dunyanin-popcorn-zamani-politikalari-ve-filmin-ikinci-perdesi
Dünyanın Popcorn Zamanı Politikaları ve Filmin İkinci Perdesi

Dünyanın Popcorn Zamanı Politikaları ve Filmin İkinci Perdesi

Okuyucu

İki kutuplu bir dünyadan geçiş zamanına rastlayan günümüzün jeopolitik anlayışlarını tartışıyoruz. Bu geçiş zamanına, Popcorn Zamanı (Popcorn Time) diyeceğiz. Tıpkı filmin ilk yarısından sonra arada dışarı çıkıp popcorn alacaksınız ve kuyruktasınız, hatta patlayan mısırları camekanın gerisinden seyredebiliyorsunuz. Başlıklar şöyle: İlk Perde (Versay Sistemi), Ara Dönem (Popcorn Zamanı), Filmin Devamı (Küresel Sistem) ve Vizyon (The End). Bu sadece filmin sonu, her şeyin değil…

İlk Perde: Versay Sistemi

Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluklar ve klasik sömürgecilik dönemi sonlanmış oldu, ulus devletlerle uluslararası sistem oluşturuldu. Ancak bu işin başta ekonomik boyutu ve stratejik dengeler sistemi yerleşene dek, yani II. Dünya Savaşı sonrasına dek taşlar tam olarak yerine oturmadı. Daha sonra belli bir denge oluşturuldu, belli bir dönem dünya iki kutuplu bir dünyayı yaşadı. Dolayısıyla bu Versay ile inşa edilen döneme Uluslararası Sistem adını da vermek mümkündür. Biz buna “filmin ilk perdesi” diyelim.

Soğuk Savaş zamanında Amerika bir dengeye dayandırdığı politikasında Batı dünyasına, “güven” ilişkisi içinde “liderlik” etmekteydi. Müttefiklerine ilişkin stratejisinin temel dayanakları buydu. Batı dünyası, komünistlerin yayılmacılığına karşı özgürlüğü savunan taraf görünümündeydi. Yunanistan, Türkiye ve Norveç gibi ülkeler Batı kampının Doğu kampı ile sınırdaş ülkeleriydi. Batı Almanya ile Doğu Almanya arasında bir duvar vardı.

Batı coğrafyası belki NATO’nun ihtiva ettiği jeopolitiğin tarifine dayalı Atlantik bölgesiyle sınırlandırılmış gibiyse de anlayış olarak Pasifik’te de bir karşılığı vardı. Neticede tanımlamalar haritada merkezi nereye koyduğunuza bağlıydı. Merkez, İngiltere ise önemsediğiniz coğrafya Atlantik, Japonya ise Pasifik Okyanusu idi. Hem Pasifik hem de Atlantik arasında ise asıl merkez vardı; Amerika!

Soğuk Savaş’ta SSCB stratejik füzeleri ile Amerika’yı hedef alabilmekteydi, denizaltılarıyla New York’un sularında gizlice dolaşabilmekteydi. Buna karşılık Pasifik’ten de aynı şey söz konusu olmaktaydı; ABD’nin batı kıyıları SSCB’nin ve o dönem fazlaca tehdit olmayan Çin’in tehdidi altındaydı. ABD, I ve II. Dünya Savaşları’nın olduğu cephelerden hareketle, Batı Avrupa’ya, “SSCB’nin yayılmak istediği coğrafya burası,” demek durumundaydı. Aklının gerisinde ise şu endişe vardı: “Tıpkı Japonların Pearl Harbor’da yaptığı gibi, ya SSCB Pasifik tarafından saldırırsa?” O dönemde de ABD’nin işi zordu aslında. Ama jeostratejik konumda iki büyük okyanusun arasında konumlanmak büyük avantajdı. Bu gayet iyi bilinen bir gerçekti. Ama şurası önemliydi, Amerika düşmanı olan SSCB’ye hedef tarif ederken, sürekli Avrupa’yı işaret ediyordu. Hem doğal şartlar bunu gerektiriyor hem de Amerika bu durumu azami kullanmak istiyordu. Düşmanının dikkatini Avrupa coğrafyasında toplamak her şartta Amerika için gerekliydi. NATO bunun için iyi bir organizasyondu. ABD NATO’nun masraflarını karşılarken babasının hayrına iş yapmıyordu. Üstelik Avrupalılar Amerika’ya, “Neden tatbikatları, güç gösterilerini gidip Pasifik’te yapmıyorsun, açıklanan senaryolar hep Avrupa merkezli oluyor?” diye sormuyorlardı. Onların da işine gelen bir şeyler vardı. En başta ülkelerine para akıyordu. ABD’nin güvenlik ve liderlik anlayışıyla, silah satışlarıyla ve liberal kapitalizmin maddi getirileriyle işler belli bir politika içinde kolay idare edilebiliyordu. Üstelik pakta mensup ülkelerin kendi iç politikalarında da kolaylıklar söz konusu idi. Demokrasi ve özgürlük tarifleri de bu noktadan bakılınca çok iyi sonuçlar vermekteydi.

