Güç Modeli Tartışması

13 Ağustos 2023
Okuyucu

Her ne kadar istemesek de bazen kendimizi derinlemesine kavramsal ve tarihsel tartışmalar içinde buluveriyoruz. Bu durumda cevaplamamız gereken önemli sorular var demektir. Ben bu analizi iki nedenden dolayı yapıyorum; ilki Batı dünyasının Orta Doğu ile ilgili ileri sürdüğü tartışmalı yaklaşımını sizlere göstermek, ikincisi ise mevcut şartlara göre Türkiye’nin dikkatle takip etmesi gereken güç modelini açıklamak. 

TARTIŞILAN KAVRAMLAR

Bir gücün bir coğrafyaya “düzen getirmesi” ne demek? Bu ancak bir “düzensizlik” söz konusuysa mümkün olur. O halde düzensizliğin tarifini kim, neye göre yapacak? Batılılar bu konuyu, daha çok Roma döneminden bu yana, kendi sistemleştirdiklerine dayanarak yaparlar. Yakın dönemde ise Batılılar, Anglo-Amerikan, başka ifadeyle Britanya ile Amerika Birleşik Devletleri üzerinden sistemleştirdikleri kapsamlı değerlerini, belli bir coğrafyaya çıkarları gereği yerleştirmek amacıyla belirledikleri politikalarını tatbike yönelirler. Buradaki tartışmaya açık kavramlar neler? Zamanın ruhu, kapsamlı değerler, saptanan düzen, sistemli entegrasyon ve yöneltilen politika. Bunlara kısaca bakalım.

Zamanın Ruhu: Zaman da tarih de durmaz, akar. Bu nedenle sabit bakış açıları doğru sonuç vermeyecektir. Geleceğe bakanlar ileri tarihlerde olacaklara dair öngörülerde bulunurlar. Bu öngörüler günümüzde bilimsel belli çalışmalara göre yapılmaktadır. Geleceğe dair çalışmasını sunan bir kimse eğer yanlış hesap yaptıysa bu anlamsızdır. Mevcuda bakanlar ise çoğunlukla gerçekçilik, akılcılık, gibi tariflerle değerlendirilirler. Bugünü ele alanlar maksatlı ifadeleri ileri sürüyorlarsa, bu noktada “çıkar” esaslı bir durumu tespit etmek gerekir. Geçmişe bakanlar ise objektif verilere dayalı çalışmalar yaparlar. Tarihi gerçekleri saptırmak, yanlış kavramlarla analizler yapmak ve zamanın ruhunu yok sayan yaklaşımlarla değerlendirmelerde bulunmak, yine sadece çıkar odaklıdır. Aynı zaman diliminde aynı sabitlerle yapılan değerlendirmeler kıymetlidir, hatta bu gereklidir de.

Kapsamlı Değerler: Her kültürün kendine özgü değerleri vardır, her nasıl değerlendirirseniz değerlendirin veya ne sonuç çıkarırsanız çıkarın. Burada örgün ve somutlaştırılan değerlerin insan ve ortam ile ilişkisi göz önünde tutulduğunda bazı özellikler ileri sürülebilir. Bunlar, birbirini kendi içinde tarif eden, besleyen, büyüten, sağlamlaştıran özelliklerdir; başkalarına tevcih edildiğinde tarifi veya cazibesi kolay olan özelliklerdir. Eğer bütün bunları aynı kapsam içinde ele alırsanız, hepsinin birden bir güç unsuru haline geldiğini de görmüş olursunuz.

Saptanan Düzen: Kültürler kendi coğrafyalarına, yaşam biçimlerine, arzu ve beklentilerine bağlı biçimde belli bir düzeni sahiplenerek hareket ederler. Bunlar ister ülke ve devlet teşkiline sahip olsun, ister dünya düzeni içinde kendilerine üst perdeden hedefler belirlesin, mutlaka bir düzen tarifi vardır. İşte bu doğal bakışla irdelediğimizde şunu görüyoruz; diğerini kendi düzenine tabi kılmak amacıyla, belli değerler çerçevesinde güçlü olan taraf, zayıf gördüğüne “düzen sağlama” vaadinde bulunmaktadır. Bu vaadin somut açıklamaları ve hedef topluma dokunan tarafları vardır; yumuşak güç, sert güç veya ikisinin birlikte yürütüldüğü akıllı güç yöntemleriyle uygulanır.

