Çin’in COSCO devlet şirketi işletmesi var. NATO tarafından düzenli olarak kullanılan Pire limanının yüzde 51’ine Çinliler ortak. Bu yatırım, Yunanistan’ın Güney Çin Denizi’ndeki eylemlerine ve Çin’in insan haklarına ait meselelerine ilişkin AB içinde yanlı açıklamaları engellemektedir. 

Ama ABD yine de Yunanistan’ı “güvenilir” ülke görmektedir. Türkiye’yi ise ötekileştirme politikalarını yürütmektedir. Bu ABD’nin yanlı politikalarının somut bir göstergesidir. Hatta bu konuya İsrail’i de eklersek, ABD’nin bu iki yüzlü politikasını anlamak bir hayli güçtür! Sorarsanız, derinlemesine işlerin olduğunu söyler ve müttefiklerin de hakkını koruyan “büyük ağabey” tarzı yaklaşımla açıklamalar yapar.

Çin’in ekonomik etkisi ile ilgili bir endişe konusu da şudur, destek alan ülkelerin sürdürülemez borç seviyelerinin yarattığı bağımlılık Çin’i bölgede sürekli güçlendirmektedir. Örneğin Çin’in EximBank tarafından finanse edilen Karadağ’daki Bar-Boljare otoyoluna verilen kredi, kamu borç seviyesini fazlasıyla artırmış ve GSYİH’nın yüzde 80’inin üzerine çıkmıştır. Bu durum Karadağ’ı Çin’e mahkûm eder. Benzer şekilde Arnavutluk’ta Çin, Tiran havaalanının yüzde 100’üne ve ülkenin ham petrol sahalarının yüzde 95’ine sahiptir. Bölgedeki bu Çin yatırımları, patronaj ağları ve yolsuzluk gibi iç istikrarsızlık unsurlarından yararlanmakta ve uzun vadede istikrarı ve hükümet harcamalarını etkiler nitelikte görülmektedir.

Aşağıda analizi genişletirken göreceksiniz, ABD Karadağ ve Arnavutluk’u çoktan kara listeye almıştır. Kendi yapmadığını Çin yaptı diye ilgili ülkeleri hedef tahtasında görmesi ABD’nin yanlış politikalarının bir göstergesidir.

  • Rusya

ABD açısından Rusya etkisi çok yönlü değerlendirilir. Siyasi (paralel yapılar oluşturan ve hükümet otoritesini baltalayan partilere veya grupları destekleyen türden); askeri (birlik hareketleri, askeri üsler ve silah satışları); ticari (doğruda yatırım, enerji, turizm); diplomatik (ziyaretler, anlaşmalar); kültürel ve dini (diaspora, Ortodokslar). ABD bu temel konuları her yerde incelemeye alır.

Bölgedeki Rus etkisi daha karmaşık görülür. Rusya’nın Gerasimov Doktrini gereği çok yönlü hareket ettiğini bilir. Müttefiklerine hep bunu söyler. (Esasen kendisi de benzer uygulama içindedir ve üstelik NATO da bu eylemlerin bir parçasıdır.) 

Rusya, gelecekteki ekonomik kazanç vaadi karşılığında güçlü liderleri (örneğin Libya’da Hafter’i ve Suriye’de Esad’ı) destekleyerek ilgilendiği alanlarda siyasi nüfuz planı uygulamaktadır. Bosna’daki Rus siyasi etkisi, Sırp Cumhuriyeti liderlerinin Rusya ve komşu Sırbistan’daki Rus destekli milliyetçilerle olan bağlantıları böyledir. ABD, Rusya’nın bu unsurları, ülkenin NATO üyeliğine ve ihtiyaç duyulan anayasal reformların engellenmesine katkı sağlamak için kullandığını, söyler.

Rusya ayrıca tarihi, dini ve kültürel yakınlıkları istismar etmeyi bilen ülkedir. Bu durum ABD tarafından, özellikle Ortodoks Kilisesi’nin kaldıraç sağladığı tüm yerlerde Bosna, Karadağ, Güney Kıbrıs ve Lübnan’da Rus etkisi olarak görülür.