Bütün bu anlatılanlar karşı taraf için de geçerliydi. SSCB kendine yakın olan rejimlere ideoloji, maddi destek ve silah vermekteydi. Ülkeyi idare edenlere ise istihbarat vermekte, hatta iç politikalarında rejimlerini devam ettirmeleri adına destek vermekteydi. İşte tüm bu döneme “iki kutuplu dünya” denmektedir ve her şey karşılıklı dengeler üzerine inşa edilmiştir.

Ara Dönem: Popcorn Zamanı

Artık Versay Sistemi tartışılır olmuştur. Dünya Savaşları’nın yenik devletleri (örneğin Almanya ve Japonya) bile durumlarından memnun değillerdir. Mevcut sistemi değiştirecek bir arayış içinde olmaları doğaldır. Komünizmin neye yaradığı ortaya çıkmıştır. Avrupa ve ABD’nin NATO’ya bakış açıları değişmiştir. Çin ve Hindistan gelişmektedir. 2023’ten sonra Çin ticareti ABD’yi neredeyse geçecektir. “Küreselleşme” diye önemli bir konu vardır. Gerginlikler hat safhadadır. Üstelik değil Rusların füzeleri, Çin’in füzeleri dahi Pasifik’ten ABD’yi tehdit edebilecek kabiliyettedir. Çin “İpek Yolu” projesini açıklamıştır. Günümüzde Güney Çin Denizi en stratejik konuma yükselmiştir. Güç merkezi Pasifik’e kaymak için zemin oluşturmaktadır. Bölge silahlanmaktadır.

Ortada bir sıkıntılı bir geçiş dönemi vardır. Bugünkü tartışmanın an gövdesinde şu sorular var: “ABD müttefikleri için liderlik ve güven anlayışını devam ettirirse şartlar ne olur, başka adımlar atılacaksa adını ne koymak gerekir?” Şu açıktır, ABD stratejisini değiştirmek zorundadır ve eğer isabetli olmaz ise dünya daha da fazla sıkıntılı zamanlar yaşayacaktır. Çünkü jeopolitikte hakim bir güç liderlik bahsi esastır. Ne zaman? Yükselirken de, sistem yürüyorken de ve şartlar değiştikten sonra yeni arayışlar başladıysa da…

ABD Soğuk Savaş sonrası var gücüyle Ortadoğu coğrafyasına yüklendi. Sebepleri belli ve halen dünyanın ilgi alanı burasıdır. Belki 15-20 yıl daha burası sıcak tutulacak bir coğrafyadır. Ulaşımdan, enerjiden, İsrail’den, Avrupa’dan, İpek Yolu hattından, bölgenin karakterinden, vs. etkilerden dolayı ABD bu coğrafyanın iplerini başkalarına vermek istememekte ve hatta mevcut liderliğini sürdürmek istemektedir. Ancak bütün bu yaşananlara bakıldığında görülecektir ki; mevcut güven ortadan kalkmış görünmektedir. Bu durumda stratejisi güven dışındaki bir anlayışla gelişmektedir: “Güvenme ama mecbur kal!” Böyle denebilir mi?

