yakin-donem-turk-amerikan-iliskileri
Yakın Dönem Türk-Amerikan İlişkileri

Yakın Dönem Türk-Amerikan İlişkileri

/
1281 Tıklama
52 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri Kasım 2020’da gerçekleşecek. Mevcut Başkan Donald Trump Amerikan siyasetinde çok tartışmalı başkanlar listesinde başlarda yerini şimdiden aldı. Trump’ın azil süreci hem kendisi hem de Amerikan siyasi tarihi açısından önemli bir dönemeçti.

Trumpizm

ABD Başkanlığı’na bürokrasiden gelen Demokrat Barack Obama küreselci taraftaydı. İki dönem Başkanlık yaptı (2009-2017). Ardından iş dünyasından gelen Cumhuriyetçi Donald Trump seçildi. Trump ulusalcı ve muhafazakâr ekseni temsil ediyor.

Obama döneminde Irak’tan asker çekildi, Usame Bin Laden bir operasyonla öldürüldü, NATO görevi sonrasında Libya lideri Muammer Kaddafi muhaliflerce katledildi. Amerika Rusya ile Yeni START (Strategic Arms Reduction Treaty) anlaşması imzaladı, İran ile müşterek kapsamlı nükleer plan (JCPOA) anlaşması imzalandı. Döneminde Silikon Vadisi’nin ürünleri küresel piyasada en üst seviyeye çıktı. Siber güvenlik konularında ABD açısından önemli tedbirler aldı. Elektrikle çalışan araçlar yaygın olarak kullanılabilir düzeye getirildi. Fosil yakıtın bu yöndeki sarfiyatına alternatif geliştirilmiş oldu. Enerji depolama teknikleri ve gereçleri pratik hale getirildi. Robot ve yapay zeka (AI) sistemleri üst seviyeye taşındı. 3-D baskı yaygınlaştırıldı. Alışveriş alışkanlıkları değiştirildi. Küresel ekonomi daha akışkan oldu. NASA ile ilgili düzenlemeler yaptı, uzay çalışmalarına yön verdi. Başka gezegenlere yoğunlaşma sağlanacak türden yasalar çıkardı.

Obama döneminde bölgemizde çok konu birbirine girdi, ancak yeterince konuları irdeleyecek biçimde tartışma yaşanmadı. Özellikle Suriye konusunda lanlar belli ise onun yanlış adımlarıyla ilgiliydi. DAEŞ terörü konusu, Vekalet Savaşları, Filistin sorunu çıkmazı Obama zamanında genişledi. Arap NATO’su fikri de Obama dönemine aittir.

Resmen Beyaz Saray’a 20 Ocak 2017 tarihinde geçen 45nci ABD Başkanı Donald Trump nevi şahsına münhasır bir politikacı olarak tanındı. Döneminde Amerika’da ve dünyada popülizm, kleptokrasi, kinizm, otokrasi kavramları çokça tartışılır oldu. “Yalan” sözcüğü yerine “yaratılmış gerçeklik” politik olarak işlerlik kazandı. İnsanlar o kadar kanıksadı ki, “Trumpizm” diye bir politik yöntem konuşulur oldu. Dünyada Twitter diplomasisine işlerlik kazandırdı. Max Boot, Trump’a, “Distopyacı, sanki kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi, yaptığı ise tehdit etmek, kaos çıkarmak, Müslümanlara yasaklar getirmek…” diyor.

Yaptırım konuları var, daha önce kanunu çıkan Amerika’nın hasımlarına yönelik yaptırım uygulamaları (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act – CAATSA) Trump döneminde çokça kullanılmaya başlandı. Trump döneminde daha çok Ticaret Savaşı uygulaması öne çıktı. Ama esasen Siber Savaş perspektifindeki konuların hepsi bu asrın konusu olarak gündemdeydi. Hatta Trump’ın 2016 sonu seçim süreci ve bir başka alanda Brexit ile bütün dünya olarak yüzleştiğimiz post-truth konusu gösterdi ki, elinde imkânı olan her ülke bu uygulamaları bir başkası için kullanmaktaydı, gerçek buydu. Bundan böyle Amerika’da da propaganda, Bilgi Savaşı ve post-truth konuları öncelikli uygulamalar oldu. Şahsen öne çıkardığım bir uygulama daha var, Amerika Trump döneminde “Gri Bölge Savaşı” dönemini başlattı. Bu kapsamda her ne kadar, “Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore ile savaştayım,” dese de bu uygulama ile Amerika çok sahada Gri Savaş yöntemiyle hareket eder olmuştu.

Trump dönemindeki tartışmalara bakılırsa kısa dönemdeki stratejiler için Amerika’da kanun yapıcılar özellikle dört yeni tehdide odaklanıyorlar. Bunlar; yapay zekanın demokratikleştirilmesi, sosyal ağların evrimi, ademi merkeziyetçi uygulamaların yükselişi ve dezenformasyonun arka kapısı konusu. Derin-sahtekârlık ve dezenformatif algoritmalar ile dünya neredeyse kaotik bir haldedir. Bu zaman periyodu Trump’a rasgelmiştir. Böylesine yeni ve belirsizliklerle kaplı bir süreçte bir de siber savaşların hızlı şekilde gelişmesi dünyada pek çok sıkışmanın da sebebi olmaktadır.