Ekonomik açıdan Rusya, Kıbrıs ve Karadağ’daki doğrudan yabancı yatırım, bankacılık, emlak ve turizmde en büyük oyuncudur. Bu ekonomik etkiyi Rusya kullanmaktadır; Güney Kıbrıs ve Karadağ’ın AB ve NATO içindeki eylemlerini etkileyecek kaldıraç mahiyetindeki politikaları destekler.

Enerji Rusya için başka bir kilit sektördür. Örneğin Cezayir, AB’nin üçüncü en büyük gaz tedarikçisidir. Rusya, Cezayir’in enerji varlıkları üzerinde hakimiyet kurarak Avrupa üzerindeki gücünü de artırır. Rusya’nın Libya petrol rezervlerine olan ilgisi de bu yoldaki başka adımlarıdır. ABD konuları böyle görür.

Ordu, Rus etkisinin son parçasıdır. Rusya’nın silah satışları, paralı askerler, teçhizat konuşlandırması ve askeri destek sağlanması Suriye ve Libya’daki çatışmaların dengesini değiştirmektedir. Rus askeri etkisi, bu ülkelerdeki ABD etkisini sınırlandırmaktadır; Lübnan ve Cezayir’de gelecekteki çatışmalar bu yolla ateşlenebilir. Bu askeri işbirliği konularının çoğu, hava sahası ve üsler için karşılıklı erişim anlaşmalarıyla sonuçlandırılır. Rusya’nın Akdeniz bölgesindeki dayanak noktaları ABD ve NATO’nun ulaşım ve denizcilik gücü üzerinde uzun süreli etkiler yaratabilir.

Yine saptayacak olursa, ABD Rusya’nın bu yaptıklarının aynısını veya belki daha fazlasını yapar, ama bunu hakkı olarak görür. Hakkı konusunu ise ideal kültürel ve demokratik değerleriyle açıklar.

ABD Açısından İstikrarsızlıkların Açıklaması ve Ülke Kategorileri

Devletlerin istikrar ve istikrarsızlık bağlamındaki kategorileri şunlardır: Çıpa ülkeler (ABD ile uzun süreli askeri ve diplomatik bağları olan kalıcı bir ilişkisi olan aynı zamanda güvenlik ihraç eden devletler); sağlam ülkeler (ABD veya NATO ile yoğun çabası olan, ancak bir çıpa devlet olmayan, olumlu ilişkilerin belli şekillerde yürütüldüğü devletler); devrilen ülkeler (ABD ile cari ilişkileri var, ancak mevcut veya kısa vadeli gelişmeler onu olumlu veya olumsuz yönde değiştirebilir); kapanmaya yakın ülkeler (dış aktörler dahil, karmaşık siyasi veya güvenlik durumundakiler, değişimi etkilemek mümkündür ancak hedefli, potansiyel olarak yüksek riskli yatırım gerektirir); kapalı ülkeler (yerel veya dış faktörlerin etkisiyle ABD’nin faaliyetleri gereği değiştirilmesi mümkün olmayan, sahada çaba göstermeye uygun değerlendirilmeyen devlet, bu tür ülkenin yönünün etkiyle değiştirilmesi imkanı çok düşük).

ABD’nin Akdeniz’de istikrarsız bulduğu devletler hakkındaki değerlendirmesine bakalım. Akdeniz’de genel birkaç istikrarsızlık konusu üst üste gelmiş güvenlik açıklarına sahip ülkeler vardır. Bu yöndeki ortak faktörler: Yüksek derecede işsizlik (özellikle genç işsizliği), kırılgan yönetimler ve kontrolsüz göç (tehlikeli deniz geçişleri dahil) ve yapısal ekonomik zorluklar. Bu güvenlik açıklarının çoğu, terörizm ve insan ticareti gibi uluslararası güvenlik tehditleri tarafından daha da olumsuz şekilde değerlendirilmektedir. 

Şimdi Akdeniz’de ABD gözüyle ülkelerin tasnifine bakalım.

