Mantık, Amaç, Konu

Politika

Bugün Suriye, terörle mücadele, Güvenli Bölge, vs. konuları konuşuyoruz, öyle mi? Bunlar sıcak ve önemli konular. Elbette konuşulacak. Ancak Batı medyasından ve politikacılarından gelen karşı ifadelerin içinde gizli şekilde derinliği tarihsel ve jeopolitik olan başka hususlar var. Bu durumda biz ne anlamalıyız ve ne yapmalıyız?

Mantık ne?

Birinci Dünya Savaşı zamanındaki Batılı ülkelerin mantığıyla bakalım: İmparatorluklar dağılıyor, bir pay kapalım deniyor. Rus İmparatorluğu’nda rejim değiştiriyor. Rusya’nın içiyle ve dışıyla ilgili planlar yapalım, Komünistler ne yaparsa yapsın karışmayalım, bu süreçte Hazar’dan Hint Okyanusu’nda kazanımlar elde edelim, deniyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Mağrip ve Maşrık bölgeleri için ayrı ayrı planlarla hareket edelim, Kuzey Afrika’yı sömürgeleştirelim, Ortadoğu’yu bölüşelim, enerji yataklarının olduğu bakir alanlarda isyanlar çıkaralım, bölücülük amaçlı olarak yerel güçleri destekleyelim, yeni ulus devletler kuralım, manda yönetimler ilan edelim, diyor.

Bu mantıktaki Emperyalist Batı’nın Çanakkale’ye ve İstanbul’a dayandığını, işgalci olduğunu, Sykes-Picot Anlaşması’na vardıklarını ve Sevr Anlaşması ile Osmanlıyı parçaladıklarını biliyoruz. Ortadoğu’daki Pax-Ottomana dönemi sona erdirilmiştir. Bölgede barış gitmiş, menfaatle karışık bölücülük, fitne, isyancılık, türlü türlü pislikler türemiştir. Bu pislikleri o dönem kimlerin körüklediği açık. İsyancılar, teröristler, taşeronlar hep bu bölgeden…

Bugün de Mağrip ve Maşrık’da aynı kirli işler sürüyor mu? Evet! Batının aradığı ne? Her türlü açıdan ifade ediyorum, siyasal, sosyal, ekonomik, teknik, sondajı daha da derinlere kadar indirmek ve bölge kaynaklarını emmek olsa gerek!

O zaman diliminde ABD’den bir ses işittik, (1918) Wilson Prensipleri dendi buna. O prensiplerle Ermenistan, Kürdistan ve hatta Yahudi hayalleri ile dolu Amerikalıları da içine alan Anglo-Sakson yapı, “Güneş Batmaz İmparatorluk” İngiltere’nin kontrolünün zayıflaması üzerine, terk edeceği ve ortak aradığı bölgelerde, işletme haklarını devir alacak yeni bir aktör olarak sahneye çıkıyordu. Dolayısıyla ABD’nin Asya ve Ortadoğu coğrafyaları başta, boşalan güç dengelerinin merkezlerine müdahale edeceğini anlamış olduk.

Bugün ABD Başkanı Donald Trump konuşuyor, Kürtlerin doğal düşmanının Türkler olduğunu ifade ediyor. Onun bildiği “Wilsoncu Tarih” bu da ondan.

Amaç ne?

Amaç, Sykes-Picot ve Wilson mantığına dayalı olarak, Afganistan’dan Doğu Akdeniz’e siyasi coğrafya haritasını tekrar çizmek olsa gerek. Bu alanda ana aktörler Türkiye ve İran. Bu ülkeleri çağın icaplarına dönük yaptırımlar yoluyla, ki bunlar siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik, medya gücü, hukuk ve askeri, gibi hususları kapsıyor, baskı altına almak, ikna etmek, pasifize etmek, gibi sonuçları hedefliyorlar. Kim bunlar? Batı, ama çok genel anlayışla ABD ve Avrupa diyelim.

