BM’nin 74. Genel Kurulu ve Türkiye

Diplomasi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK, UNGA) 24 Eylül’de gerçekleşti. İnsanlık tarihi ve gelecek arayışı açısından bu tür toplantıların doğrudan bir çözüm getirmesini bekleyen yok. Diplomatik gösteri amacı güden temsilciler olabilir. Bu zirveyi bir fırsat görüp insanlığa saygı ve yaşanabilir bir dünya ülküsüyle hareket eden ve bu amaçları ön planda tutarak ciddi biçimde görüşlerini ortaya koyan liderler de var. Peki, dile getirilen meselelerle ilgili olarak genel ve özel olarak değişik kurum ve devletlerce odaklanılması gereken kritik noktalar belirginleşiyor mu? Yine aynı konu, derin fikir ayrılıkları var, çünkü çıkarlar değişik ve karar verilse bile bu çabaların gereğini yapmak demek bütçe demek oluyor, dolayısıyla kararlılık ve kaynak yaratmak şart.

Bu genel açıklamaların sonrasında 74. Genel Kurul’da neler gördük, buna bakalım. Konuyu daraltmak açısından önce ABD Başkanı Donald Trump’ın konuşmasına değinmek istiyorum. Bana göre acemice yapılmış bir konuşmaydı. Bir üniversitelinin konuşması gibi hem içerik hem de heyecan bakımından sıkıntılı bir konuşma izledim. Soğuk Savaş dönemini aklımdan geçirdim Trump’ı dinlerken. Her şeye rağmen Trump’ın belirgin bir sloganı oldu, “Gelecek küreselcilerin değil, vatanseverlerindir!” dedi. ABD’nin Ulusal Güvenli Strateji dokümanını okuyanlar bu konuşmayı dinlemeseydi de konulara yeterince vakıf olurdu. Aslen beklenen bu açıklamalar kimseyi şaşırtmadı, Trump’tan başka bir beklenti içine de girmedi.

Dünyaya liderlik eden bir ABD Başkanının konuşması, tüm insanlık için geleceğin daha müreffeh amaçlar için inşa edilmesine dönük ortaya koyacağı çok seçkin konuları ve bunlar için önerilerini kapsaması gerekiyordu. Trump’ın bu kapasitede bir konuşma yapmadığı açık.

Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dinledim. Küresel ve bölgesel meseleleri daha seçkin biçimde ortaya koyan ve bazı yanlışlıkları doğru noktalardan ele alarak sorgulayan Erdoğan, aynı zamanda ele aldığı konular için tamamlayıcı mahiyette birer öneriyle de sözlerini tamamladı. Diğer liderler katılsın katılmasın ancak konuşma kalitesi olarak diğerler liderlere göre daha etkiliydi.

“Dünya beşten büyüktür!” sloganı tekrar edilen konuşmasında BM’nin kurumsal çatısı ve insanlığın beklentileri açısından temel bir kritiği dile getiren Erdoğan neler söyledi? İnsanlık, eşitlik, barış, sığınmacılar ve mülteci sorunu, Suriye, İsrail-Filistin sorunu, terör, nükleer silahlar, İslamofobi, diktatör yönetimler, Kıbrıs ve enerji… Konuşmasında kriz bölgelerinin, mazlum ülkelerin ve halkların sorunlarına ve bunlara ilişkin uluslararası camia tarafından, BM nezdinde ve Türkiye olarak yapılabilecekler hakkında açıklamalar vardı. Erdoğan’ın, başat ülkelerin liderlerinin dünyaya ayrım yapmadan, eşit düzlemde ve adaletle bakmaları ve terör gibi bir yöntemi kullanmamaları gerektiği hakkında çıkışları oldu.

BMGK toplantıları liderler için bir fırsat sunar. Nedir bu? Kendini içeride ve dışarıda ifade etme imkânı verir. Eğer lider belli bir grubu işaret edecekse buradan kendi bakışıyla bu doğrultuda bir açılım gerçekleştirebilir. Hatta genel kurul dışındaki değişik toplantılarla ve ikili görüşmelerle belli fırsatları yaratabilir veya geliştirebilir. Neticede diplomatik bir alan sunan BM’den azami yarar temin etmek önemlidir.