  • Çıpa Devletler (İtalya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İsrail, Arnavutluk, Slovenya)

Çıpa durumundaki ülkelerde düşük düzeyde de olsa istikrarsızlık riskleri görülmektedir. Bunlar, ABD kuvvetlerine ve NATO’ya ev sahipliği yapan İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerdir. ABD çıkarları için bu ülkelerin durumu iyi düzeydedir. Bu ülkeler (sırayla), ABD’nin Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki istikrarsızlığı yönetmenin anahtarı konumunda gördüğü Fransa ve İsrail ile işbirliği çabalarını güven verici görmektedir.

Çıpa devletler genelde Avrupa’dadır. Avrupa bölgesinde NATO ve Avrupa Birliği (AB) örgütleri aktiftir. Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin istikrarına yakından ilgi duymaktadırlar. NATO, üyeleri için bir güvenlik şemsiyesi sağlar ve bir çatışmayı hafifletici olarak hareket edebilir. Benzer şekilde, AB kendi üyelerini 2008 mali krizi ve Covid-19 salgını gibi küresel olaylarda koruyabilir. Akdeniz’de kıyısı olan Avrupa devletleri ekonomik durgunluk ve sık sık hükümet değişiklikleri gibi olaylar yaşasa da, bu istikrar sağlayıcı faktörlerle barışçıl çabalar için işbirliği yapılan ülkelerdir.

Çıpa devletler arasındaki tek istisna NATO üyesi Arnavutluk’tur. Vatandaşlar artan yolsuzluktan ve etkisiz kurumlardan şikayetçi olarak gösterilmektedir. Bosna Hersek, Karadağ ve (kıyı devleti olmayan) Sırbistan gibi Batı Balkan ülkeleri içinde kıyaslanırsa, istikrarsızlık bakımından Arnavutluk’un siyasi durumu gözlenmesi gereken olarak değerlendirilmektedir. 

  • Sağlam Devletler (Hırvatistan, Fas, Tunus, Güney Kıbrıs, Malta, Türkiye)

Ben burada hemen başlangıçta, ABD gözüyle Türkiye’nin yerinin çıpa devletlerden olmamasını eleştirmek isterim. İsrail ve Yunanistan’a verdiği değeri ABD Türkiye’ye vermemektedir. Bunun nedenleri derinlemesine bilinmektedir ve açıklanabilirdir. Lobilerden tutunuz, PKK terörünü desteklemesine kadar pek çok konu burada sıralanabilir.

ABD gözüyle ifade edelim, adı her ne kadar sağlam olsa da bunların içinde en istikrarsız ülke Türkiye olarak gösterilmektedir. ABD, Türkiye’yi ve bu değerlendirmesini şöyle tarif ediyor: Türkiye NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve binden fazla ABD ve diğer NATO müttefik kuvvetlerine ev sahipliği yapmaktadır. Aslında Türkiye, bu yönleriyle çıpa devlettir. Ancak gidişatı siyasi, ekonomik ve güvenlik yönleriyle istikrarsız olarak tarif edilmektedir. 

Devlet yetkilileri işaret etmese de dolaylı yolu kullanıyorlar, medya ve çeşitli kurumlar yoluyla (NGO’lar ve araştırma merkezleri dahil, örneğin CSIS, RAND…) doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan açıklamalar yapmaktalar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyaseten hatırı sayılır bir güç topladığını değerlendiriyorlar; ancak bunun karşısında, siyasi rakiplerini (HDP kastediliyor) hapse attığını ve medyayı etkilediğini işaret ediyorlar. Bunun yanı sıra Türk ekonomisinin zemin kaybına da dikkat çekiyorlar. 

Türkiye’nin dış politikası da ilginç biçimde değerlendiriliyor ve “bölgede giderek daha iddialı hale gelen dış politika” diyorlar. Nedir bu iddialı olmanın ABD’yi rahatsız eden tarafı? ABD kendisi için değil, Türkiye’nin komşu ülkelerinin rahatsızlığını işaret ediyor ve “neredeyse tüm komşularıyla gerginlik içinde” diyor. Bakın şu değerlendirmeye: “Doğu Akdeniz’deki bir güvenlik ihracatçısından diğer kıyı devletleri için bir güvenlik sorununa dönüşüm.” Hatta ABD, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eylemlerini, “Türkiye’nin kendi çıkarlarını ve bir NATO müttefiki olarak sorumluluklarını baltalıyor,” şeklinde görüyor.