Öncelikle ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi dokümanında yazdığı şekilde İran’da rejim değişsin ve bölgede yeni ve merkezi bir ülke kurulsun isteniyor. Toprakları içinde bugünkü Irak, Suriye ve Ürdün var. Ancak bugünü bu üç ülkeden kurulacak yeni siyasi coğrafyadaki ülkeler Kürdistan, Basra ve Ürdün (veya Levant) ülkeleri oluyor. Sözde Kürdistan’ın toprakları şerit halinde Türkiye güneyinde yer alıyor, İran sınırından başlıyor, mümkün mertebe Doğu Akdeniz’e kadar uzanıyor. İran Körfezi’ne çıkan Basra ülkesi Şiilerden kuruluyor. Kuveyt yerinde kalıyor. Levant (veya Büyük Ürdün) denilen ülke ise içinde değişik etnik ve mezhepsel yapılar var, bugünkü merkezi Irak, Suriye ve Ürdün’ü kapsıyor, Lazkiye’den Doğu Akdeniz’e çıkışı var. Burada öyle Rus üssü gibi yabancı askerler istenmiyor tabii. Doğu Akdeniz’de ana ülke İsrail. Yüzyılın Anlaşması ile de bilindiği üzere Filistin zaten yutuluyor, yerel bölge statüsüne getiriliyor, ilk planda Lübnan var gibi görülse de daha sonradan Lübnan ya İsrail’e katılacak ya da Beyrut açık bir şehirmişçesine korunacak.

Bu bir hayal! Ama buna proje gözüyle bakanlar da var. Hatta Dr. Abdullah Manaz imzasıyla bu tip bir harita çizilmiş ve dağıtılmıştır (yukarıda). Temel olarak bu, mevcut ve yeni çıkartılacak enerji yataklarının ve ihtiyaç duyulan bağlantıların tesisine ilişkin, Çin’den Atlantik’e uzanacak Modern İpek Yolu’nun üzerinde, inisiyatifi Çin’den alabilmek ve aradaki bölgeyi kontrol edebilmek maksadıyla, Ortadoğu’da bu yeni siyasi coğrafyanın inşası projesidir. Belirtilen şekilde veya yakın şekli olur, bu başka mesele, bir güç mücadelesi. Ama amaç bu.

Belirtilen amaç için ABD, İngiltere, İtalya, Fransa üstlenici, Almanya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs işin içinde, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır bölgesel aktör olacak biçimde çalışıyorlar.

Avrupa Rus enerji bağımlılığından kurtulmak ve alternatif yol bulmak için bu projenin içinde yer alıyor. Ayrıca Avrupa Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dahil Rusya ile tarihsel açıdan derin işgal ve askeri çatışmalar geçirmiş durumda. Soğuk Savaş dönemi gibi bir travma var. Ancak Pasifik’ten Atlantik’e uzanan Avrasya kıtasının baskın ülkesi jeostratejik ve küresel güç konumundaki merkezi ülke Rusya elindeki imkânı biliyor ve kullanıyor. Çin Denizi’nden ve Arktik bölgeden tutunuz kuzeyin hâkim ülkesi olarak güneye, Ortadoğu’ya, Hint Okyanusu’na, Doğu Akdeniz’e ve elbette Avrupa’ya baskı uygulayabiliyor.

Dolayısıyla Rusya, Batılıların Ortadoğu ve Doğu Akdeniz merkezli bu yeni siyasi coğrafyayı değiştirme projesine bir kısmıyla karşı, diğer kısmıyla ise ne kazanırsam kazançtır şeklinde bakıyor. Suriye’nin “toprak bütünlüğü” meselesinin özündeki nokta budur ve daha da teknik söylersek, “Astana Ruhu” denen konunun anlamı da budur. Bugün küresel aktör Rusya, bölgesel aktörler Türkiye ve İran bütün bu mülahazadan dolayı birlikte hareket ediyorlar. Güçler arası mücadele bu zeminde ve bu yapılarla cereyan ediyor.

