Medya Gücü

858 Tıklama
16 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Yumuşak Güç elementleri içinde Medya Gücü’nü yıllar önce keşfeden özellikle Amerika’nın dünyaya nasıl etkili politik ve diplomatik alan açtığına şahit olduk. Yakın zamanda ise örneğini Donald Trump ile sosyal medyanın liderlerce kullanılmaya başlanmasına tanık olduk. Bütünüyle Medya Gücü kullanılıyorsa küresel alanda planlanıp icra edilmektedir. Bunları gördük ve binlerce kilometre uzaklıkta ustaca hazırlanmış temaların ve yaratılmış gerçekliklerin etkisi altında kaldık. Peki, burada Türkiye halen klasik politika ve diplomasiyle, kendi iç politika alanında kalmaya devam etseydi, uluslararası ilişkilerin göstergesi olarak ortaya çıkan güçler mücadelesinde hangi kategoride bulunacaktı? Bu bütünüyle vizyon, kapasite ve deneyim ile olabilen bir konudur. Görülüyor ki bugün Türkiye bu alanı iyi kullanmaya başladı. Nasıl?

Son örneğe bakalım, Cemal Kaşıkçı davasında Türkiye istihbarat ve hukuk alanlarında dersine iyi çalıştı ve hem Suudi Arabistan’ı hem de Amerika’yı bir tür “suçüstü” yaptı. Suçüstü diyorum, zira Suudi Arabistan bizatihi cinayet işleyen taraftı, uluslararası bir alanda ve çok özel bir terör olayı planlayıp icra etmişti; Amerika ise bu tür bir ülkenin hamisi olmakla hem uluslararası camiaya hem de kendi iç politikasındaki taraflara karşı kendini sorumlu tutmaktaydı. İşte Türkiye bu süreçte adımlarını doğru attı ve bir, hukuk üstünlüğü yarattı, iki, kendine uluslararası politik üstünlük alanı açtı. Şimdi yapılacak olan, hukuk konusunda atılacak adımlarla diplomaside atılacak adımları kademeli ve eşgüdümle yürütmek olacaktı. Böylesi bir olayda kullanılacak yöntem ne olmalıydı? Klasik diplomasi olursa yeterli kalmayacaktı. Ya ne yapıldı? İşte söylediğimiz bu; zemini kuvvetli, iyi tasarlanmış, binlerce kilometre ilerilerdeki kitleleri etlileyecek türden bir Medya Gücü operasyonu.

Dün gece dünya kamuoyu hedef alınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan merhum Kaşıkçı’nın yazarlığını yaptığı, küresel ve Amerika bağlamında yerel gücü olan bir gazetede makale yayımladı. Önce makaleye bakalım ve sonra yine konuyu genelleyerek bu güç faktörünün önemini değerlendirelim.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Washington Post gazetesi için “Suudi Arabistan’ın, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi hakkında hala cevaplaması gereken birçok soru var” başlıklı bir makale kaleme aldı. Makalenin ilk bölüm kriminal, hukuk bakımından aydınlatıcı. Burada bilinenlerin açıklanması kadar karanlıkta kalan tarafın da aslında neyi işaret ettiği konusunda bir rehberlik söz konusu. Emri kimin verebileceği işaret edilerek hukukla ilgilenildiği kadar diplomatik de bir hamle görülüyor. Üstelik planlayanların göz önünde tuttuğu ve sonrasında ise gelişmelerin paralelinde konuyu küresel düzlemde gündemden düşürmeye çabalayan Trump’ın yaptığı gibi olmasının önü alınıyor. Örnek şu satırları alalım: “Son olarak Cemal’in katledilmesi emrinin, Suudi hükümetinin en üst makamlarından geldiğini de iyi biliyoruz.” Cumhurbaşkanı Erdoğan, bazı kişilerin, Kaşıkçı cinayetini “zamanla unutulup gidecek bir problem” olarak gördüğünü ifade ediyor. Peki, bu menfur cinayetin emrini kim ver’me’di? Eğer vermeyeni söylerseniz, vereni de işaret etmiş olursunuz. Üstelik ikili ülke ilişkilerinde bu tür bir sonucun anlamı ne olur? Diplomatik tarif devrededir. Bu tarif bir bakıma, bundan sonra böyle olacak, demek gibi de okunur. “Sorularımızın cevaplarını ararken, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın dostça ilişkiler içinde olduğunu vurgulamak isterim. Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi emrini Hadim ül-Haremeyn Kral Selman’ın verdiğine inanmam kesinlikle mümkün değildir. Dolayısıyla bu cinayetin, Suudi Arabistan’ın resmi politikasını yansıttığına inanmak için de herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Bu itibarla Kaşıkçı cinayetini iki ülke arasında bir ‘problem’ olarak görmek yanlış olacaktır. Öte yandan Riyad’la uzun yıllara dayanan dostluğumuz, gözlerimizin önünde işlenen bu planlı cinayeti görmezden geleceğimiz anlamına gelmemektedir.