Böylesi bir dünyada kim kime mecbur kalabilir ki? O zaman mecburiyeti gerektirecek çok yönlü ve dinamik şartların önde olması gerekmektedir. Bir benzetme yapacak olursak, patlayan mısır (popcorn) gibi bir dünya politikası söz konusu olmuş görünmektedir. Bu bakımdan günümüzde bir kargaşa (buna kaos diyenler de vardır,) yaşanmaktadır. ABD bu popcorn zamanını (veya kargaşayı) yöneterek dünyaya liderlik etmek istemektedir. Yani burada her defasında “oyunu kuran olmak” gibi bir durum söz konusudur. Dolayısıyla jeopolitik konularda “çoklu çıkarlar, çoklu denklemler” söz konusudur.

Şimdi bu tanıma varan süreci tartışalım. Önceki safhada anlatılanları da aklımızın kenarında tutalım.

“11 Eylül” sonrasında ABD’nin oyun alanında alışılmışın dışında bazı aktörler görülmüştür. En başta radikal terör örgütleri bir tehdit unsuru olarak hesapların içinde yer almaya başlamışlardır. George W. Bush’un “teröre karşı küresel savaşı” ilanı yüklü bir gündem yaratmış bir süre dünyayı oyalayabilmiştir. Daha önemlisi ABD halkı, komünizm tehdidinin ardından New York’ta bile eylem yapabilme kapasitesine erişmiş “radikal dini terörü” (onlar sahaya bakarak küresel terör tehdidine “İslami” diyorlar, özellikle dini bir argüman üzerinden tehdit planı yapmaktalar,) bir süre kabul etmiş görünmektedir. Hatta ikide bir bu yönde Avrupa’da da eylemlerin varlığı görülünce, ABD halkı gündemdeki bu tehdide karşı hükümetlerinin yaptığı faaliyetlere itiraz etmeyi aklına bile getirmemiştir. Bu süreç çok yönlü ve yoğun bir medya planı ile de sürdürülmektedir. Sonuç? Başlangıçta Avrupa bu tür bir tehdide karşı ABD’nin yanında olmayı tercih etmişse de zamanla tek başına terör (özellikle Ortadoğu kaynaklı radikal dini terör) tehdit değerlendirmesi için yetersiz gelmeye başlamıştır. Bu konu Ortadoğu ve Afrika’da işe yarar olsa da örneğin Rusya ve Çin gibi rakiplerle baş etmeyi açıklayamamaktadır. ABD’nin küresel terörle savaş politikası aynı yaklaşımları kullansak bile pek ikna edici değildir.

Görüldüğü gibi bugün ABD’nin liderliği sorgulanmaktadır. Ama açık ki güven ile ilgili strateji çoktan çökmüştür. Artık denge yoktur. Kargaşadan politika üretmeye dayalı bir sistem işlemektedir. Popcorn politikası! Bu politika uygulanırken ABD içindeki idareciler de popcorn gibi patlamakta ve sağa sola atılmaktadır. Kabinede sürekli değişiklikler olmaktadır.

Liderlik etmek adına ihtiyaç duyulan zemindeki kargaşanın tek başına terörle gerçekleşmesi yeterli olmayınca ABD’nin var olduğu her yerde Ekonomik Savaş yöntemlerinden de söz edilir olmuştur. Buna karşılık ABD’nin karşısındaki güçler, ki en başta Rusya ve Çin gelmektedir, öncelikle katma değeri yüksek olan Siber Savaş yöntemine başvurunca, bu alanda kıyasıya süren bir örtük (perde arkasından, sinsi) küresel savaş söz konusu olmuştur. Bilinen savaş yöntemlerinin ve terörün ötesinde Bilgi Savaşı, Siber Savaş ve Ekonomik Savaş belirginleşmiş konular halindedir.

Hal böyle olunca haritayı tekrar gözünüzün önüne getirin; ABD, Atlantik, Avrupa, Avrasya, Rusya, Ortadoğu, Uzak Doğu, Pasifik… Bu coğrafi alanların hepsi her an bir çoklu çatışma alanı hüviyetindedir. “ABD bu durumu idare edebiliyor mu, liderlik konusunda Trump gibi yöneticilerle başarı şansı nedir?”