Sistemli Entegrasyon: Toplum dinamikleri, doğal biçimdeki her yönüyle birbirinden farklı unsurları, karakteri, değeri, özelliği ve bileşenleri değişik çarklar halinde tarif eder ve bunu fonksiyonu belirli biçimde bir mekanizmaya yerleştirir ise buradan belirgin ve tatmin edici bir sonuç alınabilir. Demek ki toplumda her ne kadar farklılıklar varsa da buna dayalı bir dizaynın ve entegrasyon modelinin belirlenerek, “sistemlerin sistemini” tarif eden bir mekanizmanın inşa edilmesi gerekmektedir. İşte bu sistem kurma becerisi aynı düşünce ve kapasiteden hareketle, uluslararası alanda da gerçekleştirilebilir. Eğer böyle yapılır ise bir ülke veya güç diğerlerini kendi sistemine entegre edebilir haldedir ve rakiplerine her bakımdan güçlü olduğunu gösterir.

Yöneltilen Politika: Öngörü, vizyon, strateji, hedef, plan, program gibi süreçlerin her biri belli bir seçimi gerektirir. Bu seçim somut kazanım elde etmekle ilgili bir çıktı üretir. Dolayısıyla iç veya dış politikada bir güç unsuru, topluluk veya organizasyon, kendi amaçlarını (çıkarlarını) temin etmek için belli düzeyde, imkanları oranında bir çaba sarf eder, bununla ilgili kendine göre anlamlı çalışmalar yürütür. 

Yukarıda Anglo-Amerikan tarifinden az da olsa bahsettim. Buna Avrupa Birliği ülkeleri, Japonya gibi “gelişmiş”ve Çin, Rusya ile Hindistan gibi “gelişmekte olan” güçler de eklenir. Bugün yapılabilecek herhangi bir değerlendirme, saydığım ülke ve güçler için zamanın ruhunu, kapsamlı değerlerini, saptanan düzenlerini, sistemli entegrasyon biçimlerini ve yöneltilen politikalarını içermelidir. 

Bazı uzmanlar ve hatta politikacılar, kendileri açısından geçerli bir tarih okumasıyla, belirgin kavramlarıyla, kültürel yaklaşımlarıyla ve önemlisi görmek istediğine endeksli yaklaşımlarıyla çeşitli değerlendirmeler yapabilirler. İşte bu noktada, ortaya çıkan dikkate değer görüş farklılıklarının temelinde aranması gereken noktaları iyi analiz etmek gerekir. Bu noktada doğru gibi olanlar yanlış, yanlış gibi gösterilenler ise doğru olabilir. Tarif ettiğim beş kavram yoluyla analiz yaparsanız, konuları daha belirgin hale getirmeniz mümkün olabilir. Örneğin siz bu isimlerini saydığım ülke veya güçlere, “demokrat, otokrat, komünist, sömürgeci, egemen, emperyalist, kapitalist, liberal…” derseniz, acaba bu ne kadar doğru ve yarayışlı bir ifade olur? Halbuki bunları zamanın ruhuna bakarak, kendi değerleri, düzeni, sistemi ve politikası içinde bir “sorun sahası” olarak görmezseniz de bir anlamı vardır. Eğer olguları, belli bir öznenin kendine göre gerekli gördüğü, öncelik verdiği, savunduğu temalar şeklinde açıklarsanız, ileri sürülen yaklaşımları daha iyi tarif edebilirsiniz. Farklılıkların ana bağlamı bu şekilde izah edilebilir.

Yoksunlukla veya yetersizlikle dolu, kendimizi küçümseyen, diğerini büyük gösteren ve hatta yanlı yaklaşımların kabulüyle başkalarının çıkarına hizmet eden türden açıklamalardan hemen kurtulmamız gereklidir. İmparatorluk veya medeniyet mi deniyor; diğerleriyle mukayese edildiğinde Türkler yaşadığı coğrafyalarda en iyi örneklerini verdiler. Buna karşılık zamanın ruhunu yakalamaktan uzak olanların yaklaşımları yanıltıcı ve çeldirici olabilir, buna da doğal diye bakmak gerekir. Zira yöneltilen politika gereği ortaya çıkanları anlamak için fikirleri doğru noktalara yerleştirerek bakmak gerekir.