Özellikle şunu işaret etmek istiyorum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın içinde bulunulan şartlarda ABD ile değişik meselelerde çözmesi gereken konular var. Suriye’de çözüme gidilmesi ve terörün önüne geçilmesi, F-35 ve Patriot silah sistemleri, 100 milyar dolar/yıl hedefi gereği ticaretin geliştirilmesi ve FETÖ gibi meseleler masa üzerindeki dosyalar. Özellikle Erdoğan PKK/YPG konusunda ilgili taraflara verdiği iki haftalık süre vardı ki, bunun gereği yapılmaz ise Suriye kuzeyine gireriz mesajını açıkça verdi. İşte tam da bu noktada acaba bir Trump-Erdoğan görüşmesi olur mu şeklinde bir beklenti var idi. Dışişleri yetkililerinin bu konuda temasları ve çabası oldu. Trump ve Erdoğan sadece bir telefon görüşmesi yaptılar. Burada ne konuşuldu tam olarak bilinmiyorsa da yukarıda ifade edilen meselelerin üzerinden geçildiği söylenebilir.

Bunun dışında ikili ilişkiler kapsamında ABD tarafı bir inisiyatif kullandı. Nedir bu? Türkiye ile arası iyi olduğu ve Trump ile yakınlığı bilinen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Sn. Erdoğan ile yüz yüze görüşme yaptı. Bunun yanı sıra ataması yeni yapılan ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’in beyanatı oldu. Basına yansıdığı kadarıyla bu seçili iki isim Türkiye’ye özellikle serbest ticaret anlaşması dahil, yıllık ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılmasıyla ilgili detaylı bilgilendirmeleri olduğu, hatta bu kapsamda F-35 ve Patriot projelerinin de açıklamalarda yer aldığı anlaşıldı.

Bu bakımlardan New York’ta gereken yapıldı mı? Evet. Yakın vadede ne var? Bakalım Türkiye Suriye’de içinde ABD askerinin bulunduğu Fırat’ın doğusu bölgesine kendi inisiyatifiyle askerini sokacak mı? Bunun dışında İsrail ve ABD Yüzyılın Anlaşması konusunu Filistin’e resmen dayatırsa Türkiye hangi reaksiyonları gösterecek, birlikte göreceğiz. Uzun vadede Türkiye’nin daha önce Sn. Cumhurbaşkanı tarafından sinyalleri verilen nükleer silah ve fırlatma/atma vasıtası geliştirme programları olacak mı, bunu da takip edeceğiz. Bunlar çok önemli konular!..

*****

Aşağıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BMGK’nda yaptığı hitap ile ilgili ayrıntı vardır. Arzu edenler buradan okuyabilirler:

Genel Kurul toplantısının, dünya ve insanlık için hayırlara vesile olmasını dileyen Erdoğan, bugün dünyanın, küresel düzeyde adaletsizliğin yol açtığı pek çok sorunla ve sancıyla yüz yüze olduğunu söyledi. Hazreti Mevlana’nın adaleti, “hakları ve ödevleri gerektiği gibi paylaştırarak herkese hakkını vermek!” olarak ifade ettiğini dile getiren Erdoğan, bugün dünyada, ne hakların, ne de sorumlulukların gerektiği gibi paylaşıldığının ortada olduğunu kaydetti. Erdoğan, adaletsizliğin, istikrarsızlığı, güç mücadelelerini, krizleri, israfı beraberinde getirdiğini belirtti.

BM’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası bu adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla kurulduğunu anımsatan Erdoğan, şöyle devam etti: “Oysa bugün uluslararası camia, geleceğini tehdit eden terör, açlık, sefalet, iklim değişikliği gibi sorunlara kalıcı çözüm üretme kabiliyetini giderek yitiriyor. Genel Kurul’un bu yılki temasının, yoksulluğun ortadan kaldırılması, kaliteli eğitim, iklim değişikliğiyle mücadele ve kapsayıcılık için çok taraflı çabaların canlandırılması, olarak belirlenmesi elbette isabetlidir. Ancak asıl önemli olan hep birlikte neler yapabileceğimizdir.”