Her şartta ve konuda İsrail’i destekleyen, İsrail’in güvenliğini kendi güvenliği gibi gören, bölge kaynaklarını ve ulaşım yollarını yöneten, Filistin’i yok sayma politikalarını sürdüren, Irak’ı böldüğü gibi Suriye’yi de bölmeye gayret eden, PKK/YPG’yi kendi projesi olarak SDG haline dönüştüren, terörü destekleyerek bölgede kendine uygun devletçikler kurma politikasını sürdüren, Kuzey Kıbrıs’ı görmezden gelen, Türkiye’nin beka faaliyetlerine katkı sağlamak yerine tam tersi bir politika izleyen ve bu tipte birçok yanlı politikalar izleyen ABD, Türkiye’yi iktidar partisi üzerinden baskılamak istemektedir. ABD, HDP’yi ve FETÖ’yü savunmaktadır. ABD’nin 2019 Terör Raporu’nda (Country Reports on Terrorism 2019) da yazdığı gibi, HDP[1] ve FETÖ[2] konusu Türkiye’nin iç meselesi gösterilmektedir. Ama görünüyor ki Irak ve Suriye’de PKK ve ABD’de ise FETÖ himaye edilmektedir.

Hatta tam da bu noktada ülkelerin iç işlerine müdahale eden bir ABD varlığını işaret etmemiz gerekmektedir. Türkiye’de iktidarı hedef göstermesi, örneğin Joe Biden ve bazı senatörler açıkça dile getirmişlerdi, ötekileştirme politikalarını bir operasyon şeklinde yürütmesi, sonra dönüp iç istikrarsızlık var demesi ilginç bir konu olmaktadır. ABD’nin söylemlerine bağlı etkilenen iç politika aktörleri Türkiye’de kendilerine dönük haklılık emaresi bulmaktadırlar.

Öyle düşünüyorum ki ABD, İran sınırından Doğu Akdeniz’e uzanan, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’yi kapsayan bölgede bir garnizon devletçik kurulabilseydi, Türkiye’deki iç siyasetle arası çok iyi olurdu! Türkiye esasen bekasını ve sınırlarını korudu, ama ortaya çıkan durumda Rusya’nın alanını daraltma çabasına engel oldu ve bundan dolayı ABD Türkiye’yi çıpa ülkesi olmaktan uzaklaştırdı, tercih listesinde başa (kendi kriterlerini karşılamasa ve Çin’e imtiyaz vermiş olsalar dahi,) İsrail ve Yunanistan’ı yazdı. 

Üstelik Türkiye kendi inisiyatifiyle Libya ve Suriye gibi kritik alanlarda faaliyet yürütüyor, ABD’nin çıkarına olan projelere karşı hareket ediyor! Türkiye sondaj gemileriyle Doğu Akdeniz’de enerji arıyor! Bu durumda Türkiye ABD’ye rağmen hareket eden bir ülke! ABD böyle görüyor…

Türkiye bağlamındaki örnekten hareket ederek, ABD’nin bu coğrafyaya olan kendi etkisini örtmesi ve gerçekleşen olaylara taraflı değerlendirme getirmesi yönündeki yaklaşımı, bütüne dair bir sonuç çıkarmayı mümkün kılmaktadır. Özellikle Akdeniz’deki ABD bakış açısını buradan itibaren değerlendirmek gerekir. Neden Arap Baharı diye bir olay oldu, neden Suriye karıştı, neden Lübnan’da bombalar patladı, neden DAEŞ ortaya çıktı, Irak ve Suriye’de işi bitince Avrupa kentlerinde terör eylemleri yaptı, gibi pek çok konu bu cepheden incelenebilir. Tabi asıl mesele ABD’nin Rusya ve Çin ile bu coğrafyada sürdürdüğü büyük rekabet ise konuları karşılıklı etkileşimle birlikte okumak gerekir.

Kategorik olarak sağlam devletlerde istikrar meselesi bir hayli farklılık göstermektedir. ABD tarafından yelpazenin olumlu tarafında Hırvatistan (çıpa devleti Slovenya ile birlikte) var ve bu ülke Batı Balkanlar’daistikrarlı görülmektedir. 