ORTA DOĞU NE DEMEK?

Orta Doğu tabirini hiç düşündünüz mü nereden geliyor? Orta Doğu, bir ihtiyacı karşılamak amacıyla türetilmiş bir tanımdır. İngiliz denizciler 1850’lerde Hindistan’a yol alırken burayı kendilerine göre isimlendirmişlerdir. Alfred T. Mahan (1902) ise jeopolitik manada kullanarak meşhur etmiştir. Tarihçi Bernard Lewis Ortadoğu isimli bir kitap yazmıştır. İyi de bu topraklar örneğin 50 bin yıl önce de kullanılıyordu ve kullanılış biçimiyle “ortada, arada bir yerde” manasına gelen kavramı ifade etmiyordu! Afrika, Asya, Avrupa, bunlar birer kıtadır, Akdeniz, Karadeniz, keza bilinen isimlerdir. Lewis’i okuyunca anlayabiliyorum, Putperestlik, Paganlık, Zerdüştlük, Manicilik, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık, diğer açıdan Frigyalılar, Aramiler, Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Kıptiler, Araplar, Persler, Türkler, Moğollar, vs. o kadar çok etkileşim konusu ve millet var ki, bütün bunları bir kitaba sığdırmak için coğrafi bir çerçevesi olan yer aramış, bu tanıma sarılmış. Değişik isimlerle bildiklerimizden bazılarına değinirsek, Babil, Asur, Levant, Mezopotamya, Akdeniz, Kızıldeniz, Anadolu, Mısır, Habeşistan, gibi yerler, Roma, İskender, Pers, Selçuklu, Osmanlı gibi imparatorluklar hep bu coğrafyaya sığmıştır. Dolayısıyla Lewis mecbur kalmış da “Ortadoğu” demiştir. Esasen şu da doğru, bu denli yoğun ve dinamik bir coğrafya dünyanın başka bir noktasında olmamıştır, iyisiyle kötüsüyle tarihin akışında burası hep kendinden bahsettirmiştir. İşte Onuncu Asrın sonlarından itibaren Türkler bu zorlu coğrafyada yerini almayı başarmıştır, coğrafyanın köklü bütün mirasına hâkim bir anlayışa ve olgunluğa sahiptir.

YANLI DEĞERLENDİRME

Gelelim somut bir yaklaşımın analiz edilmesine. Jeopolitik alanında Robert Strausz-Hupé Kürsüsü’nde önemli isim Robert D. Kaplan, 8 Ağustos 2023 tarihinde Foreign Affairs’te, “İmparatorluktan Sonra Düzen, Ortadoğu’daki İstikrarsızlığın Kökenleri” başlıklı bir makale yayımladı. Yukarıda işaret ettiğim kavramsal yaklaşımla ben bu makaleyi inceledim, çok fazla saptırıl ve yanlış nokta tespit ettim. Bu analizde, bize yarayışlı bazı noktalara değineceğim, hepsine dair fikir ileri sürmeyeceğim. Sizden isteğim, Kaplan’ın makalesini okumanız.

Kaplan, Orta Doğu’yu neye göre tarif ediyor? Benim baktığım anlayış ve genişlikten çok uzak ve tamamen yanıltıcı. Kaplan, diğerleri bir yana, döneme damgasını vuran altı asırlık Osmanlı İmparatorluğu hakkında da kabul edilemez türden değerlendirmeler yapıyor. Bir kere coğrafi açıdan Osmanlı İmparatorluğu salt Orta Doğu ile açıklanamaz, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını içerir, bazı yönleriyle Roma İmparatorluğu’na benzer tarafları dahi vardır. Osmanlı, Orta Çağ’ı sonlandırdı ve Yeni Çağ’ı başlattı. Öyleyse Kaplan, Osmanlı İmparatorluğu için bir “deneyim” diyemez, “Avrupa’dakiler ulus-devletlerin gelişimini engelleyen” ve “bölgedeki istikrar eksikliğininaçıklaması” olarak göremez. 