Dünyanın bir tarafı yüksek refah seviyesi ve lüks içinde hayatını sürdürürken, diğer tarafta açlığın, sefaletin, cehaletin kol gezmesinin kabul edilemeyeceğinin altını çizen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dünyanın şanslı bir azınlığı dijital teknolojiyi, robotları, yapay zekayı, obeziteyi tartışırken, 2 milyarı aşkın insanın yoksulluk, 1 milyara yakın insanın açlık sınırının altında yaşıyor olması çok acıdır. Şayet her birimiz güvende değilsek hiçbirimizin güvende olamayacağı gerçeğine sırtımızı dönemeyiz. Bu kürsüden yıllardır insanlığın kaderinin sınırlı sayıdaki ülkenin ihtiyarına bırakılamayacağını söylüyorum. Burada, sizlerin huzurunda tekrar ediyorum, dünya beşten büyüktür. Zihniyetimizi de kurumlarımızı da kurallarımızı da değiştirme zamanı çoktan gelmiştir. Nükleer güç sahibi ülkeler ile buna sahip olmayan ülkeler arasındaki adaletsizlik dahi tek başına, dünyanın dengelerini bozmaya yetiyor. Nükleer silahlara sahip olanların olmayanları özellikle tehdit etmesi, nükleer güce dayalı kitle imha silahlarının tümden yok edilmek yerine, her krizde bir koz olarak ortaya konması, herkes gibi bizi de rahatsız ediyor. Bu güç, ya herkes için yasak, ya herkes için serbest olmalıdır. Gelin, insanlığın tamamının huzurlu geleceği için bu sorunu bir an önce adalet temelinde bir çözüme kavuşturalım.”

Dakikada 13 kişinin hava kirliliğinden öldüğü, küresel ısınmanın dünyanın geleceğini tehdit ettiği bir dönemde, bu sorunlara hiçkimsenin bigane kalamayacağını belirten Erdoğan, ilk iş olarak Birleşmiş Milletlerin potansiyeli ve etkinliğinin güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Erdoğan, özellikle Güvenlik Konseyinde, adalete ve hakkaniyete uygun köklü reformların derhal gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye’nin girişimci ve insani dış politika anlayışıyla, tüm dünyayı ve insanlığı kucaklayan, sorunlara adil çözümler bulmak için çabalayan bir ülke olduğunu dile getiren Erdoğan, dünyanın en cömert insani yardım yapan ülkesi ve en fazla yerlerinden edilmiş kişiyi kabul eden devleti unvanlarının boşuna olmadığını söyledi.

Bu politikanın somut bir başka örneğinin, üçüncüsü 2020’de Türkiye’de düzenlenecek Afrika Birliği – Türkiye Ortaklık Zirvesi’yle sergileneceğini aktaran Erdoğan, “Bu salondaki tüm ülkeleri, adalet, ahlak, vicdan esası üzerine bina ettiğimiz politikalarımıza ve girişimlerimize destek vermeye davet ediyorum.” dedi.

Suriye‘nin, bugün insanlığın vicdanını yaralayan ve küresel adaletsizliğin adeta sembolü haline gelen bir coğrafya durumunda olduğuna işaret eden Erdoğan, bu ülkede 2011’den beri yaşanan krizin, rejim ve terör örgütleri ile onları cesaretlendiren güçler tarafından ısrarla sürdürülmeye çalışıldığını bildirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yaklaşık 1 milyon insanın ölümüne, 12 milyonu aşkın insanın yerinden edilmesine, bunların yarısının da ülke dışında yaşamak zorunda kalmasına yol açan Suriye krizini artık sona erdirmenin zamanı gelmiştir,” diye konuştu.

Türkiye’nin, DEAŞ tehdidinden en çok zarar gören ülke olduğunu dile getiren Erdoğan, “Bu örgüt bir yandan sınırlarımızı taciz ederken, diğer yandan çeşitli şehirlerimizde gerçekleştirdiği ve yüzlerce vatandaşımızın hayatını kaybettiği canlı bomba eylemleriyle doğrudan kalbimize saldırmıştır,” ifadelerini kullandı. Suriye’de DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülkenin Türkiye olduğunun altını çizen Erdoğan, “Fırat Kalkanı Harekatı ile yaklaşık 3 bin 500 DEAŞ’lıyı etkisiz hale getirerek, örgütün Suriye’deki çöküş sürecini başlattık. Dünyanın dört bir yanından DEAŞ’a katılmak üzere harekete geçen teröristleri tespit etme, ülkemize giriş yasağı koyma, sınır dışı etme konusunda da yine en önde biz geliyoruz,” değerlendirmesinde bulundu.