Fas’ın ve Tunus’un Kuzey Afrika’daki bölgesel güvenlik meselelerinde rol alabileceği değerlendirilmektedir. ABD tarafından Fas ve Tunus, “NATO dışı başlıca müttefik” ülkelerden görülür. Ekim 2020’de ABD ile ikili savunma işbirliği yol haritası imzalamışlardır.

Sağlam görülen ada ülkelerden biri Güney Kıbrıs’tır (ABD Kıbrıs Cumhuriyeti olarak görüyor). Kıbrıs ve Malta adalarının önemi ABD için giderek artmaktadır. ABD kısa süre önce Güney Kıbrıs için “ölümcül olmayan silah ihracatı kısıtlamalarından bir yıllığına feragat etti”. Bu, deniz güvenliğini ve kaçakçılıkla mücadele ile terörle mücadelede işbirliğini geliştirme faaliyeti olarak işaret ediliyor. ABD, Kuzey Kıbrıs’ta yolsuzlukların olduğunu ve bu durumu Ada’nın bütünleşmesi adına bir istikrarsızlık konusu olduğunu iddia ediyor. Ayrıca ABD, Türkiye’nin güvenlik konusunda gerilim yarattığından dolayı Ada’nın bütünleşmesine engel olduğunu düşünüyor.  

Sağlam görülen diğer ada ülkesi Malta’dır. Malta, Orta Akdeniz’de göç yolunda önemli bir ulaşım ve Libya’dan Avrupa’ya kara para aklama ve kaçakçılık için ana geçiş noktasıdır. Eğer Malta’nın dışarıdan kaynaklı bu tehditler engellenemezse bunun stresi ve artan yolsuzluk, Malta’yı içeriden de olumsuz yönde etkileyebilir.

  • Devrilen Devletler (Lübnan, Karadağ)

Devrilen ülkelerden Lübnan ve Karadağ, Akdeniz’de daha fazla istikrarsız konumdalar. İç istikrarsızlıkları çok yüksek. İç ve dış baskıları fazla. Lübnan’da hükümet felç olmuştur. Protestolar sürmektedir ve mali kriz söz konusudur. Ekonomik risk Covid-19’dan önce de yüksekti. Pandemi ve Beyrut patlamasından bu yana durum daha da kötüleşti. Dünyada kişi başına en yüksek mülteci sayısına ev sahipliği yapan Lübnan, İsrail ile Hizbullah arasında devam eden gerginlikler için hedef tahtasındadır ve sorunlarını çözememektedir.

İran Hizbullahı Lübnan vesilesiyle Akdeniz’dedir ve bu durum ABD ve bölge için önemli bir tehdit meselesidir.

Benzer şekilde, Balkanlarda NATO müttefiki Karadağ, yerleşik hükümet aktörleri, yüksek düzeyde yolsuzluk ve işsizlikle ve ana göç rotasında olmakla mücadele etmektedir. ABD’ye göre Karadağ’ın yeni hükümeti devrilme noktasında olduğunu göstermektedir.

  • Kapanmaya Yakın ve Kapalı Devletler (Cezayir, Libya, Mısır, Suriye, Bosna Hersek)

ABD’ye göre bu gruptakiler hem birbirini olumsuz etkilemekte hem de dış etkilerle beraber mevcut iç istikrarsızlığı davet etmektedir.

Yakın zamana kadar Cezayir kapalı bir alan olarak kabul edilirdi, ancak ABD ile yeniden canlanan savunma bağlantıları ve güvenlik işbirliğiyle bir kapı aralanmış görünmektedir.

Diğer önemli örnek, Akdeniz’de Rusya’nın varlığına ev sahibi olan Suriye’dir. Suriye’de insani yardımlara ve güvenlik sağlamaya yönelik ABD ile uyumlu gösterilen taraf AB’dir. 

