Kıbrıs ve Mustafa Akıncı

836 Tıklama
35 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın bir İngiliz gazetesine verdiği demeç dün ve bugün tartışılıyor. Söylenen sözler esasında bir seçim yatırımı gibi yorumlansa da Akıncı’nın misyonunun sorgulanmasına kadar eleştiri konusu oldu. Acaba Akıncı Avrupa’nın bir projesi miydi? Üstelik şu da anlaşılmaktaydı, Akıncı gerçekten tarih bilmiyordu, söylediği tarihsel vakıaları yanlış bir noktadan ele alması sanki ona ezberletilen hususlar gibiydi. Bu noktada ben de Kıbrıs tarihinin yakın dönemine ilişkin bazı temel hatırlatmaları yapmak isterim.

Yakın dönemde neleri gördük? Güney Kıbrıs’ın yasadışı bir şekilde Avrupa Birliği’ne alındığını gördük. Brüksel’de gerçekleştirilen NATO seremonisine GKRY de davet edildi ve Türkiye bu etkinliğe katılmadı. Kıbrıslı Rumlar kendi akıllarınca Akdeniz’de sahaları parselleyip şirketlere verdi. GKRY, İsrail ile beraber EastMed projesini açıkladı. GKRY Fransa’ya askeri üs verdi. ABD’den iki senatör kapsamlı bir yasa ile Rumların silahlanmasının önünü açtılar.

Bunlara karşılık Türkiye Libya ile askeri ve deniz sınırlarının belirlenmesi anlaşmalarını gerçekleştirdi. İşte bu süreden sonra Yunanistan ve Rumlar hop oturdu hop kalktı. İsrail ve Fransa başta, ülkeler Doğu Akdeniz’e yönelik etkide bulunmaya başladılar. Sorunun bir kısmı Suriye ve Lübnan’da oynanan kanlı oyuna dönüştü, peşinden Libya’da Hafter’e verilen destekle kendini gösterdi. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır devreye kondu. Amaçları Türkiye’nin önüne geçmekti. Ama asıl önemlisi Kıbrıs’ta “Acaba neleri değiştirebiliriz?” diye bir oyunun kurulduğu oldu. Yine geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın anlamsız açıklamaları gösterdi ki, KKTC’nin siyasetine etki etmeye çalışanlar var. Yapılacak seçimlerde Akıncı politikasını GKRY ve onun arkasındaki güçlere yaranacak şekilde belirledi. Böylelikle Akıncı KKTC’nin davasını satmış oluyordu ve Türkiye’nin bütün çabalarına nankörlük içindeydi. Zira Türk askeri şehitler vermişti ve davayı Türkleri kurtarmakla ilgili görmüş, Kuzey Kıbrıs’ı “Yavru Vatan” olarak isimlendirmişti.

Bu Akıncı’nın ikinci çıkışı olmuştu. Bir kez de Barış Pınarı Harekatı esnasında Türkiye’ye anlamsız sözler söylemişti. Bu tür sözleri Akıncı değil, Yunan, Amerikalı veya İsrailli söyleseydi aynen bu şekilde cümleler kurardı. Bu kez KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeç ilginçti. Bugün (10 Şubat 2020) Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ağır konuştu, önümüzdeki günlerde Akıncı meselesi üzerine açıklama yapacağını söyledi.

Dün Akıncı ne dedi? “Kıbrıs Türk halkı, çok büyük bir oranda Rum tarafına azınlık olmayı ya da Türkiye’ye sürekli bağımlılık ilişkisi içinde yaşamayı istemiyor. Kendi kendini yöneten, kendi kendine yeten, kendi kurumlarında gerçek manada söz sahibi olan bir yapıyı özlüyor. Elbette özellikle ekonomi ve diğer alanlarda başarmamız gerekenler olduğu da kuşkusuzdur… Evet, Kırım benzeri bir ilhak senaryosunun korkunç olduğunu ve bunun Kıbrıs Türklerinin olduğu gibi, Türkiye’nin de yararına bir gelişme olmayacağını belirttim. KKTC’yi asıl ortadan kaldıracak senaryo da budur. İlk defa söylemediğim bu sözlerimin de arkasındayım; çünkü Kıbrıs Türk halkının gerçek duygu ve düşüncesi budur.” KKTC’nin iki eşit kurucu devletten birine dönüşerek, federal çatı altında ve uluslararası hukuk içinde hak ettiği saygın yeri almasını savunduğunu kaydeden Akıncı şöyle devam etti, “Bu çabaya destek olunması gerekir. Böylesi bir Kıbrıs, kuzeyi ve güneyi ile Türkiye’ye dost bir coğrafya olur. Bu da herkesin yararınadır. ‘Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır!’ siyaseti, 1950’lerin sloganıdır. Gerçek durumla ilişkisi yoktur. Kıbrıs’ta yaşayan farklı toplumlar vardır ve barış içinde yaşayacakları federal bir düzen arayışı sürmektedir.” 