Sn. Erdoğan sığınmacı ve göçmen konusuna değindi. Öte yandan bugün Türkiye’nin milli gelire oranla dünyanın en fazla insani yardımda bulunan ülkesi olduğunu belirten Erdoğan, çatışma, açlık ve zulümden kaçan 5 milyon sığınmacıya ev sahipliği yaptığını kaydetti. Erdoğan, “Bir başka ifadeyle Türkiye’de, Amerika’daki 29 eyaletin tek tek her birinin nüfusundan daha fazla sığınmacı bulunuyor. Ülkemizdeki sığınmacıların 3 milyon 650 binini komşumuz Suriye’den gelenler oluşturuyor. Yani şu an New York şehir nüfusunun yarısı kadar Suriyeli kardeşimizi topraklarımızda misafir ediyoruz,” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aylan Kurdi’nin fotoğrafını BM Genel Kurulu’na gösterdi. Türkiye’nin son 8 yılda sığınmacılar için 40 milyar dolar harcama yaptığını bildiren Erdoğan, şunları kaydetti: “Peki Türkiye’ye gelen bir şey var mı? Onu da söyleyeyim, Avrupa Birliğinden şu ana kadar bize gelen destek – bu da bizim milli bütçemize değil – sadece uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla bu destek AFAD’a, Kızılayımıza geliyor o da şu an itibarıyla 3 milyon avrodur. Ülkemize gelen sığınmacılardan 365 bini, Suriye’de güvenli hale getirdiğimiz bölgelere geri döndü. Nereye? Cerablus’a. Suriyeli sığınmacıların yarıya yakını 18 yaşın altındadır. Ülkemiz topraklarında doğan Suriyeli çocuk sayısı ise 500 bine yaklaşmıştır. Biz bunlara sadece barınma değil eğitim ve sağlık başta olmak üzere her türlü imkanı sağlıyoruz. Buna karşılık dünya, canlarını kurtarmak için çıktıkları yolculukları ya Akdeniz’in karanlık sularında ya da sınırlara gerilen tel örgülerin önlerinde sonlanan milyonlarca mazlumu maalesef çok çabuk unuttu. Özellikle işte gördüğünüz gibi Aylan bebeği dünya çok çabuk unuttu. Unutmayın ki bir gün ola ki aynı durum sizlerin de başına gelebilir. Çünkü Aylan bebekler bir değil, binler, milyonlar, bütün bunlara karşı tedbirimizi almak durumundayız.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sadece bu yılın ilk 8 ayında 32 bin düzensiz göçmeni denizlerde boğulmaktan kurtardık, Suriyeliler dışındaki 58 bin düzensiz göçmeni ülkesine gönderdik.” bilgisini paylaştı. Buna rağmen diğer bölgelerden gelenlerle birlikte bugün Türkiye’nin, “5 milyon mazlumu topraklarında barındırdığını,” ifade eden Erdoğan, sığınmacılar için fedakarca yürütülen bu çalışmalarda Türkiye’nin tek başına bırakıldığını söyledi.

“Suriye’de, ne rejimin ne PKK/YPG’nin ne de DEAŞ’ın kontrolündeki yerlere geri dönüş olmuştur,” değerlendirmesinde bulunan Erdoğan, şöyle devam etti: “Bu ülkeden kaçanların geri döndüğü tek yer Türkiye’nin güvenli hale getirdiği bölgelerdir. Bugün Suriye’deki insani krizin çözümünde dikkatle üzerine eğilmemiz gereken önümüzde üç önemli husus vardır. Birincisi, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin tesisi konusunda kritik bir süreç olarak gördüğümüz Anayasa Komitesi’nin etkin ve verimli bir şekilde çalıştırılmasıdır. Geçtiğimiz hafta başında Rusya ve İran’la birlikte bu konuda Ankara Zirvesi’nde aldığımız kararla çok önemli bir başarıya imza attık. Suriye’de kalıcı siyasi çözüme ulaşıldığında, bu ülkenin toprak bütünlüğü de kendiliğinden tesis edilmiş olacaktır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ikinci önemli hususun, İdlib‘deki muhtemel katliamların ve yaklaşık 4 milyon kişilik potansiyel göç dalgasının önüne geçilmesi olduğuna işaret etti. Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu konuda Rusya ile Soçi’de vardığımız mutabakat, birtakım aksiliklere rağmen hala geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’nin yeni bir göç dalgasını daha karşılamaya ne tahammülü ne de imkanı vardır. Bu sebeple İdlib’de güvenliğin ve istikrarın sağlanması hususunda tüm ülkelerin Türkiye’nin çabalarına destek vermesini bekliyoruz.