Başlangıçtan itibaren ortaya sanki bir poker masası kurulmuş ve karşıda bir rest çeken oyuncu var. Trump Amerikan politikasını Obama’nın yaptıklarının tersi politikalarla belirgin hale getirdi. Uluslararası anlaşmalardan tek taraflı çekilme sürecin başlattı. İran ile nükleer anlaşmayı bozdu (8 Mayıs 2018), Paris iklim anlaşmasında mızıkçılık çıkardı. Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP) Amerika’nın zararına dedi. Rusya ile Orta menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) anlaşması konusunda tartışma başlattı. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile ilgili pürüzler çıkardı. NATO’ya kafa tuttu. Hatta ABD Merkez Bankası FED’e bile kafa tuttu.

Dünyaya küresel Ticaret Savaşı açtı. Almanya ve Çin’e ekonomik açıdan ağır faturalar kesmeye başladı. Bu süreçte Çin ile daha derin bir Ekonomik ve Ticari Savaşa giren ABD’nin uygulamaları dikkat çekti. Bunlar küresel etkiler yaratır cinsten sonuçlar verdi.

Çin’in gelecekte ABD’yi ekonomik ve teknolojik geçmesi tehlikesine karşılık yoğun bir ekonomik ve siber savaş dönemi başlamış oldu. Çin, Tayvan konusunu her an sorun edebilir diye düşünene Trump Pasifik’te işleri sıcak temasa getirmeden başka yollarla çözmek istiyordu. Bu nedenle Kuzey Kore ile ilişkileri düzeltmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Kuzey Kore ile diplomatik ilişkiler geliştirmiş ve bu ülkenin lideri Kim Jong-un ile 12 Haziran 2018’de Singapur’da bir araya gelmişti. Sonrasında ilişkiler yavaşladı. Yine de Güney Çin Denizi bölgesinde ülkeler yoğun silahlanmaktalar.

Buna karşılık İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır ile ilişkilerini en üst seviyeye çıkardı. Trump’ın damadı ve Başdanışmanı Jared Kushner Ortadoğu’da önemli ilişki değişiklikleri yapmaya başladı. Kudüs’te ABD Büyükelçiliği’ni açtı. Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı güçlü şekilde destekleyen Trump yönetimi, 2 Ekim 2018’de gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesinin ardından ciddi şekilde bocaladı.

Başar Esad rejiminin Han Şeyhun’da kimyasal silah kullanmasının ardından ABD, 7 Nisan 2017’de rejime ait Şayrat Üssü’nü füze saldırısı düzenledi. Duma’daki bir kimyasal saldırının ardından bu sefer 13 Nisan 2018’de Esad rejimine ait bazı kimyasal hedefleri vurdurdu. Trump Suriye’de gitti geldi. Ama Rusya ile kozlarını paylaşmanın alanı olarak Ortadoğu’nun bu viraneye çevrilmiş ortamında beraberler.

Seçimlere (200 kadar) asker ağırlıklı bir kadroyla hazırlanan, ilk kabinesine yine (8 kadar) asker emeklisi atayan Trump, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadı, önüne gelene “kovuldun” dedi. Obama döneminden kalan danışmanlar ve bürokratlar ise şu an neredeyse hiç yok. Trump’ın seçilmesi sürecinde Rusya ile bazı ilişkiler olduğu konuşulmaya ve davası yargıda sürdürülmeye devam ediyor. Azledilme baskısı altında bir ABD Başkanı olarak görev yaptı, nihayet çok yakın bir tarihte, Şubat 2020 başında bu baskıdan kurtulabildi.

Gelecekte, “Hakkında doğru düzgün kitap yazılmayan Amerikan Başkanı kim?” diye sorulacak herhalde. Neler yazılmadı ki? Bunlardan en bilinen dört tanesi: Greg Miller’ın “Çırak” (Apprentice), Michael Wolff’un “Ateş ve Öfke” (Fire and Fury), Bob Woodward’un “Korku: Trump Beyaz Saray’da” (Fear) ve Joshua Green’in “Şeytan Pazarlığı” (Devil’s Bargain). Ne anlatıyor bu kitaplar? Çok küçültücü ayrıntılar var içinde. Nasıl bir eleştiri tarzı bu? Demek ki Amerikan demokrasisi bütün bunlara rağmen sürdürülebilir bir sistem.

Ama şurası açık, Trump eleştirilmeye açık bir karaktere sahip, politik kariyerinde de bunun bir yansıması var. Hatta Amerika’da (ve dünyada) medya ve lobicilik gücünün küreselcilerde olduğu göz önüne alınırsa, “Trump bir yapsa bin işitecek!” bir ortam var aslında. Küreselci neoliberal plütokrasi Trump’ı rahat bırakmamaktadır.