Sanırım herkes bir konuda mutabık, en çok Donald Trump’ın Başkanlığından dolayı ABD’nin liderliği konuşuluyor. Ne tesadüf değil mi? Yoksa bunun bir önemi yok mu? Bizler birer dünyalı olarak 21. yüzyılın bu döneminde olup bitenleri bir rastlantı olarak mı anlamalıyız? Yoksa başka bir plan mı var da bizlerin bunu bilmesi mümkün olamıyor? İşte karamsarlık hali bunun gibi belirsizlik ve şüphe ifadelerinde yer almaktadır. Yani ABD tanımlanabilir politikalarını ya terk etti ve Ortadoğu’da görüldüğü gibi kartları bu kez küresel çapta kargaşa stratejisine dayandırarak kardı; ya da henüz ne yapacağını aramak için çabalıyor ve ne yaparsa yapsın sonunda stratejisinde bir çözülme yaşanacak, yani bir kova popcorn alan filmini seyretmeye salona girecek, mısırın patlatıldığı camekan boşalacak. Hangisi?

Bir başka paradoks; özellikle Trumpist politikaların neticesinde Amerikan halkı ekonomisinin iyi gitmesinden dolayı destek veriyorken, yine ülkesinin küresel ekonomik idareyi bir savaş yöntemiyle gerçekleştirmesinden endişe duymaktadır. Üstelik bütün bu savaş, Siber ve Bilgi Savaşları ile yüklü bir ortamda sürdürülmektedir. Elbette ki Ortadoğu’da bizzat Amerikalılarla değil, ama vekillerle yapılabilen savaşı devam ettirmek söz konusudur. Ancak, Amerikan halkının örneğin Çin’in veya Hindistan’ın ürettiklerinden mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, (kendilerine göre) hiç de mantıklı görülmemektedir. Zira oradaki pek çok ürün ile buradaki pek çok ürün öyle karmaşık şekillerde iç içe geçmiştir ki ayrıştırmak söz konusu olduğunda bunun sonuçları hemen herkesi etkilemektedir ve bugün Amerikalı bunu tartışmaktadır.

Bütün bu kargaşa ortamı özellikle Çin’in büyümesi sonucunu doğurmaktadır. ABD bunun önünü almak adına belirgin bir politika ortaya koyamamaktadır. Şu an yapageldiği değişik istihbarata ve hukuki yöntemlere dayalı gerçekleşmektedir. Bütün bunlar ileriye bakmak için ne derece yeterli olabilir?

İşte bu ortamda Trump’ın ilk seçim sürecindeki destekçiler ile ilk kabinesinde boy gösterenler önemli oranda değiştirilmişlerdir. “Bu da mı bilinçli şekilde gerçekleştiriliyor?” Ne yazık ki hem ABD halkı hem de dünyanın diğer taraflarındakiler bu konuda yaklaşık aynı düşüncedeler: “Pek de hesaplı bir yol izlenmiyor ve bu endişe verici!”

Filmin Devamı: Küresel Sistem

Ellerinde bir kova popcorn ile filmi seyretmek adına salona girenlerin sahnede ne göreceğini hemen herkes merak ediyordur. Aslında ben de merak ediyorum, çünkü bu gelecekle ilgilidir.

Adını “Küresel Sistem” koyduk ama şimdiden konuşulan konuların özeti bu olduğundan böyle ifade ediyoruz. Versay ile inşa edilen “Uluslararası Sistem” dediğimiz filmin ilk bölümünün tartışıldığı bir dönemdeyiz. Belki bu dönemin adı çok keskin ve belirli bir olaya (!) bağlı şekilde yerli yerine oturacak ama sancılı bu günlerimizde peşin hükümlü olmamakta yarar var. Dolayısıyla adı başka da olabilir, çok önemli değil.