Erdoğan’ın üçüncü önemli konu olarak işaret ettiği Fırat’ın doğusu konusuydu. Şöyle devam etti, “Suriye’nin dörtte birini işgal eden ve sözde Suriye Demokratik Güçleri adıyla meşrulaştırılmaya çalışılan Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG terör yapılanmasının ortadan kaldırılmasıdır. Tüm terör örgütlerine aynı mesafeden bakan bir anlayışı yerleştirmeden Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız.” ABD ile burada bir güvenli bölge oluşturulması konusundaki görüşmelerin sürdüğünü bildiren Erdoğan, “Niyetimiz, ilk etapta 30 kilometre derinliğinde ve 480 kilometre uzunluğunda bir barış koridoru tesis ederek uluslararası toplumun desteğiyle burada 2 milyon Suriyelinin iskanını sağlamaktır,” dedi. Erdoğan, haritadan göstererek, “Şu güvenli bölge ilan edildiğinde, bu güvenli bölgeye biz rahatlıkla 1 ila 2 milyon arasında göçmeni, mülteciyi yerleştirme şansına sahibiz. Burada gerek Amerika gerekse koalisyon güçleri Rusya, İran hep birlikte el ele vermek suretiyle, bu güvenli bölgede bu mültecileri çadır kentlerden, konteyner kentlerden çıkartıp buraya yerleştirebiliriz. Bunun adımlarını birlikte atmak lazım. Bunu tek başına Türkiye kaldıramaz. Şayet bugün bu noktada bir adımı atmamız lazım. Bu bölgenin derinliğini Deyrizor-Rakka hattına kadar indirebilirsek, ülkemizden, Avrupa’dan ve dünyanın diğer bölgelerinden kendi topraklarına geri dönecek Suriyeli sayısını 3 milyona kadar çıkarabiliriz,” diye konuştu.

Sığınmacı/mülteci konusunda Türkiye’nin gerekli hazırlıkları yapmaya başladığını açıklayan Erdoğan, şöyle devam etti: “Ülkemizin öncülüğünde, Lübnan, Irak ve Ürdün’ün de katılımıyla bu çerçevede bir uluslararası konferans planlıyoruz. Aralık ayında Cenevre’de gerçekleştirilecek olan ve eş başkanlığını üstleneceğimiz Küresel Mülteci Forumu’nun başarısına da önem veriyoruz. Güvenli bölgelere dönüşleri desteklemek için Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir bağışçılar konferansı düzenlenebileceğini düşünüyoruz.” Geçen yıl BM’de kabul edilen Küresel Göç Mutabakatı ve Mültecilere İlişkin Küresel Mutabakat’ın da etkin şekilde işletilmesine ihtiyaç olduğunun altını çizen Erdoğan, Suriye’de, hakka, hukuka, vicdana uygun şekilde sağlanacak istikrar ve güven ortamının, komşusu Irak’ı da hem DEAŞ hem PKK tehdidi bakımından rahatlatacağını belirtti. Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonundan, tüm dünyayı, Suriye’deki bu insani krizi durdurmak için inisiyatif almaya, çabalarımızı desteklemeye davet ediyorum.” çağrısında bulundu.

Erdoğan Kıbrıs konusuna değildi. Akdeniz havzasının, Suriye krizinin tetiklediği göçmen trajedilerinin yanında, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle daha başka sorunlarla da karşı karşıya olduğuna dikkati çeken Erdoğan şunları kaydetti: “Kıbrıs meselesi, 50 yıldan uzun süredir devam eden müzakerelere rağmen Rum tarafının uzlaşmaz tavrı sebebiyle çözüme kavuşamamıştır. Rum tarafı, Kıbrıs Türkleriyle siyasi gücü ve refahı paylaşmayı reddeden, adaletsiz ve hakkaniyetsiz bir dayatma siyaseti izliyor. Türkiye, derin tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğu Kıbrıs Türk halkının uluslararası antlaşmalara dayalı garantörüdür. Aynı şekilde Yunanistan, İngiltere garantörüdür. Kıbrıs’taki sorunun, ‘sıfır güvenlik, sıfır garanti’ şartıyla çözüleceğini ileri sürenlerin, en başından kötü niyetli oldukları ortadadır. Türkiye olarak, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını teminat altına alan bir çözüm bulunana kadar çaba göstermeye devam edeceğiz. Diğer taraftan, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını, kazan-kazan anlayışıyla önemli bir iş birliği fırsatı olarak görüyoruz. Bölgedeki bazı ülkeler ise bizim bu makul tavrımıza rağmen tek taraflı adımlarla, enerji kaynaklarını birer sorun ve çatışma alanı haline dönüştürmeye çalışıyor. Doğu Akdeniz’de hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs Türk halkının meşru hak ve çıkarlarını sonuna kadar koruyacağız.” Erdoğan, iş birliğini ve adil bir paylaşımı esas alan her türlü teklife Türkiye’nin kapısının sonuna kadar açık olduğunu dile getirdi.