Burada ABD lideri Trump dönemine ilişkin bir açıklama getirmeye çalıştım ve buna “yeni postmodern politika yapıcılık” diyorum. Ama Trump’ın kendisi “popülist bir işveren” edasındadır. Buna “Trumpizm” diyenler çoğunluktadır. Dünyada birçok yaratılmış gerçeklik ona ait değil, ama o bunlar için elverişli ortama uygun bir karakterdir. Yine de dobra! Bugüne kadar Trump ile dünyada çok paradoks yaşandı, daha da yaşanacak gibi. Onun hakkında daha çok konuşacağız.

İlişkiler

Türkiye açısından bakıldığında, önceki Başkan Barack Obama döneminden kalma bir sorun sahası var. Örneğin Suriye özelinde ortaya çıkan konular oluştu ve halen sorun sahası ateş altında. Trump döneminde ise bizzat kendisinin değiştirmeye çalıştığı Obama’nın yanlışları vardı ve bu yüzden Amerikan bürokrasisindeki tartışmaların çokça yaşandığı ve dışa yansıdığı politikalarla karşılaşıldı, sonuçta taraflarca belirgin bir Trump sisteminin anlaşılmasına dek süren kaotik dönem yaşanmış oldu.

Dolayısıyla yeni bir dönemece gelirken derinlemesine bir analiz yapmak yararlı olacak. Özellikle Türkiye ile mevcut sorunların başında görülen ve sembolleşen S-400 ve F-35 konuları var. Ama meseleler bu temelde sembolleşse de esasen Türk-Amerikan ilişkilerinin algılanma sorunu içinde bulunulduğunu bir kez daha fark ettik. Bu açıdan bakıldığında, “Dünya Amerika’yı yeni mi anlıyor?” diye sormadan geçemeyeceğim. 

Maalesef Türkiye’de Amerika’yı anlayamayanlar var. Türkiye’nin geleceğini belirlerken çok dikkat edilmesi gereken noktaların başında dış politika gelir. Burada her ne kadar komşumuz olan ve tarihsel açıdan birçok gelgitle tarif edebileceğimiz ilişkilerinde yerini alan Rusya hassasiyetini koruyorken, Batı ittifakı ile sıkıca bel bağlanan ve kültürel dokuya kadar entegrasyonu sağlanan bir ortamda, durumu tam idrak edemeden ilişkilerin derinleştirildiği bir Amerika’yı tartışıyoruz. Her ne kadar uzak da olsa, Amerika aslında her daim en yakınımızda ve belki de içimizde idi. Şimdi sahada gördük ve dedik ki, “Suriye’de Türkiye, ABD ve Rusya’ya fiilen sınır komşusu oldu.”

İşte böylesi bir tespit sorunu içindeyken dış politikayı işaret edecek bağlamda ve Amerikan-Türk ilişkilerinin geleceği özelindeki temel konuyu açıklarken, bakılacak noktaların başında bizim açımızdan, “Amerika ne yapıyor?” buna karşılık, “Türkiye ne yapmalı?” biçiminde eleştirisel incelemelerin yapılması gerekmektedir.

Türkiye Barack Obama döneminde pek farkına varılamadı, ama aslında Obama’nın daha ilk başlarda Türkiye ziyaretlerinin özelindeki yakınlığının ötesinde, Amerikan bürokrasisinin Türkiye açısından önemli olan doktriner yaklaşımı tam bir sorun sahası idi. Bu nedenle “Obama Doktrini” ve buna bağlı gelişen Vekalet Savaşları ile nüfuz alanlarında kazanım elde etmek açısından yöntemsel bir farklılık yarattı. Suriye’de sürdürülen Vekalet Savaşı’nın asıl sahibi Obama idi. Elbette biz daha sonraları binlerce treylerle taşınan ve CENTCOM kanalıyla terör örgütü PKK ve YPG’ye verilen, hatta “eğit-donat” ile teçhiz edilen, teşkilatlandırılıp bir “garnizon devletçiğine” dönüştürülecek olan yapıyı tartıştık durduk. Tartışmak bir yana Türkiye’nin içinde ve sınırında en başlıca konu buydu aslında, mücadelenin esası bu noktada düğümlenmekteydi. 

Bu yapı bir bakıma başka komplikasyonlarıyla bölgeye sirayet etmişti. Bunların içinde en önemli konulardan biri de DAEŞ terör örgütü idi. DAEŞ esasen radikal terör örgütü olarak Amerika ve İsrail’in politikalarını gerçekleştirmek açısından tam bir “kolaylaştırıcı” rol üstlenmiş haldeydi. Öyleydi-değildi tartışmaları bir yana, ama sonuçta olan şuydu; DAEŞ’in boşalttığı alanlara Amerika’nın istediği organlar yerleştiriliyordu ve bunlar Türkiye’ye mütecavizdi. Amerika bunu Birleşmiş Milletler’in ve koalisyon ülkelerinin sağladığı meşruiyetle beraber çok rahatlıkla gerçekleştiriyordu. Bu bakımdan Vekalet Savaşı’nın kolaylaştırıcısı terörle sürdürülen bir oyunda Obama döneminin aklı bir süre daha bölgede kendini gösterdi. 