Diğer bir konu, “Orta Doğu rejimi” diye bir şey yoktur, Kaplan neyi söylemek istiyor? Müslümanlık bahsini mi? Eğer öyleyse, yine büyük bir yanlıştan söz ediyor.

Şu husus olumlu yöndeki bir tartışma konusu olabilir; tarihte imparatorluklar peşinden bir toz bulutu çıkarabilirler ve bu husus kaotik bir durum olarak da açıklanabilir. Ancak Avrupa veya Amerika kıtaları, Orta Asya veya Orta Doğu mukayese edilirse, her birinin zamanın ruhuna bağlı farklılıkları olduğuna göre, önce şunu bilmek gerekir; Orta Doğu insanlığın, medeniyetin ve gelişimin çıkış noktasıdır. MÖ 5-3 binlerde de etkiliydi, Miladi sıfırda da, hatta bugün de bu “dinamik” durum içindedir. Orta Doğu’nun kanevesini ve karakterini bilmeyenler için burası “sorun üreten” bir coğrafya olarak gösterilebilir. Ama bu oldukça yanlış bir değerlendirmedir. Burada tarihten örnekler vermeyeceğim, Kaplan biraz tarih okusun, deyip geçeceğim. 

Modern zamanlar!.. Britanya’nın Güneş Batmaz İmparatorluğu dönemi ele alındığında Osmanlı topraklarında olup bitenler daha açık özetlenebilir. Dönemi itibariyle İngilizler ve Fransızlar (Osmanlı’dan kapitülasyon hakkı alan bir ülke) birlikte hareket ederek, Orta Doğu’da pek çok jeopolitik ve stratejik gelişmenin asıl sebebi oldular. Ne dememiz gerekiyor? Britanya, Osmanlı topraklarına tam anlamıyla çıkara dayalı sosyo-ekonomik, sosyo-politik, kapitalist bir düzeni getirdi, bu bir anlamda “gelişme” gibi gösterildi ama esasında bölgenin kaynaklarını yönettiler, hatta arz-talep (üretici-tüketici) açıklamalarıyla Batı’nın rahat çalışabileceği bir piyasa ve ekonomik büyüklük alanı yarattılar. Diğer taraftan bugüne kadar çözümlenemeyen sorunların kaynağı da oldular. Bu kadim coğrafyanın insanları, yaklaşık XVI. Asırdan bugüne gelindiğinde kendilerine “medeniyetten yoksun” olanlar şeklinde bakılmasına fazlaca alınmadılar. Hatta coğrafya içinde istismara açık kesimlerin olduğunu iyi biliyorlar. Bu kesimlerin o çıkarcıların politikalarına kanarak kullanılmasına ve saptırılmasına yine soğukkanlı yaklaşımlarla karşılık veriyorlar. Bazılarının, sapkınlara bakarak, “zaman gelir, onlar da anlarlar” dediklerini duyabilirsiniz.

“Doğru tektir” şeklinde yapılan açıklamalar çok tehlikelidir! 

Bir de kurumlar var, Kaplan da bazılarına değiniyor. Mandacılık ne demek? Bunu kim icat etti, nerede uygulandı, bu bir politika ise “yapılanlar doğruydu” denebilir mi? Orta Doğu’nun tarihine zorla sokulan Avrupalı “mandater devletler” ne işe yaradılar, çözüm mü getirdiler, bu bir “geçici rejim” miydi? Bunlar coğrafyaya gözyaşı, istila ve savaş getirdi, barış ve istikrar değil! Benzer şekilde, Cemiyet-i Akvam neydi, bölgeye ne getirdi? Böyle işte, belli bir dönem için güçlülerin belirlediği politikalara uygun şekilde geliştirilen savaşlara ve daha sonraki paylaşım anlaşmalarına referans olacak türden makamlar ihdas edildi. Arap Yarımadası’nda modernleşmeyi nasıl tarif edeceğiz? Alınan petrolün karşılığında süslü gökdelenler inşa edilmesi modernleşme miydi? Yaklaşık XVIII. Asırdan bugüne, baskın biçimde Avrupa’nın ve belli bir zaman sonrasında Amerika’nın etkisinin çok yoğun görüldüğü Orta Doğu’da her şey yolunda mı? 