Rusya’nın stratejik erişim elde etmek için nüfuzunu kullandığı Suriye konusu ABD için çok önemsenmektedir. Bu bakımdan ABD kendini Suriye’yi bölmek için de haklı görmektedir. Amerikalılar, Ruslar Akdeniz’de olmamalı, diyorlar. Ama bu mümkün mü? Dünya Savaşı’ndan bu yana, Soğuk Savaş da dahil, Akdeniz’de hem ABD hem de Rusya var. Bu rekabette bugün olan Suriye’ye olmaktadır! Hatta buradaki rekabetten dolayı etkilenen sınır ülkesi Türkiye de olumsuz yönde etkilenmektedir. Rusya bölgede elde ettiği avantajları kullanarak, bir yandan nüfuzunu artırırken, diğer yandan enerji ve silah ihracatı için yeni pazarlar bulmakta, NATO ve AB üyelerinin arasını kolayca açılmakta, genel bakılırsa, ABD’nin bölgedeki manevra serbestisine mâni olmakta, devam eden çatışmalarda çözümsüzlük hali ile durumu karmaşık hale dönüştürmektedir.

Akdeniz’in tek bir coğrafi alan olarak görülmesi ABD çıkarları için daha fazla önemsenen bir hal almıştır. Örneğin; Suriye’deki Tartus limanındaki Rus varlığı endişe vericidir, bunun yanında Rusya’nın Tartus’a yakın noktadaki Güney Kıbrıs’ta (bir AB üyesi devlet olarak gösteriliyor) bir üs kurmak için önemli ekonomik destekler vermesi, ABD için hayatiyet taşımaktadır. Bunun önüne geçmek için ABD de Güney Kıbrıs’a tavizler vermektedir.

Bir başka karar konusu da Mısır ile ilgilidir. Mısır, ABD için çok kritik bir mevkidedir. Rusya ve Çin’in bu ülkeye olan aşırı ilgisi ile birlikte düşünüldüğünde ABD Mısır’dan bir garanti almadan adım atmama yolunu seçmektedir. Burada denklem karmaşıklaşıyor, Mısır Rusya’dan savaş uçağı satın alıyor, Fransa ve ABD de bu ülkeye, ki başında darbeci Sisi var, benzer yönde askeri destekler sağlıyor. Dolayısıyla bu bölgede istikrarsızlık için potansiyel bir tehdit alanı oluşturuluyor.

Sonuç: ABD’nin Çıkarları

Rusya ve Çin’in etkisi Akdeniz’de önemli ölçüde artmıştır. ABD bu konuyu çok doğal olarak kendi çıkarı çerçevesinde ele almak isteyecektir. Demokrasi, istikrar, vs. sözcüklerinin hemen yanında esasen ABD çıkarları gereği politik sözler olacaktır. Dolayısıyla ABD ülkelere belli şekillerde etki etme yolunu seçecektir ki hesap ettiği çıkarlar gerçekleşsin. Ama değişik ülkeler içinde ve ülkelere yönelik doğrudan veya dolaylı gerçekleştirdiği hamlelerini özellikle diplomaside açıkça işaret etmeyecektir. Açık dokümanlara bakılırsa ABD, “iç istikrarsızlığın olduğu ülkelerde dış etkilerin olacağını,” işaret etmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bunun tersine, görece istikrarın olduğu ülkelerde dış etkiler az da olsa olumsuz etkide bulunabilir. Bu gibi hallerde ABD hemen ülkelerin Rusya veya Çin ile ilişkilerine bakacaktır. Bu da uluslararası ilişkilerin doğasına bakılırsa beklenen bir refleks şeklinde değerlendirilecektir. Hatta son olarak S-400 meselesinden dolayı Türkiye’ye uyguladığı yaptırımlar (CAATSA ve F-35’leri vermekten vazgeçmesi) gibi hamleleri yapacaktır ve üstelik kendini haklı gösterecektir. Ama sonuçta Akdeniz’de ABD gibi; Avrupa da Çin de Rusya da belirli yatırımlarla ilerleme yolunu seçecektir. Rekabetin kızışması bu noktada devreye girmektedir. Durumu iyi yöneten ülkelerin kazançlı, iyi yönetemeyenlerin ise dezavantajlı çıkmaları da doğal bir sonuç olacaktır.