Genel amaç ne? İşte bu güç mücadelesinde kazançlı çıkmak. Mücadele plansız projesiz olur mu? İşte böyle oluyor.

Geldik konuya!

Konumuz ABD ile Güvenli Bölge idi, değil mi? Tam olarak değil ise ya ne? Suriye, (sözde) Kürdistan, Doğu Akdeniz, terörle mücadele mi?

İşte dikkatinizi çekmek istediğim asıl konu budur: Türkiye sürekli bu belirttiğim konuları konuşuyor. Üstelik terör konusu bile yanlış ele alınıyor. Bölgesel terör aparatını bir iç meselesi gördü Türkiye’nin bir kısım politikacıları ve bürokrasisi. Yabancının baskın propagandasından silinip kurtulamadı bir türlü. Halen bu ağızla düşünüp konuşanlar yok değil.

Başka konu, Batı başta, ilgili ülkeler sürekli, “Türkiye’nin güvenlik risklerini ve endişelerini anlıyoruz,” diyor. Konu bu mudur? Bunlara mı cevap vereceğiz? Bize bir şey mi bahşetmek istiyorlar?

Bir de bakmışsınız konu F-35, S-400, yaptırımlar, olmuş! Suriye’yi açıklayacaklar, orada milyonlarca mağdur insan var, zulm var ama Papaz Brunson’un konusu hatırlatılıyor.

Devam edeyim, bu güncel konular konuşulmasın demiyorum. Elbette sıcak ve evimizin içine kadar girmiş konular bunlar. Peki, bunun yanında ne yapılmalı? Uzman, akademisyen, entelektüel, siyasi, stratejik bağlamda konuşmaların ve tartışmaların yoğun biçimde yapılması gerekiyor. Özellikle siyasiler ve medya konuları işlerken, Batılı muhataplar tarafından yoğun şekilde dile getirilen, büyük medya kuruluşlarının, önemli isimlerin ve liderlerin ifadelerinin içinde ağırlıklı şekilde yer bulan temel konuları karşılayacak biçimde işlenmesi gerekiyor.

Örnek vereyim. Bugün Guardian yazıyor. “Türkiye tehditlere boyun eğmemekte ısrarcı!” Tehdit kimden geliyor? Batıda alışılmadık ve sürekli tepki çeken şeklinde görülen Trump’tan. Tehdit konusu ne? “Korunması gereken” (sözde) Kürdistan bölgesine Türkiye’nin harekât yapmakta ısrarcı olduğu.

Bakınız, Batı kamuoyunda halen Wilsoncu ve sömürgeci mantık varken, siz buna göre konuşmak zorundasınız ki, hiç değilse insaflı kesimler amacın ve asıl konunun ne olduğunu düşünebilsinler. Yoksa Türkiye’nin haklı olarak söylediğine ve yaptığına bakmıyorlar bile. Bizim medya ve yetkililer konuşuyor, sosyal medyadan yazıyor… Taş yerine oturuyor mu?

Şu da var, Batılı öyle bakarsa baksın, bakmazsa bakmasın da denebilir. Ama günümüz çatışmalarında kamuoyu çalışmaları, propaganda, siber ve psikolojik harp öne çıkmış durumdadır. Sosyal medya yönetimi, post-truth ve yaratılmış gerçeklik, gibi kavramlar üzerinde bilimsel çapta projeler için milyonlarca dolar harcanmakta ve büyük yatırımlar söz konusu olmaktadır. Bu durumda ileriye dönük bakılırsa, “bana ne” denmemelidir, atılması gereken adımlar ve işlenmesi gereken konular üzerine titizlik gösterilmelidir.

Bir Cevap Yazın

Politika 'ın son yazıları

B Planı: Barış Pınarları

Bir süredir grafiklerle Suriye konusundaki gidişatı açıklamaya çalışıyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nin karar süreçleri

Trump Azledilir mi?

Dün ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi, Başkan Donald Trump’ın, muhtemel
DÖN BAŞA