Yakın Geçmiş

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı üzerinden 45 yıl geçti. Adada fiilen iki kesimli bir yönetim söz konusudur. 16 Ağustos 1974 günü yürürlüğe giren bir ateşkes imzalanmıştır. Aslında uluslararası düzenle ilgili referans olacak biçimde bir ateşkes hali söz konusudur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bir Ara Bölge oluşturmuştur. Birleşmiş Milletler Kıbrıs konusunda amirdir. Tüm dünya konunun böyle olduğunu biliyor ve görüyor. Ancak uluslararası politika başka bir şekilde gelişiyor, Batı dünyası Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni halen “Kıbrıs Cumhuriyeti” devletinin meşru temsilcisi olarak görmek istiyor. Esasen, “bileşik Kıbrıs” kavramı üzerinde oynanıyor ve bugüne kadarki olumlu çabaların hepsinin üstüne bir perde çekilmek isteniyor. GKRY’li yöneticiler suiistimal peşindeler, birçok konuda, örneğin Doğu Akdeniz kaynaklarının kullanımında, ikili ve çok taraflı anlaşmalar yaparak pekiştiriyorlar. Batı’nın bu tek taraflı, yani “birleşik Kıbrıs” sözcüğünü eğip bükerek sürdürdükleri politik bakış açısı tam bir adaletsizlik, vurdumduymazlık ve çıkarcılık göstergesidir. Kısaca biz buna “oldubitti” diyoruz.

15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi self-determinasyon hakkını kullanarak oybirliğiyle aldığı kararla KKTC’yi ilan etmiştir. Bu ilan boşuna değildir.

Esasında “Kıbrıs sorunu”, Yunanistan’ın “Enosis” istemini (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması) gündeme getirdiği 1948 yılından beri BM’nin gündeminde yer almaktadır. 1955 yılında kendi kendini yönetme bahanesi altında İngiliz Koloni Yönetimi’nden bağımsızlığını elde edip Enosis’i gerçekleştirmek amacı ile Rumlar EOKA organizasyonunu kurmuşlardır. BM Barış Gücü Mart 1964 tarihinden bu yana Ada’daki mevcudiyetini korumaktadır. BM Barış Gücü Ada’da, BM Genel Sekreteri’nin “İyi Niyet Misyonu” ve “Ateşkesi Muhafaza Etme Mandası” sayesinde bulunmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı ile Ada’da Barış Gücü oluşturulmasına karar vermiştir.

Geçen sürede BM gözetiminde ve misyonu içinde birçok barış görüşmeleri ve arabuluculuk çabaları meydana gelmiştir. Ancak bu çabalar başarısız olmuştur. BM buraya ait bir Özel Temsilci dahi görevlendirmiştir. BM asayiş için her iki kesimin otoritesinden istifade ile kurumsal yapılar kurup işletmiştir. BM bir Yeşil Hat oluşturmuştur. 15 Temmuz 1974’deki Yunan askeri darbesiyle bağlantılı, Ada’nın Yunanistan’a ilhakı amacı ile Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’ne de darbe yapmıştır. Bu gelişme Garanti Anlaşması’nın açık bir ihlali olmuştur. Garanti Anlaşması’nın dördüncü fıkrası gereğince Türkiye, üç garantör devletten biri olarak, Büyük Britanya’yı birlikte hareket etmeye davet ederek, bunun gerçekleşmemesi durumunda, yürürlükteki anlaşmalar gereğince, tek taraflı müdahale etme hakkını koruduğunu bildirmiştir. 20 Temmuz 1974’te Türkiye tek taraflı müdahale hakkını kullanarak Kıbrıslı Türkler’in bütünüyle katledilmesi ve aynı zamanda adanın Yunanistan’a ilhak edilmesini önlemiştir.