Bir hatırlatma, Obama Irak’tan asker çekti, ama nihayetinde bölünmüş bir Irak, sahada etkin olan vekiller, paralı askerler ve CENTCOM ile CIA’nın uzmanları vardı. Bunlar Amerika’nın sahadan çekilmesi anlamına gelmemekteydi. 

Türkiye’de önemli çoğunluk bütün bu olanlarla yüzleşinceye kadar Amerika’yı samimiyetle “müttefik ve ortak” olarak değerlendirmekteydi. Anlaşıldı ki Amerika, İsrail’in de çıkarına olan bir düzeni bölgeye böylelikle yerleştirmekteydi ve bu ikili oynama tarzı yeni dünyanın politik sahnesinde anlaşılması gereken bir uygulama olarak kendini gösterdi. 

Olaylara sadece terör örgütleri ölçeğinde bakıldığında, daha başka konular da sonradan gün yüzüne çıktı denebilir. Zira İran Devrim Muhafızları’nı bir terör örgütü olarak işaretlemek Trump döneminde söz konusu oldu. Bu tamamdı. Ama öncesinde bir karar değiştirme hali vardı. Neydi o? Obama İran’a yakın durarak onun sistemini değiştirebileceğini öngörmüştü. Yani onunla işbirliği yapar gibi pek çok ciddi adımda masaya oturacak, ama aslında İran’ı içten değiştirecekti. Önce ABD ve İran bir nükleer anlaşma yaptılar. JCPOA anlaşması, 2015 yılından itibaren P5+1 ülkeleri olarak İran’ın nükleer güç ile ilgili denetimleri sağlanmaya çalışıldı. Bu aslında İran’ın işine gelen bir politika oldu. Amerika bu durumdan daha sonraki Başkan Trup döneminde cayacaktı. Terörle ve vekaletle ilgili değerlendirmeye bakılırsa, İran aslında bu her iki konuda da Amerika ve İsrail ölçeğinde karşı faaliyet içinde olan bir ülke konumundaydı. Afganistan’dan Yemen’e, Lübnan’dan Suriye’ye pek çok çatışma alanında İran Vekalet Savaşı’nı kendi politikası olarak yürütmekteydi.

Trump işbaşına gelir gelmez Obama Doktrini ile sürdürülen politikaların her birinin tersine hamleler yaptı. Ben buna, “Hasmın sinir uçlarına baskı uygulama politikası,” diyorum. Bölgemizdeki yansımasında Trump’ın ne yapacağını işaret eden hususlar Ulusal Savunma Stratejisi (2018) dokümanında yazılıydı. Bu dokümana göre Ortadoğu nasıl olacakmış? “ABD; teröristleri caydırılmış, ana kıtasına terör ihraç etmeyen, küresel enerji piyasalarının ve ticaret yollarının istikrarına kastetmeyen, güvenilir bir Ortadoğu’yu teşvik edecek.” Dolayısıyla, “ABD, Afganistan, Irak, Suriye ve diğer bölgelerdeki şu ana kadar elde edilen kazanımları pekiştirmek ve İran kaynaklı terörün kalıcı yenilgisini desteklemek için yine kalıcı koalisyonlar geliştireceğiz,” diyor.

ABD İran’a yönelik 12 maddelik bir de yol haritası ilan etti, yine yazılı halde. Yazılı olmayanlar ise Amerika’nın hafızasındaydı. Bunlar iç politik dengelere etki eden türden konulardan kaynaklanmaktaydı. Örneğin İsrail’in projelerinin adım adım gerçekleştirilmesi konusu bir yerde yazmasa da sonuçlarını dünya açıklamalar yapıldıktan sonra öğrenmekteydi. Türk sınırına bir terör devleti kurma planı da yazı değildi, ama yapılanların her bir bu yolda atılmış taşlardan müteşekkildi. Demek ki Amerika’nın çok kapsamlı İsrail ile ilgili tasarrufları gizli bir şekilde sürdürülmekte idi. Bir de müttefik olan ülkelerin sahasındaki konular hakkında bilgi sahibi olunamamaktaydı.

Trump iş başındayken bürokratlarınca önüne konan seçeneklere baktığında hep kendi tarzıyla hareket etti ve “Bu seçeneklerde eksik var,” dedi durdu. Bu tezattan öncelikle kendisi kurtulmak istedi. Döneminde, başlangıçtan itibaren kabinesindeki bütün siyasetçi ve bürokratları gözden geçirmek zorunda kaldı. Özellikle Ortadoğu’da sürdürülen Amerikan politikalarında çalışanları değiştirdi. Bazıları Obama zamanından kalma, bazıları da başlangıçta kendisiyle çalışmak isteyen, “Şahinler” denen kanat vardı. Eğer, örneğin, “Zorluklarım var, biraz bekleyelim,” diyerek Türk muhataplarına işaret verdiği mazeret konuları varsa, bu durum etrafındaki direnç noktalarını kırmak için şahsen vereceği mücadelenin sonucundan sonra hareket edebileceğinin göstergesi oldu.