Akdeniz’in bir diğer kritik bölgesi olan Libya‘da da halkın özgür iradesine dayalı demokratik bir yönetimin tesisi ile ülkede güvenliğin ve istikrarın sağlanması konusunda gayret gösterdiklerini ifade eden Erdoğan şöyle dedi: “Libya’nın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesi hem Kuzey Afrika’yı hem de Avrupa’yı rahatlatacaktır. Bu ülkedeki çözümün, Libya halkının tercihlerine saygı gösterilmesinden geçtiğine inanıyoruz.”

Yemen‘e ve Katar‘a yönelik müdahalelerin hem insani hem ekonomik olarak ağır sonuçlar doğurduğuna işaret eden Erdoğan, petrol üretim tesislerine saldırılar nedeniyle yeniden alevlenen bölgedeki krizin bir an önce çözülmesinin herkesin özlemi olduğunu kaydetti.

Erdoğan, gazeteci Cemal Kaşıkçı‘nın geçen yıl katledilmesiyle ile ilgili yargı sürecinin ülkesinde hala devam ettiğini hatırlatarak, Türkiye’nin olayın takipçisi olmaya devam edeceğini söyledi.

Muhammed Mursi‘nin vefatına da değinen Erdoğan, “Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın mahkeme salonunda çırpınarak ölmesi ve ailesinin defnine bile müsaade edilmemesi de içimizde kanayan bir yaradır. Bölgenin adalete ve hakkaniyete olan derin ihtiyacının adeta birer sembolü olmuştur,” diye konuştu.

Erdoğan, İran konusunda, “İran’ın faaliyetleriyle ilgili tartışmaların ve bu ülkeye yönelik tehditlerin de bir an önce rasyonel bir zeminde çözüme kavuşturulmasını temenni ediyoruz,” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail-Filistin ve Kudüs meselesi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyada adaletsizliğin en çok yaşandığı yerlerden birisinin, İsrail işgali altındaki Filistin toprakları olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu: “Daha birkaç gün önce sokaktaki masum bir Filistinli kadının İsrail güvenlik güçleri tarafından alçakça öldürüldüğü görüntüler bile vicdanları harekete geçiremiyorsa artık sözün bittiği yerdeyiz demektir. Ben merak ediyorum bu İsrail neresidir, acaba bu İsrail’in toprakları nereleri kapsıyor, 1947’de İsrail neresiydi, bunun ardından acaba 1949, 1967’de İsrail neresiydi ve şu anda İsrail neresi? Sene 1947, neredeyse burada İsrail yok gibi, tamamı Filistin… Sene 1947 paylaşım planı var ve Filistin küçülüyor, İsrail büyüyor. Geliyorum 1967’ye, 1949’la birlikte İsrail büyüyor, Filistin küçülüyor. Geliyorum bugüne, güncel durum şu an artık adeta Filistin yok, neredeyse tamamına yakını İsrail. İsrail doyuyor mu, hayır doymuyor. İsrail şimdi de kalanını almanın gayreti içerisinde. Peki Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Birlemiş Milletler’in İsrail ile almış olduğu bunca karar var, bu kararlar uygulamaya geçiyor mu, hayır geçmiyor. Peki o zaman Birlemiş Milletler ne işe yarıyor. O zaman bu çatının altında bizler, aldığımız kararlarla tesirli olamıyorsak adalet nerede temerküz edecek? İşte sıkıntımız burada.” Erdoğan, mevcut İsrail yönetiminin, bu cinayetlerinin yanı sıra Gazze’deki insanlık dışı abluka, yasadışı yerleşim faaliyetleri, Kudüs’ün tarihi ve hukuki statüsüne yönelik saldırılar gibi eylemleriyle de uluslararası hukukun ötesinde insanlığın tüm değerlerini ayaklar altına aldığını söyledi. Kudüs konusunda Türkiye’nin tavrının net olduğunu belirten Erdoğan, şöyle konuştu: “Çözüm, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve mütecanis topraklara sahip bir Filistin devletinin bir an önce kurulmasıdır. Bunun dışındaki herhangi bir barış planının adil olma, kabul edilme ve uygulanma şansı yoktur. Birleşmiş Milletler kürsüsünden soruyorum: İsrail devletinin sınırları neresidir? 1948 sınırları mıdır, 1967 sınırları mıdır, yoksa daha başka bir sınırı mı vardır? Tıpkı işgal edilen diğer Filistin toprakları gibi Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki yerleşim yerleri bu devletin sınırları içinde değilse nasıl oluyor da dünyanın gözü önünde gasp edilebiliyor? Yüzyılın anlaşması olarak takdim edilen girişimin amacı Filistin devletinin ve halkının mevcudiyetini tamamen ortadan kaldırmak mıdır? Bunlar dünyayı kana mı bulamak istiyorlar? Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, uluslararası camianın tüm aktörleri Filistin halkına, vaatlerin ötesinde somut destek vermelidir. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mülteciler için Yardım ve Bayındırlık Ajansının çalışmalarının etkin şekilde sürdürülmesi, bu bakımdan çok önemlidir. Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mazlum Filistin halkının yanında yer almaya devam edecektir.”