12 Mart 1975 tarihinde Güvenlik Konseyi, 367 numaralı kararıyla, Genel Sekreter’den, “Yeni bir İyi Niyet Misyonu üstlenerek ilgili tarafları üzerinde anlaşılmış yeni prosedürler çerçevesinde toplayıp çalışmalara başlaması için, kendisini şahsen tarafların hizmetine sunması ve böylece yoğunlaştırılmış ve anlamlı görüşmelerin yeniden başlaması yönünde, gayret göstermesi,” önerisinde bulunmuştur. Bu tarihten sonra, BM Genel Sekreteri ve Özel Temsilcileri’nin toplumlararası görüşmeler için gösterdikleri çabalar bu karara dayandırılmıştır. Sonrasında BM Genel Sekreterliği ile yürütülen birçok gayret var. Örneğin; Viyana Görüşmeleri (1975-1976), Gönüllü Nüfus Mübadelesi Anlaşması’nın tam metni 2 Ağustos 1975’te Viyana Toplantıları’nın üçüncü turu sonundaki final bildirisinde yayınlanmış ve birkaç yüz Kıbrıslı Rum’un Kuzey’de, birkaç yüz Kıbrıslı Türk’ün de Güney’de kalmaları dışında, Gönüllü Nüfus Mübadelesi Anlaşması yapılmıştır.

13 Aralık 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Raif Denktaş ve BM Genel Sekreteri Özel Temsilci vekili, BMBG Komutanı Prem Chad arasında varılan anlaşmaya dair yayınlanan sözlü ifade şöyledir: “BMBG’nin mandasının uzatılması esnasında gerçekleştirdiği istişareler sürecinde ve bu konudaki görüşlerini Kıbrıs Türk Toplumu ile yaptığı görüş alışverişinin akabinde Genel Sekreter, Özel Temsilcisi’nin Kıbrıs Türk Toplumu Temsilcisi ile Türklerin kontrolündeki bölgede Barış Gücü’nün konuşlandırılması, yerleştirilmesi ve işlevi ile ilgili sorulara ilişkin karşılıklı yazışmalar gerçekleştirerek kabul edilebilir düzenlemeler yapılabilmesi amacıyla görüşmeler yapacağını ifade etmiştir.

Kalıcı barış imzalanamamış ancak fiilen iki taraflı yönetim söz konusu olmuştur. Bütün süreçlerde “iki kesimlilik” hususu gündemde olmuştur. Bu iki kesimden biri olan Kuzey Kıbrıs kendi idaresinde işlerini planlı bir biçimde yürütmek istemiştir. Bu KKTC olarak vücut bulmuştur. KKTC aynı zamanda BM ve ilgili kesim ve garantörler için bir meşru muhataptır. Baştan beri söz edilen iki kesimlilik içinde Türk tarafı için bir altyapı hüviyetindedir. Bunlar doğal sonuçlarla elde edilen kazanımlardır. Karşı taraf bunları görmezden gelmekte ve BMGK çabalarını hiçe saymaktadır. Üstelik bu duruma kendi politikalarına uyduğu nedenle Avrupa da dahil olmaktadır.

Halbuki KKTC Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs’ta bulunan tüm BM birimleri ile yakın temas ve işbirliğini devam ettirmekte ve özellikle ilgili BM ve Kıbrıs Türk yetkilileri arasında oluşan fikir ayrılıkları konusunda bir iletişim ve köprü olarak görev yapmaktadır. New York’taki “Kıbrıs Türk Temsilcilik Ofisi”, başta New York BM Dairesi’nde çalışan ilgili BM personeli olmak üzere, BM Sekreteryası ile düzenli temaslarda bulunmaktadır. Kıbrıs Türk Temsilcilik Ofisi, “İyi Niyet Misyonu” çerçevesinde yapılan müzakereler dahil, ilgili tüm konularla ilgilenmektedir. Ada’daki BMBG ve İyi Niyet Misyonu’nun mandasının desteği ile çeşitli programlar insancıl ve güven artırıcı çalışmalar yürütmekte ve Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların uzlaşma sürecine katılımlarının kapasitesini güçlendirmek için mali yardımda bulunulmaktadır.