Trump İran’la 2015 yılında yapılan anlaşmayı bozdu, ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı. Bahse konu Vekalet Savaşı’nda belli hamleler bunlar. Trump işbaşına gelir gelmez çalışanlarından daha sonradan, “Şunu yapmalarını istemiştim,” dediği konular vardı: “DAEŞ liderini bulun öldürün, DAEŞ’i sıfırlayın… İran’ın bölgedeki Vekalet Savaşı’nın başındaki Kasım Süleymani’yi bulun öldürün, İran Devrim Muhafızları’nı terörist ilan edin ve Ortadoğu’daki faaliyetlerinin önüne geçin…” Bunlarla birlikte Trump Yönetimi olarak aslında belirgin olaylar gerçekleştirmiş oldu. Trump’ın sürdürdüğü politikalar sahaya tam olarak etki etti denebilir, ama bu uygulamalar durumu daha da kaotik hale getirdi. Zira uygulamalar çok taraflıydı, aynı zamanda diyalog kapılarının açık tutulması söz konusuydu, küresel diplomasinin her boyutta sürdürüldüğü bir ortamda gerçekleşmekteydi ve bütün bunlar pek çok kişi için kafa karışıklığı yaratmaktaydı. Üstelik Trump bugün söylediğinin yarın tam tersini söylemekteydi. 

Bağdadi’yi bir yana Süleymani’nin öldürülmesi tüm Ortadoğu coğrafyası için belirleyici hamleydi. Türkiye bağlamında bunlar özellikle tartışılan konuları ortaya koymakta dikkate değerdi. DAEŞ’in kullanışlı bir aparat olduğunu hemen herkes daha iyi anlamıştı. Kullanılıp atılabiliyor, bir yerlerde nüve halinde tutulabiliyor ve istenirse diplomatik meşruiyet için parlatılabiliyordu. “DAEŞ şimdi ne halde,” diye bakılırsa en azında “kontrol altında” denebilecek noktadaydı, ama sadece DAEŞ’i değil, aynı zamanda Amerikan adımlarının da takibini gerektiren boyuttaki bir konuydu. İran’ın son yediği darbe, Süleymani konusuyla ilgili, çok derinlerinden sarsıcı oldu. Hemen her İran nüfuz alanında etkisini gösterdi. Bağdadi’yi öldürdüğü gibi Süleymani’yi de öldüren Amerika sorunları başından halleden bir görüntü verdi. 

Suriye’den asker çekmek isteyen Trump’a Amerika’nın savunma bürokrasisi geri adım attırmakla ilgilendi. Çünkü Amerika açısından buradaki asıl mesele Suriye değildi. “Ne işimiz var Suriye’de?” diyen Trump’a içeriden, “Bizim burada olmamızın asıl sebebi meydanı Rusya’ya terk etmemek içindir,” diye bir ses yükseldi. Amerikalı gözüyle bakılırsa doğrusu da buydu. “Petrolü bekliyorum,” diyen Amerika az bir kuvvetle ve vekalet için kullandığı YPG, PKK teröristleriyle beraber Suriye doğusunda Kamışlı ve Deir ez Zor gibi bölgelerde varlık göstermeye devam etmekteydi.

Bütün bu Amerikan politikalarının temel taşlarının döşenmesinde İsrail çıkarlarının da var olduğunu bilmemiz gerekmektedir. İsrail bunların sahaya yansımasıyla oluşan dengelerin kendi lehine geliştiği her adımda bir hamle yaptı veya yaptırdı. ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıttı, Golan Tepeleri’nin ilhakını sağlattı, Lübnan’da yönetime el çektirdi, Filistin ve Kudüs ile ilgili en önemli hamleleri ise aslında yalan ve bir işgal hareketi olan ama adına “Yüzyılın Anlaşması” adını verdiği garabet oldu. Ürdün’ü, Suudi Arabistan’ı, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve elbette darbeci Sisi’nin Mısır ülkesini kendine bağlattı.