Konu sadece bir ülke sorunu olmanın ötesine çoktan geçmiş durumdadır. Ancak dünyada belli bir kültürün ve değerler sisteminin politik yayılmacılığını yapmakla ilgili süreçlerde kendini liderlik konumuna koymuş ülkeler göz önünde tutulursa, burada bazı eksiklikler ortaya çıkmaktadır ve Erdoğan yazısının bu noktadan sonraki vurgusunda adeta, siz bu işte sınıfta kaldınız, bozulmaya başladınız, isterseniz gelin tekrar bazı önemli konuları beraber hatırlayalım, dercesine bir atıfta bulunuyor. Kaşıkçı’nın öldürülmesinin izahının mümkün olmadığının altını çizen Erdoğan, “Bu suç, Amerika Birleşik Devletleri’nde veya bir başka ülkede işlenseydi, o ülkenin makamları yaşanan olayı aydınlatırdı. Bizim farklı bir davranış sergilememiz söz konusu değildir. Hiç kimse bir daha bir NATO müttefikinin toprağında böyle bir suç işlemeye cüret etmemelidir. Eğer bu uyarıyı göz ardı edenler olursa, çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalacaklardır,” yorumunu yaptı. Görüldüğü gibi NATO, sadece ABD değil, aynı zamanda bir değerler bütünüdür, bunu yok edemezsiniz, diyor. Bu tür bir çıkış Birleşmiş Milletler’de, “Dünya beşten büyüktür!” sloganında da vardı. Birlikte okunacak olursak, değişik yerlerde ve zamanlarda ifade edilen sözlerin anlamı ve etkisi, kendiliğinden tutarlı bir hale dönüşüyor.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan uluslararası sistemin önemli bir anlaşmasına dair savunuculuk yapıyor ve bir bakıma, bunu bozmaya, anlaşmanın aksine alenen suç işlemenize dair hakkınız hukukunuz olamaz, diyor. “Kaşıkçı cinayeti, Konsolosluk İşleri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin açık bir ihlali ve suistimalidir. Sorumluların cezalandırılmaması halinde gelecek için çok tehlikeli bir emsal teşkil edecektir. Bu nedenle bazı Suudi yetkililerin, dostluğumuzun gerektirdiği biçimde adalet davasına hizmet etmek yerine Kaşıkçı’nın kurban gittiği planlı cinayetin üstünü örtme çabalarını şaşkınlık ve üzüntüyle karşıladık.” Kaşıkçı cinayetinin arka planında neler olduğunu ortaya çıkarmanın bir gereklilik olduğunu belirten Erdoğan, makalesini şöyle tamamlamakta: “Nasıl Watergate skandalı bir hırsızlık olayından daha büyükse ve 11 Eylül terör saldırıları uçakları kaçıran kişilerden ibaret değilse, Cemal Kaşıkçı cinayetinde de bir avuç güvenlik görevlisinden çok daha fazla kişinin parmağı vardır. Uluslararası toplumun sorumluluk sahibi üyeleri olarak Cemal’in öldürülmesi olayındaki kuklacıları teşhis etmek ve olayı örtbas etmeye çalışan Suudi yetkililerin kime güvenerek bu hareketleri yaptığını ortaya çıkarmak mecburiyetindeyiz.” Bu sözler isabetli tespitlerle alakalıdır ve tarihi bağlar kurarak bir bakıma bazı odakları köşeye sıkıştırmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkça ABD’yi sıkıştırmaktadır. Hatta Kasım başındaki seçimler için Erdoğan ABD kamuoyunu etkileyen ve bir nebze de olsa belirleyici olacak sözler ediyor. Bütün bunları bir gazetede yazı yaparak yapmıyor. Ya nasıl yapıyor? Adli ve istihbari çalışmalar bir tarafta, basına sızdırılan bilgiler diğer tarafta. Adli bulguların resmen açıklanması sonraki aşama. İçeride yapılan açıklamalarda sürekli bilgi vermek suretiyle konuya dahil olanların tepkilerini alma ve niyetlerini de ölçme. Biraz savsaklama girişimleri olacak gibi, bu kez de Amerika’da bu işle ilgili olan gazeteyle çıkış yapma… Bu kadarla da kalmayacağı belli!