Sanırım Kaplan şöyle demek istiyor: “Batı her şeyi verdi, sistem, düzen, akıl, para, vs. ama Orta Doğu’daki toplumlar (“Müslümanlar”, “İmparatorluk artıkları”…) yine de sorun üretiyorlar!” 

Ortadoğulu toplumları Ortadoğululara vurdurmak bir politika değil de ne?

Anlıyorum… Bu coğrafyada belli kesimler “emperyalizm” ve “sömürgecilik” kavramlarını fazlaca dile getiriyorlar ve bunun açıklamasını yaparken Kaplan, “siz emperyalist ve sömürgeci değil miydiniz” diye soruyor. Kaplan, böylesi bir kavramsal tartışma yoluyla bugün bile Batı çıkarlarının üstünlüğüne vurgu yapmak, Çin’i burada “büyümemesi gereken” güç ve Rusya’yı Sovyet döneminden bu yana bölgeyi “karıştıran” göstermek istiyor. Yanlışlıkların açıklamasını da İslam tarihi ve Osmanlı tarihi dönemlerinden başlayarak yapıyor.

“Sovyetler çok iyiydi” diyen var mı da bugün Irak veya Saddam ile ilgili hususlar öne çıkarılmak suretiyle açıklamalar yapılıyor? Üstelik İran-Irak Savaşı’nı da hafızalarda, I. ve II. Körfez Savaşları da… “Küresel terör örgütü” olarak tarif edilen Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD, bazen buna “İslam Devleti” denmektedir) nedir, ne işe yarar, bilmeyen var mı? Batı müdahale ettiği halde bugün İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve başka yerlerde neden istikrar sağlanamadı? Yoksa bu eğrelti durum daha mı kazançlı duruyor? Bu bakışla, “modern dönemde Britanya ve Amerika, Orta Doğu’yu sömürmedi, bölgeye istikrar gelsin diye özveride bulunuldu” mu denmeli? Kaplan bu fikri mi savunuyor? 

Kaplan’ın temel yaklaşımına bakarak soruyorum; eğer “din ve mezhep sömürüsü” yoluyla insanlar bugünkü “trajediye” sürükleniyor ve “İslam” bu sorunun asıl kaynağı gösteriliyorsa, bu argüman (hatta politika) Orta Doğu’da kimin işine yarar?

SONUÇ

Buraya kadar teorik ve pratik karşılığı olan jeopolitik bir analiz yaptık. Söylemek istediğim net: Kaplan gibi şahsiyetler işlerini yapıyorlar, temsilcisi oldukları medeniyete ait politikalarının savunucusu konumundalar. Hatta kadim Mısır’dan bugüne olan tarihsel muhasebeyi yapmalarının asıl amacının sömürgeciliği bile haklı çıkarmak gibi bir sonuca dayandırılması fark edilmiyor değil. 

Her neyse, ben kendi çıkarımımı işaret edeyim. Zamanın ruhu, kapsamlı değerler, saptanan düzen, sistemli entegrasyon ve yöneltilen politika kavramları aynı anda kullanıldığında stratejik bir değer üretir. Eğer Türkiye bir stratejik güç ile yeniden gelişecek, yeni-imparatorluklarla veya yeni-sömürgecilerle etkin bir mücadele yürütecek ise yaması gereken bellidir, köklü bir çalışmaya ihtiyaç cardır. Bu köklü çalışmanın anahtarı ileri sürdüğüm beş kavramı kendi içinde tartışılır olmaktan çıkarmak zorundadır, belirgin bir stratejiye, hedefe ve politikaya dönüştürmelidir. Büyük bir amaç inşa etmek için böylesi güçlü bir modelle çalışmak şarttır!