Bu konuyu başka şekilde de açıklamak mümkündür. İsrail ve Amerika, İran ve diğer bütün konuları ele alırken esasında birlikte hareket ettiği kendine bir Körfez ve Arap Bloğu yarattı. Suudi Arabistan, BAE, Mısır başta olmak üzere, kolaylıkla bunlara Bahreyn ve Umman da dahil edilebilir, bu ülkelerle Vekalet Savaşı’nın finansmanı ve sahada istihbarat oyunlarında altyapı yüklenicileri olarak yararlandılar. Sahada yerel katkısız başarılı olamayacakları ilkesinden hareketle, bu ülkelerin iç işlerine bir biçimde nüfuz eden ABD ve İsrail sermayesi sonuç verir cinsten, tüm Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de ortak projelere imza attılar. İsrail ve Amerika belirgin olarak Avrupa’yı da yanlarına alarak Libya, EastMed, Mısır’a doğalgaz ihracatı, Suriye’de radikal terör örgütlerinin, bunlara PKK, YPG dahildir, finansmanı gibi olaylar bu ülkelerce gerçekleştirildi. “Arap NATO’su” ve “Küçük Grup” gibi alternatif ileri sürüm oluşumlarla mevcut sağlam adımların sulandırılması politikalarını sahnelediler.

Bölge çetrefil çok konu ile sarsılmaya devam etti. Ancak Suriye konusunda Astana ve Soçi süreci ile belirginleşen bir Türk-Rus birlikteliği meydana geldi. Buna İran da dahil idi ama bu hep temkinli bir ortaklık söz konusuydu. Neticede bu birlikteliğin sahaya yansıması bir yana, konu Türk-Amerikan ilişkileri yönüyle incelenirse, Türk-Rus beraberliği sahada Amerika’nın aleyhine bir gelişme oldu. Bunun önüne geçmek isteyen bir Amerika’yı görmezden gelemeyiz.

Türk-Rus ilişkileri son dönemde yakalanan ivmeyle Silah Sanayii, Nükleer Güç Santrali, Türk Akım boru hattı projesi, gibi stratejik hamlelerle somutlaştı. Bu arada Savunma Sanayii konusu olan S-400 bahsi çok etkili ve sembolik bir konu halindeydi.

Türk-Amerikan ilişkilerinin Obama’dan kalma konusu olan bu Savunma Sanayii bahsi pek de anlaşılır konu değildi. Türkiye ortaklıklara, müttefikliğe, sistem bütünlüğü gibi pek çok ilkeye dayanarak defalarca ABD’nin kapısını çalmış ve hava savunma konusundaki ihtiyacından dolayı Patriot, İHA (ve SİHA) konusundan dolayı Predator satın almak veya birlikte proje geliştirmek doğrultusunda talepte bulunmuştu. Obama bu konulara olumlu cevap vermedi. Türkiye de bölgesindeki gelişmeleri göğüslemek ve ülkesini korumak için temel ve meşru ihtiyaçlarını dikkate alarak, zaman içinde çözümlerini kendisi üretti. Türkiye Rusya’dan savunma sistemi tedariki yoluna giderken İHA ve SİHA konusunda kendisi üretici bir ülke oldu.

Trump bu konularda tam bir iş adamı mantığıyla hareket etti. Döneminde sadece söylemde kalan ve Türkiye’ye hak veren bir tavrı söz konusu oldu, sorun sürekli ötelendi. Hatta son olarak liderlerin görüşmeleri ve peşi sıra gelişen ilgili Bakanlıklar düzeyindeki teknik görüşmelerle, “Ticaretin 100 milyar dolara çıkarılması hedefi” ortaya atıldı. Unutmayalım ki, böylesi büyüklükteki bir hedefin gerçekleşmesi, aslında Savunma Sanayii projelerinin kapsam içinde mütalaa edilmesini de gerektirmekteydi.

Yaşanan zaman diliminde Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkilerde Papaz Brunson, Halk Bankası, Hakan Atilla (cezasını çekip Türkiye’ye döndü,) Metin Topuz gibi pek çok konu vardı. Türkiye bütün bu konularda mevcut hassasiyetleri anlayışla ele aldı. Buna karşılık Amerikan bürokrasisi her defasında Türkiye’ye bir tavır konması durumunu yarattı veya yaratmak istedi. Bu bağlamda Yahudi Lobisi’nin de etkisinin olduğunu söylemeden geçmemek gerekecektir. Esasen bunun bir anlamı da olabilir idi. Amerikan muhalefeti, bürokrasisi ve derin devleti bir taraftan “Trump’ı terbiye edercesine” bir iç politika süreci yaşarken, onun dış politikaya dönük yapacaklarını da engelleyebilmek için, dış ülkelere, bu arada Türkiye’ye çeşitli pürüzlü meseleler çıkardı ve hedeflerde ilerleme sağlanmasının önüne geçti. İşte bu meselelerin çözümünde her defasında Türkiye samimiyle ve adaletle yaklaşınca Trump, Türkiye’nin yaklaşımlarının “hakkını veren lider” oldu. Her defasında, “Cumhurbaşkanı Erdoğan haklı,” demeye başladı. Bu durumu bozmak adına Amerikan derin devleti, bürokrasisi ve Yahudi Lobisi, medyayı da önüne katarak, her bir pürüzlü konuyu abarttı ve düzmece konuları asıl meseleymiş gibi gösterme çabasına girdi. Hatta medya konusu ilginçtir, PKK terör örgütünün elemanlarının yazılarını büyük gazetelerde yayımladı, sözcülüğünü yaptı.