Yine twitter ve sosyal medya kanallarıyla bilgilendirmeler var. Sosyal medya kanalları derken, propagandanın stratejik seviyede, devlet çapında, tek elden yapılması prensiplerine uygun açılan internet siteleri ile bu faaliyetler kitabına uygun sürdürülmektedir. Özellike terör örgütlerinin taşeronluk yaptığı internet sitelerinden yapılan girişimleri boşa çıkarmak için de bu faaliyetler kullanılmakta, kamuoyunun tek taraflı baskılanmasının önüne geçici hamleler yapılmaktadır.

Peki, bu tür Medya Gücü ile Türkiye ne elde edebilir? Yakın zamanda hem ABD hem de Türkiye tarafından bir başka çatışma vardı, konu Papaz Brunson üzerinden sürdürülmüştü. Bu da esasen hukuk ve istihbarat davası idi. Hukuk kısmı çözüldükten sonra, konu daha sonra belli bir karşılıklı çıkar elde etme yönüne evrildi. Şimdi ABD’nin terörü ve teröristi destekleyerek dünyada neler yaptığı aşikar. Hemen yakınımızda teröristleri eğitip donatıyor ve bir uydu devlet parçası kurmakla ilgileniyor. Bunu sanki teröristi değil de yaratılmış gerçeklikle, Suriye’deki probleme bir çözüm olarak muhaliflerle sürdüğü söyleniyor. Kime? Bütün dünyaya. Neyle? Başta medyayla. Konuları birleştirmeye devam edelim. Arada Hakan Atilla davası, “Global Magnitsky Yaptırımları” dedikleri garip bir şey ve küresel ticaret savaşı yaptırımları, vs. var. Bunlar çoğaltılabilir. Eğer ABD ile bir çatışma ve güç mücadelesi dönüyor ise hepsini birlikte görelim. Şimdi de Kaşıkçı olayı var. Medya sürekli devrede. Şimdi Türkiye açısından kazanım ne? İşte ABD bazı tarifsiz ve anlamsız, ama kendince yaptırım dediği işlerde geri adım atmak zorunda kalıyor. Beklenen ne? Suriye kuzeyinde şu terör devleti kurma girişiminden caydırmak. Karşılıklı hamleler var. Bize yansıyan hukuk ve istihbarat konuları olmaktan ziyade, böylesi bir çatışmada kullanılan mermiler medya temaları. Demek ki medya yolu ile hem hasmınızı atacağı adımdan vaz geçiriyorsunuz hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini sağlıyorsunuz. Temel ama insanın değerlerini savunmak ve yüceltmek.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Suudiler ile Türklerin Liderlik Yarışı mı Var?

DİĞER YAZI

Doğu Akdeniz Uğrunda!..

Politika 'ın son yazıları

Bakü Beyannamesi

Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan Meclis Başkanları arasında Bakü Beyannamesi imzalandı. Bu gelişmenin özellikle savunma alanındaki anlamını