Çin’in bölgedeki etkisi büyük ölçüde ekonomik alandayken, Rusya’nın etkisi çok yönlü olmaktadır. Ayrıca bu iki ülkenin motivasyonları da farklı. Çin’in yatırımları, gelecekte ekonomik ilişkiyi büyütme potansiyeli yaratan tarzdaki altyapıya, limanlara ve iletişim ağlarına yönelmektedir, stratejik-ekonomik varlıkları elde etmeye odaklanmaktadır. En iyi yöntem bu mudur? Kalıcı etki olarak Çin’in bu “sinsi” ilerlemesi en iyi stratejidir. ABD ve Rusya ise ekonomik konuların yanı sıra askeri konulara da dahil olmaktadır. Bu ise tehdit açıklamalarında çeşitli platformlarda önemsenmektedir ve sakınılması gereken hususları bünyesinde tutmaktadır.  

ABD’nin Akdeniz bölgesinde kendine göre aradığı istikrar ve bununla gelen her bir meseleye bütünlük içinde bakmaya başlaması, bundan sonraki politikalarının ne şekilde seyredeceğinin de işaretlerini göstermektedir. ABD, Akdeniz’i “canlanan tehdit alanı” olarak görmektedir. Eğer tehdit alanı canlanıyorsa, gerilim yeni başladı dense yeridir.

ABD’nin Akdeniz’de ilgilendiği konulara bakalım: Demokratik kalkınmanın sağlanması ve ittifakların güvence altına alınması dahil olmak üzere yönetişimde inisiyatifle hareket edilmesi; Akdeniz ve çevresinde askeri üslerde ve misyonlardaki kuvvetin korunması; kritik kurulumlara, deniz yollarına ve tıkanma noktalarına erişim ve seyrüsefer serbestisinin kaybedilmemesi; Çin veya başkalarının hakimiyetini önlemek için pazar erişimi ve standart belirleme hususlarına eğilinmesi; müttefiklerin ve ortakların istikrarı ve güvenlik ihraç etme yeteneklerinin muhafaza edilmesi; terörist ağlardan veya Rus askeri varlığından kaynaklanan tehditleri azaltarak sert güvenlik önlemlerin alınması; bölgedeki zorlukların çoğunun ulus-ötesi doğası göz önüne alındığında, bu çıkarları korumak zordur. 

ABD bundan böyle her defasında “COVID-19 sonrası dönem” diyerek açıklama yapmaya özen gösterecektir. Ekonomik kırılganlıkları veya göç meselelerini de bununla ilişkilendirecek ve dolayısıyla acil çözüm gerektiren güvenlik meselelerine odaklanacaktır. ABD, Akdeniz’i değerlendirirken Keith Hamilton ve Patrick Salmon’un, The Southern Flank in Crisis, 1973-1976Series III, Volume V, eserinde açıklanan yönde düşünmektedir[3]. Bu nedenle ABD’nin kriz yönetimi ve istikrar sağlama çabalarında her zaman NATO veya diğer güvenlik aktörlerine güvenmeyeceği anlaşılmaktadır. 

Bu doğrultuda yaklaşan ABD, gücü Çin’e kaptırdığı Afrika konusuna bakarken, bölgede ezeli etkili sömürgeci güç Fransa’nın desteğini almaya çalışacaktır. Libya’ya da bakarken birlikte adım atmaya özen gösterecektir. ABD ve Fransa işbirliği ile kendilerince NATO’nun güney kanadının emniyetini de sağlamış olmayı düşüneceklerdir.

ABD, Akdeniz için daha etkili bir strateji oluşturabilir mi? ABD’nin bu konuda bir arayış içinde olduğu açıktır. Bölge ülkeleri ile ilişkilerini ve NATO’nun görev alabileceği hususları Joe Biden döneminde daha belirgin şekilde göreceğiz.

NOT: Fikri mülkiyet hakları gereği bu bilgileri referans vererek kullanabilirsiniz.