Trump Seçimleri Kazanırsa

Trump’ın azil süreci belirleyici bir dönemi işaret etti. Trump bu “cadı avı” dediği konudan kurtulmak için bazen iç cephedeki karşıtlarının hoşuna gidecek türden hamleleri yaptı, bazen de zamanın geçmesini bekledi. Neticede azil işlemleri geçen hafta sonuçlandı ve Trump artık 2020 Kasım seçimine tüm gücüyle yüklenecek bir lider halindedir. Eğer Trump seçilirse belki daha da güçlü uygulayacağı politikaları olacak. Bunların içinde Türkiye ile ortaya atılan ama ilerleme sağlanamayan konularda da belli gelişmeler olacak. Nedir bunlar? 

  • Türkiye’nin Batı sisteminden uzaklaştırılması, yalnızlaştırılması ve ötekileştirilmesi politikalarını bir tarafa atarak daha sağlam işbirliği konularını yerine getirme yönünde çaba sarf edebilir. Öncelikli ve külliyatlı mesele budur aslında. 
  • Bununla birlikte somut adımları bekleyen sembolik konuların da çözümü söz konusu olabilir. Yüz milyar dolarlık ticari hedef başlığı altında hareket edilerek, S-400 ve F-35 konuları çözülebilir. 
  • Diğer yandan Amerika’nın Ortadoğu’ya bakışına söylenecek bir şey yok gibi. Çünkü enerji kaynaklarının kontrolü konusu ABD’nin Eisenhover’den (Başkanlığı 1953-1961 yılları arasında) bu yana terk etmediği ve etmek istemediği temel bir politikadır. Ama bunu yaparken dengeleri muhafaza etmek gerektiği açıktır.
  • Diğer yandan Amerikalıların Filistin, Suriye ve diğer sahalarda daha objektif olmaları yönünde çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Bu bakımdan diyaloğun açık olduğu diplomasi alanında dostane yaklaşımların da değeri ortaya çıkarak, Erdoğan ve Trump, belki belli kararları müştereken alabilirler. Bu konulardan Suriye gibi olanlarını Birleşmiş Milletler ve diğer kurumlar içinde çözmek söz konusu olabilir, bu daha kolay görülüyor. Ancak Filistin ve Kudüs konusu için Yahudi Lobisi’nin baskısının ne derece başka sorunlar çıkarıp çıkarmayacağı konuları da gelecekte görülecektir.
  • Türk-Amerikan ilişkilerinde temel bahisler neler dediğimizde söylemeden geçilemeyecek olan Fetullah Gülen’in iadesi, Pensilvanya’daki karargahının lağvedilmesi hadisesi var. Amerikan adaletinin yapacakları bir yana bu konunun politik çok yönü olduğu aşikâr. Dolayısıyla bir formül bulunması açısında Trump gibi bir liderin çabasının somutlaşması beklenecektir.
  • Amerika’da Doğu Akdeniz alanında İsrail ve Yunanistan, dolayısıyla Kıbrıs Rumları, lehine çaba sarf eden senatörlerin olduğu açık. Bunların kanun teklifleri yakın zamanda gündeme gelmiş idi. Doğu Akdeniz’de ortak ve uzlaşmacı bir yaklaşımla çözülmeyecek bir konu yok aslında. Bu yönde sağlam bir liderlikle Trump’ın önayak olması beklenirse ve diğer yan seslerin ortadan kalkması sağlanırsa, kazanılacak avantajlar aslında çok fazla olacaktır.
  • Türkiye’de olduğu gibi Amerika’da ve hatta Avrupa’da da çatlak ses çıkaranlar var. Ortalığı toz duman edecek kontrolsüz müdahaleleri en başlıca çözümmüşçesine aktarıyorlar. Örneğin, “Türkiye ABD üslerini kapatsın, Türkiye NATO’dan çıksın…” Ancak şunu hatırlamamızda yarar var, Türkiye NATO gibi kullanabileceği bir gücü elinde tutuyorken neden bundan uzaklaşsın ki? Diğer yandan bu her an değişik fırtınaların estiği coğrafyada elinizde bulunan savunma amaçlı kapasiteyi kapatıp neden başa dönmek isteyeceksiniz ki bunların yerine koyacak unsurlarınız henüz hazır değilse? Bugün ABD yarın Rusya hasım olabilir, bunlar her şekilde birbirlerinin zayıflaması için politikaları güderken Türkiye’yi arada oyun alanı yapabilirler. Dolayısıyla önemli kararları verirken ya bıçak kemiğe dayanmalıdır ya da stratejik açıdan çok sağlam bir kurguya sahip olunmalıdır.

Bütün bunları sıralayabiliyoruz. Temelde bunlar konuşulan başlıklar. Bir sihirli değneğe sahip olmadığımıza ve dünyada güç mücadelesinin bitmeyeceği gerçeğiyle karşı karşıya bulunulduğuna göre her adımda yürütülecek politikalar için dinamik yaklaşımla hareket edilmesi, elimizi sürekli sağlam tutarak gerekli kararlılığın gösterilmesi, çok katmanlı ve boyutlu mücadelenin sürdürülmesi şarttır. En önemlisi, milletçe birlik beraberlik içinde olma konusunda göstereceğimiz titizliktir. Bu güç dışarıya çok anlamlı bir mesajdır.