Bilinen şu, dünyada küreselci bir kesim, özellikle Soğuk Savaş’ın sonlarından itibaren yoğun bir ekonomik model inşası için çaba gösterdi. Son olarak IV. Sanayi Devrimi ile insanlığın geleceğine bağlı tanımlamaları yaptılar. Bu tanım ve tarifler de değişebilir ama belli ölçüde referans gösterilebilir olanları görmekteyiz. Buradan hareketle sosyo-ekonomik sistem ve insanların yaşam biçimleri değişecektir (değişmektedir de). Nasıl imparatorluklardan ulus sistemine geçildi ve buna göre bir yöntem belirlendi ise, küresel yapıdan çıkarımla da belli bir sistem oluşturulacaktır. Kimine göre doğal gelişim böyle olmaktadır. En azından bu yapıların karşılıklı mücadelesine sahne olunmaktadır. Belki “post-kolonyal düzen” diye daha kısır bir anlatım söz konusu olabilir ama zaman kendi adını koyacak görülüyor, karşı koyuşların bir karar noktasında buluşturduğu noktada beklenen denge oluşur ise insanlık adına o nokta ve değerler sistemi önemli olacaktır.

Bizler mevcut noktamızda jeopolitik bakışla işaret edelim; Pasifik’ten Avrasya’ya, buradan Atlantik’e yayılan tüm küresel alanı içinde barındıran bir sistemin ve tehdit ortamının varlığını tespit etmemiz gerektiğini bilmekteyiz. Ancak bu dünya coğrafyasına sığdırılabilecek bir denge arayışı ise mevcut sistem içindeki dinamiklerin düzenlenmesi sayesinde yeterli olacak mı, henüz karar vermiş değiliz. Yerinde bir karar verilmesi için gerekli şartların oluşmasında bizlere dünya dışındaki kaynaklardan veya ideallerden de söz eden bir kesimin çabasını insanlık olarak düşündürücü buluyoruz. Bugünlerde içinde kısmi de olsa yaşam belirtilerinin ve değerli madenlerin olduğu gezegenlerden veya uydulardan bahsediliyor. Füze ve uzayda yaşam platformlarında sürekli yeni denemeler yapılıyor, bu çabalara aktarılan fonların miktarı artırıldı. ABD, Uzay Koloni Kanunu’nu çıkaralı 3 yıl oldu. Bir firma 2027’den sonra daha somut biçimde uzaya gidip gelineceğini açıklıyor. Yine ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığı’nı kurdu. Uzayda savaşacak kimler demeyin, jeostratejik alan uzaya kaydı bile! Bunlar boşuna değildir, vizyon bu yöndedir. Çabalar 2035 sonrasına odaklanmış haldedir. Size zaman olarak abes gelmesin burada 20 yıl kadar sonrasının dünyasından bahsediyoruz. Bu bildik bir hesapla “bir nesil” demektir.

Bütün bunlar bir yönden hükümetlerin kendi iç politikalarında yeterince ikna edici olması ve destek alması, diğer yönden ise küresel düzenin dengelenmesi açısından düzenlenmeyi bekleyen konulardır.

Vizyon, “The End”

İlerilere bakmayı sevmeyen ve tartışmayı bilimsellikten uzak yapan toplumlar için dünya algısı; bugünün şartlarını yeterince anlayabilmek ve belli hazır çıkarları elde edebilmek için geçerlidir. Bunlara adına söylersek, popcorn sevdiyseniz evde de yapabilirsiniz, hem istediğiniz kadar. Olan da budur!

Eğer vizyon sahibiyseniz, yani ileriki zamanları isabetle görüp bu yöne odaklanabiliyorsanız, şimdiden gerekli adımlarınızı kararlı şekilde atmanız şarttır!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

2019 Dünya Politik Sahnesi

DİĞER YAZI

Ankara’da Suriye Pazarlığı

Politika 'ın son yazıları

Şam Sevicilik

Son günlerde Suriye ve Esad ile ilişkiler konusu gündemde yer alınca bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğu

Beka

Beka gibi çok ciddi bir kavramı öyle çok basit görmeyelim! Hatta işi politika olanların bu gibi