Avrupa Birliği (AB)

AB, GKRY halinde Kıbrıs Cumhuriyeti olarak içine aldı. Nasıl? 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye 10 yeni üye katılacaktı. AB’ye yeni üye olacak Kıbrıs’ın kendine özgü durumu, BM Genel Sekreteri’nin, Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan 1 Nisan 2003 tarihli raporunda şu şekilde tespit edilmiştir: “Kıbrıs, bir uluslararası ihtilafa konu olması ve bu durumuyla Güvenlik Konseyi’nde daimî bir gündem maddesi teşkil etmesi itibariyle, AB adayları arasında kendine özgü bir konumda bulunmaktadır.

Belli noktalarda anlaşılarak iki kesimlilik hali korunsa bile Ada’nın yeniden birleştirilmesine yönelik olarak kapsamlı çözüme ulaşma çabaları, BM Genel Sekreteri’nin İyi Niyet Misyonu çerçevesinde 1999’dan bu yana devam etmektedir. Bu gayretin temel hedefi, Kıbrıs Türk tarafıyla Kıbrıs Rum tarafının kapsamlı bir çözüme ulaşmaları ve Kıbrıs’ta yeni bir düzenin yaratılması olmuştur. “1 Mayıs 2004’ten önce bir çözüme ulaşılmasının, ilgili tüm taraflar ile uluslararası barış ve güvenliğin yararına olacağı,” düşünülmüştür. Bu yaklaşım, Kıbrıs’ın AB’ye 1 Mayıs 2004’te “birleşik” olarak girebilmesinin yegâne yolu olarak öngörülmüştür.

AB, Birleşik Kıbrıs’ın katılımı yönündeki tercihini güçlü bir şekilde müteaddit defalar dile getirmiş, BM Genel Sekreteri’nin İyi Niyet Misyonuna olan desteğini belirtmiş ve böyle bir sonucu teşvik etmek üzere somut taahhütlerde bulunmuştur.

31 Mart 2004’te İsviçre’de yapılan görüşmelerde, BM Genel Sekreteri, ayrı ve eşzamanlı referandumlarla onaylanmak üzere taraflara iletilen Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü hakkındaki planı, Kıbrıs’taki iki kesim, Yunanistan ve Türkiye ile yakın istişare halinde tamamlamıştır. Kuruluş Anlaşması, federal hükümet ile “Kıbrıs Rum Devleti” ve “Kıbrıs Türk Devleti” olarak iki kurucu devletten oluşan, yeni bir “iki kesimli” ortaklık esasına dayalı “Birleşik Kıbrıs” devletinin kurulmasını öngörmüştür. Anlaşmada, “Kurucu Devletlerin eşit statüde olduğu, her birinin kendi ülke sınırları içinde yetkisini icra ettiği,” hükmü yer almıştır. Ayrıca, Kuruluş Anlaşması’nın Temel Maddeleri, “Kıbrıs’ın Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin ortak yurtları olduğunu ve yekdiğerinin ayrı kimliğini ve bütünlüğünü tanıdıklarını ve aralarındaki ilişkinin bir azınlık çoğunluk ilişkisi değil, hiçbir tarafın diğeri üzerinde yetki ve otorite iddiasında bulunamayacağı bir siyasi eşitlik ilişkisi olduğunu,” öngörmüştür.