Dünyanın adil ve huzurlu geleceği için Güney Kafkasya‘nın dünyanın sorunlu bölgelerinden biri olmaktan çıkartılması gerektiğini ifade eden Erdoğan, şunları kaydetti: “Azerbaycan toprağı olan Yukarı Karabağ ve çevresinin alınmış kararlara rağmen hala işgal altında tutulması kabul edilemez bir durumdur. Uluslararası toplumun hala yeterince ilgi göstermediği sorunlardan biri de 72 yıldır çözülemeyen Keşmir ihtilafıdır. Güney Asya’nın istikrarı ve refahı, Keşmir meselesinden ayrı düşünülemez. Şu anda BM Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu karara rağmen Keşmir adeta abluka altında ve 8 milyon insan Keşmir’den ne yazık ki dışarıya çıkamıyor. Keşmirlilerin, Pakistanlı ve Hintli komşularıyla birlikte güvenli bir geleceğe bakabilmeleri için buradaki sorunun çatışma değil adalet ve hakkaniyet temelinde diyalogla çözümü şarttır.”

Erdoğan, dünyanın bigane kaldığı konulardan birinin de Müslüman Rohingaların yaşadıkları trajedi olduğunu dile getirerek, “Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan Bağımsız Araştırma Komisyonu, Myanmar’ın Arakan eyaletinde yaşanan olayların gerisinde soykırım niyeti olduğunu kayıt altına almıştır. Türkiye, Rohingaların güvenlik ve temel haklarının sağlanmasına yönelik girişimleri ile ilk günden beri sürdürdüğü insani yardım faaliyetlerine devam edecektir,” dedi.

Afganistan‘da yaklaşık 40 yıldır kesintisiz süren işgal, çatışma ve terör faaliyetlerinin küresel düzeyde sorunlara yol açtığını ifade eden Erdoğan, bu kadim coğrafyanın huzura ve güvenliğe kavuşmasının vaktinin geldiğini, uluslararası toplumun bu konuda sorumluluk üstlenmesi ve çaba göstermesi gerektiğini söyledi.

Bugün küresel barış ve huzura yönelik en büyük tehditlerden birinin de ırkçı, yabancı düşmanı, ayrımcı ve İslam karşıtı eğilimlerdeki yükseliş olduğuna dikkati çeken Erdoğan, şu ifadeleri kullandı: “Müslümanlar, nefret söylemine, kutsal değerlerine hakarete, ayrımcılığa maruz kalanlar arasında ilk sırada yer alıyor. Geçtiğimiz mart ayında Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde vuku bulan terör saldırısı, bunun en çarpıcı örneğidir. Yeni Zelanda’da Müslümanları hedef alan terör saldırısı ne kadar yanlışsa Sri Lanka’da Hristiyanları veya Amerika’daki Yahudileri hedef alan terör eylemleri de o kadar yanlıştır. Bu hastalığın adeta bir çılgınlık haline dönüşmesinin birçok sorumlusu vardır. Sorumluların en başında, bu tür eğilimleri tahrik ederek oy kazanmaya çalışan popülist siyasetçiler ile ifade özgürlüğü bahanesiyle nefret söylemlerini normalleştiren çevreler geliyor. Göçmenlere, özellikle Müslümanlara cehalet ve önyargıyla yaklaşan, onları ötekileştiren herkes, bu hastalıklı akımların yükselişine çanak tutuyor.” Irkçılık belasının ancak ortak irade ve çabalarla defedilebileceğini vurgulayan Erdoğan, “Tepkimizi, hoşgörüyü esas alan kapsayıcı bir söylem ve somut önlemlerle ortaya koymak biz devlet adamlarının en önemli görevidir. Bu kapsamda Sayın Genel Sekreter, geçtiğimiz günlerde kuruluşuna öncülük ettiğimiz Medeniyetler İttifakı tarafından hazırlanan ‘Dini Mekanların Korunmasına Yönelik Eylem Planı’nı açıkladı. Planın, bu konudaki farkındalığın artırılmasına yardımcı olmasını temenni ediyoruz. Buradan Christchurch saldırısının gerçekleştiği 15 Mart’ın Birleşmiş Milletler tarafından ‘İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü’ olarak ilan edilmesi çağrısında bulunuyorum,” diye konuştu.