Gürsel Tokmakoğlu


[1] Terör raporunda PKK/HDP konusunda ABD şöyle diyor: “Seçilmiş bazı politikacılar da dahil olmak üzere PKK’ya yardım ettiğinden veya sempati duyduğundan şüphelenilen kişilerin (HDP başta olmak üzere teröre desteği bakımından Türkiye’nin resmi bakış açısıyla ve politikacılar hakkında ifade edilmiş, mahkemelerde kayda girmiş kişiler kastediliyor,) tutuklamaları ve tutuklamaları 2019 yılında da devam etti. Hükümet, geniş bir terörle mücadele mevzuatı kapsamında ülkenin hukukun üstünlüğü sisteminin bazı özgürlüklerini ve unsurlarını kısıtlamaya devam etti. Savcılar, gazeteciler, muhalif politikacılar, aktivistler ve hükümeti eleştiren diğer kişiler de dahil olmak üzere çok çeşitli kişilere karşı suç duyurusunda bulunmak ve kovuşturmak için yurtdışında terörizm tanımını ve ulusal güvenliğe yönelik tehditleri kullandılar.”

[2] FETÖ konusuna bakalım: “Temmuz 2016 darbe girişiminin matematiğinden sonra, Türk hükümeti kendi sürgün ettiği Fetullah Gülen’in hareketini Fetullah Terör Örgütü (FETÖ) olarak nitelendirdi. FETÖ, ABD’de belirlenmiş bir terör örgütü değildir. Hükümet, Türk vatandaşlarının yanı sıra ABD vatandaşları ve ABD’nin Türkiye misyonunda yerel olarak istihdam edilen personel (burada Metin Topuz kastediliyor) de dahil olmak üzere, Türkiye’de ikamet eden yabancı vatandaşları FETÖ veya terörizmle ilgili bağlantılar iddiası nedeniyle tutmaya ve tutuklamaya devam etti. Hükümet (Adalet mekanizması demiyor, Hükümet diyor!) ayrıca, FETÖ ile bağlantılı oldukları iddiasıyla kendilerini evlerinde yargılamak üzere terörizmle ilgili suçlamalarla yurtdışında ikamet eden Türk vatandaşlarını düzenli olarak iadesi yönünde çalıştı. Hükümet, 2019 yılında askeri, güvenlik ve memurları kamu görevinden ihraç etmeye devam etti. 2016 darbe girişiminden başarısız olduğu için, Hükümet, 130 binden fazla memur ve silahlı kuvvetlerin üyelerini kamu görevinden görevden aldı, tutukladı veya hapsetti 80 binden fazla vatandaş ve FETÖ iddiaları nedeniyle bin beş yüzden fazla STK’yı kapattı.”

[3] Kitaptan Not: Kıbrıs’ta Başpiskopos Makaryos’a yönelik darbenin tetiklediği uluslararası kriz, Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi, Caetano rejiminin devrilmesi gibi kilit olaylara ışık tutan Ortak İstihbarat Komitesi belgeleri de dahil olmak üzere daha önce yayınlanmamış birçok belgeyi içermektedir. 1973-76 yılları arasında, genellikle Avrupa’da Doğu/Batı detantı ile ilişkilendirilen yıllarda, NATO’nun güney kanadı Portekiz’deki bir devrim ve Kıbrıs’taki darbe ile krize girdi. Portekiz’deki siyasi kargaşa, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi, Yunanistan’daki askeri hükümetin çökmesi ve Yunan-Türk Savaşı tehdidi, ittifakın Akdeniz’deki rejim değişikliğine karşı savunmasızlığını vurguladı. Batılı müttefikler ayrıca İspanya ve Yugoslavya’da yaşlanan iki diktatörün ölümüne ve Komünistlerin Fransa ve İtalya’da hükümete girme olasılığına hazırlanmak zorundaydı.

+1

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Batı’nın Stratejik Hatası

DİĞER YAZI

Jeopolitik Zorunluluk

Politika 'ın son yazıları

Dersler

Bugün Rusya ve ABD arasında Karadeniz merkezli derin bir sorun yaşanıyor. Bu sorunda kazançlı çıkmak amacıyla

AB’nin Ankara Ziyareti

Dün AB Komisyon Başkanı Ursula Von Der Leyen ve AB Konsey Başkanı Charles Michel Ankara’daydı. Sadece

Vatan, Vatansever, Vatandaş

Günlük siyasetin gerginlikleri bizleri önümüzdeki hedefleri ele geçirmekten alıkoyabilir. Aslında gerilememizi isteyenler için bu bulunmaz bir