AB Komisyonu İsviçre’de müzakerelerin son aşamasında hazır bulunmuştur. Kapsamlı çözüme ilişkin AB taahhütleri hakkında taraflar ile AB Komisyonu anlaşmaya varmıştır. Anlaşmaya varılan metinde, “AB’nin temel ilkelerinin, Kıbrıs’ta yeni bir durumu öngören ve barış içinde AB’ye katılımına imkân tanıyan Kuruluş Anlaşması’nda ifadesini bulmuş olduğu,” açıkça belirtilmiştir. Bu çerçevede, Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliği ve iki kurucu devletin eşit statüsü de vurgulanmıştır. Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin asli kurucu yetkilerini kullanmalarına, özgür ve demokratik, ayrı ayrı ifade edilmiş ortak iradeleriyle bir çözümü kabul etmelerine imkân tanımak üzere, kapsamlı çözümün eşzamanlı ve ayrı olarak referandumlara sunulması hususunda mutabık kalınmıştır. Söz konusu referandumlar Kıbrıs’ta 24 Nisan’da düzenlenmiştir. Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu BM Genel Sekreteri’nin, Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004’te AB’ye birleşik olarak girmesine imkân tanıyacak olan çözüm planı lehine oy kullanmıştır. Buna karşılık, Kıbrıslı Rumlar planı yüzde 75’lik bir çoğunlukla reddetmişler ve birleşik Kıbrıs’ı AB’ye sokma yönündeki çabalar böylece başarısızlığa uğramıştır. Sonuç olarak, BM Genel Sekreteri’nin kapsamlı çözüm planı, ilgili hükümleri uyarınca geçersiz ve hükümsüz kalmıştır.

Kıbrıs Türk halkı asli kurucu yetkisini kullanmış, saydam ve demokratik bir referandum yoluyla “birleşik Kıbrıs” çabasının kurucu ortağı olarak AB içinde siyasi geleceklerini görme arzusunu ifade etmiştir. Gelinen aşamada, AB’nin, Kıbrıs Türk halkının gerçek ve özgür irade beyanını kabul etme ve bunun gereğini yerine getirme yükümlülüğü ortaya çıkmıştır.

Şu olana bakın: “Kıbrıs Cumhuriyeti AB tarafından üye ülke kabul edilmiştir.” Sorduğunuzda, nasıl olsa anlaşma olacak, biz taraf değiliz, yürüyen işin neticesine göre ön aldık, diyorlar. Ama Kömür Birliği zamanından bu yana Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi bünyesine almamak için neler yaptıkları ortadadır. Ayrıca müracaat etse KKTC’yi de bünyelerine bu haliyle almayacaklar, “Senin kaydın zaten bizde,” diyeceklerdir.

Bu durumda Türkiye’nin tezi bellidir. 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs’ta ayrı ayrı ve eşzamanlı gerçekleştirilen referandumlar Ada’da iki ayrı halkın var olduğu ve birinin diğerini temsil etmediği gerçeğini teyit etmiştir. Bu itibarla, çözümün her iki tarafın rızasına dayanması gerektiğini göz ardı eden ve Ada’nın tamamının tek bir otorite tarafından temsil edildiği yönündeki iddialar mesnetsizdir. Bu durum ve gerçekler ışığında, 16 Nisan 2003 tarihli Katılım Antlaşması uyarınca 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye katılacak olan yalnızca Rum tarafıdır. Zira, 16 Nisan 2003 tarihli Katılım Antlaşması, Ada’nın siyasi ve hukuki bölünmüşlüğünü esas alarak Birleşik Kıbrıs’ın AB’ye üye olmasına imkân vermemektedir. Böylece, uluslararası bir sorun Avrupa Birliği’ne ithal edilmiş olmaktadır. 

AB bundan rahatsızlık duymamaktadır. 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye katılacak olan Rumlar, Kıbrıs Türklerini veya Kıbrıs’ın tamamını temsil etmeye yetkili olmadıkları gibi, eşit statüye sahip Kıbrıs Türkleri veya Kıbrıs Adası’nın tamamı üzerinde yetki veya egemenlikleri de bulunmamaktadır. AB tarafından kabul edilen “Kıbrıs Cumhuriyeti”, Kıbrıs Türklerine zorla empoze edilemez. Kendi anayasal düzenleri altında ve kendi sınırları içerisinde örgütlenmiş bulunan Rumlar, Kıbrıs Türklerini veya Kıbrıs’ın tamamını temsil eden yasal hükümet olarak kabul edilemez. Kıbrıs Türkleri, kendi ülke sınırları ve anayasal düzenleri içerisinde örgütlenmiş bir halk olarak, hükümet etme yetkisini ve egemenliklerini kullanmaktadırlar. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya devam edecektir. Güney Kıbrıs’ın AB’ye girişi Türkiye’nin 1960 Antlaşması’na dayanan Kıbrıs üzerindeki hak ve yükümlülüklerine hiçbir şekilde halel getirmez.