Erdoğan, İslam dünyasını Sünni-Şii ayrımı başta olmak üzere, kendi iç kavgalarının zeminini oluşturan ve esasen siyasi çıkar çatışmalarının aracı olarak kullanılan hususlarda derin bir muhasebeye davet etti.

Volkan Bozkır‘ın adaylığı önerisi: Türkiye’nin kadim dünyanın merkezinde yer alan bir coğrafya olarak hem doğunun, hem batının insani birikiminin varisi olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu: “Dolayısıyla her iki dünyadaki gelişmeleri de yakından takip etmek, sorumluluk üstlenmek, inisiyatif kullanmak mecburiyetindeyiz. Bugün burada sadece bir kısmını ifade edebildiğim kriz başlıklarının tamamından doğrudan veya dolaylı etkilenen bir ülke olarak, insanlığa karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam edeceğiz. Adalet, ahlak, vicdan temelinde yeniden yapılandırılacak bir Birleşmiş Milletler ve özellikle de Güvenlik Konseyi, insanlığa yeniden umut verecektir. Türkiye olarak, bu konuda atılacak her adımı desteklemeye, buna katkı vermeye hazırız. Bu anlayışla, 75’inci Genel Kurul Başkanlığı görevine talibiz. Bu önemli görev için Avrupa Birliği eski Bakanı ve halen Türkiye Büyük Millet Meclisinin Dışişleri Komisyonu Başkanı Büyükelçi Volkan Bozkır’ı aday gösterdik. Tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olan Sayın Bozkır’ın bu sorumluluğu başarıyla yürüteceğine olan güvenim tamdır. Sizlerin de kendisine desteğinizi esirgemeyeceğinize inanıyorum.”

İstanbul: Hali hazırda Birleşmiş Milletler’in çeşitli ajanslarının bölge yönetimlerine ev sahipliği yapan İstanbul’u çok daha kapsamlı bir Birleşmiş Milletler merkezi haline getirmek istediklerini belirten Erdoğan, En Az Gelişmiş Ülkeler İçin Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’nın geçen yıl İstanbul yakınlarında faaliyete geçtiğini anımsattı.

Erdoğan, geçen yılki genel kurulda gündeme getirdiği İstanbul’da Birleşmiş Milletler Gençlik Merkezi kurulması önerisine aldığı olumlu ve teşvik edici yaklaşımdan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

Eşbaşkanı olduğumuz Birleşmiş Milletler-Arabuluculuk Dostlar Grubu’nun üye sayısı da 59’a ulaştı. Bu girişimi Birleşmiş Milletler’den sonra Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesine de taşıdık. Karşı karşıya olduğumuz her küresel meselede adil, hakkaniyetli, vicdanlı çözümler bulabileceğimizin mümkün olduğuna inanıyorum. Sözlerime şu temennilerle son veriyorum; herkes için özgürlük, herkes için barış, herkes için refah, herkes için adalet, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek.”

Konuşmanın ayrıntıları bunlardı.

Bir Cevap Yazın

Diplomasi 'ın son yazıları

NATO Zirvesi Öncesi

2-4 Aralık 2019 tarihlerinde Londra’da önemli bir NATO zirvesi gerçekleşecek. Bu zirve

Washington Zirvesi

13 Kasım’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD Başkanı Trump’ın daveti üzerine Washington’a resmi bir

Türkiye ve ABD Anlaştı

Dün (17 Ekim 2019, Barış Pınarları Harekâtı 9. Günü) Cumhurbaşkanlığı’nda Türk tarafı
DÖN BAŞA