Geleceğe bakacağız, ancak belli bir hesap yöntemimiz ve sağlam bir kurumsal yapımız olmalıdır. Bu yetenek ülkemize, farklı değerlere göre stratejik bakış açılarını temin edecek, değişik ve aniden gelişen zorlu şartlarda bile güven verecektir. Bizi herkesin anlayacağı şekilde tarif edecek, besleyecek, büyütecek ve sağlamlaştıracak özelliklerle donanacağız ve böylelikle emin adımlarla güçlü olacağız. Türkiye bir Küçük Asya ve Avrupa ülkesidir. Yerimiz bellidir. Kadim kültürümüz var, değerlerimizin savunucusuyuz ama aynı zamanda isabetli biçimde gelişmenin arzusu ve çabası içinde olmak zorundayız. Örneğin Amerika, Fransa, Rusya, Çin gelip bizim adımıza bölgemizde bir düzen sağlamaya kalkmamalıdır, bunun için tüm önlemimiz olmalıdır. Türkiye, akıllı gücü isabetli bir stratejiye bağlı olarak uygularsa istediği başarı çizgisini yakalayabilir. Bu asla rastgele bir hedef olmamalı, bir hesaba dayandırılmalıdır. Eğer kendimizi daha fazla donatırsak, başkaları için gerekli olan cazibeyi de yaratabiliriz, değişik coğrafyalarda kendi bildiğimiz modelle bir düzen sağlayabiliriz. Sistemlerin sistemi! Bu inşa edici fonksiyon, kapsamlı plan, etkin organizasyon, teknolojiyi kullanma ve sürekli gelişimi hedefleme ile mümkün olacak bir konudur. Sistemlerin sistemi aynı zamanda değişik güç alanlarında küresel çapta etkin ortaklıklar kurmayı hızlandıran ve kökleştiren çok önemli bir yapıyı tarif eder. Somut, samimi, dinamik ve paylaşımcı olmak. İç veya dış politikada sade ve anlaşılır olmak. Çok çalışmak ve güven vermek. Kapsayıcı ve birleştirici olmak. Bunlarla ilgili politikaları belirlemek ve sonuç alıcı biçimde icracı olmak. Güç unsurlarını sürekli biriktirmek. İşte bunlarla geleceğe yürüyebiliriz.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sorunun Adı Esad

DİĞER YAZI

Temkinli Dış Politika

Politika 'ın son yazıları

20 views

Stratejik Derinleşme

Politikada "stratejik derinleşme" terimini ifade etmekle, beraberinde neleri söylemiş oluyorum: Aktif, nötür (yeni-izolasyonizm) ve karma politikalar, politik seçenek olarak aynı anda yapılması gerekenler.
30 views

İran’ı Konuşmak

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve beraberindekiler için dün, bugün cenaze töreni yapılıyor ve yarın toprağa verilecekler. Peki bu durumda bizler İran'ı nasıl konuşmalıyız?
100 views

Reisi’nin Olayı

Dün öğle saatlerinde İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Amirabdullahiyan'ın içinde olduğu bir helikopter, Azerbaycan sınırında İlham Aliyev ile açılışı yapılan barajların töreninden sonra dönüşte kötü hava şartlarında düştü ve sadece İran değil, herkes şokta. Enkazı Türkiye'den kalkan Akıncı İHA buldu. Ben bir havacı olarak burada kendi açımdan bazı hususlara değineceğim.
34 views

Rusya’nın Kharkiv Harekatı

Son günlerde Ukrayna-Rusya savaşında önemli bir gelişme var. Rusya için Kharkiv harekatı çok önemli bir koz olacak. Bu kez Rusya tarafı daha derli toplu harekat yapıyor, politikada daha akıllıca ifadeler seçiliyor. Zelensky ise endişeli görünüyor.
82 views

Politik Vizyona Göre Konumlanma Stratejisi

Ülkeler için sihirli kelimeler refah ve güvenlik, öyle değil mi? Peki 2030’lardan sonrasına bakın, dünyadaki gelişmeler ve Türkiye özelinde cevap arayın, vizyonumuz ve stratejimiz ne, refah ve güvenlik için neler düşünülmeli? Bu stratejik-vizyona esas olacak şekilde, politik anlayışımız, sosyo-politik ve sosyo-ekonomik etkileşimlerimiz ne durumda, neredeyiz, ne tarafa doğru gidiyoruz, riskler neler?
DÖNBAŞA

Okumadan Geçme