Doğu Akdeniz Doğalgaz Anlaşmaları

GKRY ile İsrail’in Doğu Akdeniz’deki tüm çabaları benzerlik göstermektedir. Sanki birbirlerine akıl vermektedirler. Oldubittiler, uluslararası anlaşmaları görmezden gelme ve sorunları zamana yayıp sulandırma yöntemi bilerek yapılmaktadır.

Bu cümleden hareketle, son dönemde gelişen çok taraflı doğalgaz anlaşmaları dikkat çekmektedir. Önce İsrail ve GKRY Doğu Akdeniz’de kendilerine göre parsellemeler yapmışlar ve belli şirketlerle ve ülkelerle anlaşarak ticari manada (buna fiili uygulama diyelim) sonuç alacak adımlar atmışlardır. Parselledikleri alanlarda sondaj yapmışlar ve bazı alanlarda sonuç almışlardır. Bu durumda İsrail, Mısır, GKRY, Yunanistan ve Avrupa, bulunan enerji kaynaklarını çıkarma, işleme, doğalgaz boru hattı inşa edip Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya aktarma faaliyetine zemin hazırlama çabası içine girmişlerdir.

İşte bu durum tam bir hukuksuzluktur. AB hukuksuz olan GKRY’yi içine almıştır. Bu da yetmemiş, çıkarılan gazla ilgili çok taraflı anlaşmalara imza atmış ve Avrupa Konseyi kararıyla bütçe ayırmıştır. BM bu duruma karşılık herhangi bir karar almamıştır. Halbuki bu tür hukuksuz durumlar ileride oluşabilecek güvenlik risklerinin ve anlaşmazlıkların sebebidir ve BM Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda olan bir konudur.

Avrupa dediğimizde öncelikle Fransa ve İtalya’nın durumu gündeme gelmektedir. Aslına bakarsanız bu iki ülkenin toraklarında petrol yoktur, ama önemli petrol şirketleri vardır. Fransa Total ve İtalyan Eni şirketleri bölgede nüfuz sağlamak peşindedir. EastMed boru hattı projesi konusu İtalya’ya çıkacak şekilde planlanmaktadır. Avrupa Birliği ise EastMed’in ekonomik gerekçelerle uygulanabilir bir proje olmadığını ifade etmektedir.

Sonuç

Kıbrıs henüz BM Güvenlik Konseyi ile ilgili bir sürecin görüşüldüğü adadır. İki kesim 1974 yılında birbirinden ayrılmıştır. Kalıcı bir barış anlaşması için Türk tarafı tüm iyi niyetiyle çabalara katkı sağlamaktadır.

İsrail, AB, İngiltere, Fransa, ABD, NATO, Yunanistan Güney Kıbrıs ile işbirliği halinde birtakım oldubittileri gerçekleştirmektedirler. Bunlar hukuksuz çabalardır ve tam bir sorumsuzluktur. Üstelik bu hukuksuzluğa büyük enerji şirketleri de dahil edilmektedir.

Konuyu sadece Doğu Akdeniz’deki kaynaklar açısından görmemek gerekir. Bunun yanı sıra, Çin’in Bir Kuşak Bir Yol isimli inisiyatifi, yani yeni İpek Yolu projesi Doğu Akdeniz havzasından geçecek ise bahse konu Batılı işbirlikçiler şimdiden bu yolu kontrol edecek bir altyapının hazırlığı içindedirler. 

Uluslararası senaryolar ve vizyonlar bir yana, ortada bir haksızlık vardır ve şu ana kadar görülen oldubittiler büyük bir vurdumduymazla sürdürülmektedir. Halbuki olması gereken BMGK çalışmaları neticesinde Ada’da kalıcı barış ile iki kesimli birleşik Kıbrıs konusunun kabulüdür ve bundan sonra Doğu Akdeniz’de deniz hak ve menfaatleri üzerine anlaşmalara varılmasıdır. İki taraflı ve uluslararası projelerin gerçek hukukla imzalanması gerekmektedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Gerilmeler

DİĞER YAZI

Yakın Dönem Türk-Amerikan İlişkileri

Politika 'ın son yazıları