İlkeler ve Politikalar

Burada Trump’a muhtaçmışçasına bir dış politikaya sahip olunmadığı açıktır. Trump’ı öyle veya böyle, bütün karmaşıklığına rağmen öğrendik sayılır. Üstelik şahsen Trump’ın Türkiye’ye olumlu tutumu da yabana atılır değildir. Elbette bu bir avantajdır.

Ancak Trump olsun olmasın, Türkiye’nin yol haritası bellidir. Şöyle ki:

  • Evvela terörün her şekliyle mücadele içindedir. Senin veya benim teröristim ayrımına karşıdır. Dünyaya bu konuda bir yön verir tarzdaki açıklaması da vardır.
  • Türkiye bölgesel tüm konularda hakkaniyet esasına göre kazan kazan prensibiyle hareket etmekte ve paylaşımcı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda insanlığa, çevreye ve medeniyete zarar vermediği sürece her konuda ilişkiye açıktır.
  • Türkiye’nin kimsenin toprağında gözü yoktur. Her ülkenin barış ve istikrar içinde olmasını istemektedir ve sorunlu sahalarda problemleri çözecek şekilde inisiyatif alan bir ülke konumundadır. Çünkü başkalarındaki huzur Türkiye’nin de huzuru demektir, bunu böyle bilmektedir. Kim olursa olsun, barış ve huzuru bozan bir güç, ülke veya girişim olursa, Türkiye bunların hepsine aynı mesafededir.
  • Dünyada İslamofobi, ırkçılık ve köktencilik konuları giderek artmaktadır. Özellikle etnik, din ve mezhep temelli ayrımların istismarına dayalı politika yapanlar için Türkiye’nin politikası açıktır, insani temelli bir yaklaşım en ulvi ve geçerli olandır.
  • Sürdürülebilirlik konusu önemlidir. Ekonomi, enerji, terör, küresel riskleri kapsayacak biçimde genel güvenlik, gıda güvenliği, çevre ve sosyal konular (moral, sağlık ve eğitim) hakkında işbirliği ve olumlu yönde katkı sağlayacak dostlara ihtiyaç duyar.
  • Türkiye işbirliği sahalarını temelde enerji, yenilenebilir enerji, nükleer güç, uzay teknolojisi ve Endüstri 4.0 konuları ile pekiştirmek ister.
  • Türkiye jeopolitik köprü olma avantajının farkındadır ve bunun sağladığı coğrafi üstünlüğün insanlığın yararına sonuçlar vermesinden yanadır.

Bu işaret edilen konular bellidir, ABD de bilmektedir. 

Peki, ABD’nin Başkan kim olursa olsun genel savunma politikaları neler? İç yapısı Demokrat veya Cumhuriyetçi olsun, tüm başkanların temel görevi dünya düzeninde şu ABD politikalarını yürütmektir:

  • Stratejik kayba uğranmayacak, 
  • Rakiplere (Rusya ve Çin başta) fırsat verilmeyecek ve onlar kontrol altında tutulacak, 
  • Enerji piyasası kontrol altında tutulacak, 
  • Nükleer silahlar dengelenecek, yayılmasının önüne geçilecek, 
  • Anavatanın emniyeti sağlanacak, 
  • Doların daha fazla projede harcanması takip edilecek. 

Türkiye de bunları bilmektedir. Sahası ve hudutları belli olan konularda anlaşma zemini olduğu açıktır. Başta kim olursa olsun öncelikle ortaya atılan 100 milyar dolarlık hedefin gerçekleşmesi yönünde sağlam adımlar atılmalıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Kıbrıs ve Mustafa Akıncı

DİĞER YAZI

Amerika’nın Güncel Suriye Diplomasisi

Genel 'ın son yazıları

Politik Merkez Podcast Yayını

Okuyucu Analiz edilen konularda güncel gelişmelerin üzerinde durulmakta ve yorumlara yer verilmektedir. Konuların hangi alanlarda kapsandığı

Suriye’de Hareket Tarzı

TSK ileri yığınaklanma ile harekat üssünü tesis etmiştir. Bölgede caydırıcılık adına çok önemli bir faaliyet sürdürmektedir.

Gerilmeler

Soğuk Savaş ile yeni küreselci-ulusalcı veya Çin'i kontrol altında tutma dönemi mukayesesiyle ilgili bir analiz yaptık.

Operasyon

Türk-Rus ve Amerika-Türkiye ilişkileri değişiyor mu? Türkiye operasyonel stratejiye mi geçti? Türkiye'nin yapısal yetenek değişiklikleri ve

Libya ve Vekalet Savaşı

Okuyucu Türkiye’nin Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde gerçekleştirdiği “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası”