kucuk-hesap-pesindekiler-ve-ileri-demokratik-gucler
Küçük Hesap Peşindekiler ve İleri Demokratik Güçler

Küçük Hesap Peşindekiler ve İleri Demokratik Güçler

282 Tıklama
20 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Ülkemizde ekonomik konuları açıklayan uzmanlar, haklı olarak uzmanlıklarının seviyesine bağlı ölçekte, küresel sistemin en son bilinç seviyesine dayanarak açıklama yapıyorlar. Reel ekonomiden finansa çok ayrıntılı açıklamalar var. Buna karşılık halkın bilincine bakarsak işler pek öyle gelişmiyor. Halk kendi aklıyla piyasada; ekonomide, politikada, sosyal hayatta ve hatta  demokraside. Halkımızın önemli bir kesiminde, “kolay-çıkarcı yaklaşım” diyebileceğim bir anlayış hakim; başkaları buna “küçük hesap” diyebilir. Burada küçük hesap peşindekilere bir hatırlatmam var: Asıl güçler mücadelesini anlamayanlar ne ekonomiyi, ne politikayı, ne de demokrasiyi doğru anlarlar.

Geçenlerde orta seviyeli iş insanlarına sordum, vaziyet nedir, diye? Cevap: “Bizi yönetenler gerekli tedbiri alacak, piyasada ve sosyal hayatta eşit şartları tesis edecekler. Eğer biri yapılmaması gerekeni yaptı ve ben aynı tür işi ahlaki çerçevede düşünüp yapmadıysam ve sonuçta bu durumdan fazlasıyla zarar gördüysem, kim sorumlu olacak? Ekonomik açıdan doğru olmasa da bu deneyimden sonra piyasaya bakışım değişir. Artık iyi-kötü diye bakmam…” Ortak görüş böyle. Kolay çıkarcı bir yaklaşım bu, yani küçük hesap. Ama haklılık var mı? Evet. Peki, sorun nasıl tamir edilir? Bunu açıklamak için kolları sıvayalım.

Görüştüklerime, eksik ne, diye sordum. Eksiklik bizi yönetenlerde, dediler. Bu kadar kolay mı? Cevap, kolay, oldu. Sanırım halkımız şunu göz ardı ediyor. Karşımızdakiler, küresel piyasalarda müsabaka yaptığımız ülkeler, şirketler ve güçler, nasıl o hale geldiler? Politikacıların şartları doğru düzenlemeleriyle mi? Hayır. Halkın içinden çıktılar, kafalarını çalıştırdılar. Ama politikacılar da bu riski ve inisiyatifi alan ve çok çalışan insanlara dayanarak (beğenip beğenmemek ayrı) kapitalist sistemin temellerine bağlı kaldılar. Şunu da söylemeliyim, örneğin Katolik Avrupa’nın karşısına reformist Protestanlığı ve diğer yaklaşımları önerdiler. Esasen dünya kültürü bunlara topyekûn biçimde “Rönesans ve Reform” diyor.

İlgililerin ekonomi tarihine ve yaşanan gelişmelere bakması gerekiyor. En azından bugünkü zengin ülkelerin sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yapısı nasıl gelişmiş, incelenmelidir. Tarih okumak sadece savaş-barış tarihi yönüyle olmamalıdır; medeniyet ve kültür tarihi de incelenmelidir.

Neymiş? Konu derinmiş, tarihi kökleri varmış, önemli çalkantılar, arayışlar varmış… En azından bunu bilmeliyiz. Salt bugüne bakıp, “işte bu!” demek eksikliktir.

Bizde (ve benzer pek çok ülkede) “burjuva” veya “güçlü elitler” sınıfı yok. Çok temel konu budur. Sanayi Devrimi ile birlikte özellikle Batı’da (sonra Batı’nın kültürüne göre şekillendirilen, hatta kopya çeken Japonya gibi ülkelerde durum aynı kalıplardadır,) çok zengin olan bir kesim vardır, bu kesim; hakim oldukları yerlerde politikayı ve politikacıları tayin ederler, seçici olurlar, yetişmesine katkı sağlarlar, desteklerler, zenginliği sevk ve idare eder, kültürel dokuya, alışkanlıklara ve bir ölçüde geleneklere dair belirleyici olmuşlardır. Yani halk ile idareciler arasında düzenleyicidirler.

Bizim gibi ülkelerde bu durum nasıldır? Esasen, halk ve yönetici vardır. Arada başka ne olabilir? Ekonomiyi bilen, doğal şartlarda gelişen, geliştikçe bilim ve teknoloji dahil pek çok işi sürükleyen bir kesim var mıdır? Devleti gerçek anlamda denetleyen, sadece rakamlara bakarak değil, denetimin şartlarını zorlayan bir kesim var mıdır? Yok.

Ne var? Eğer varsa, ki bazı yörelerde maalesef böyledir, cemaat liderleri, tarikatlar, vs. var. Bunlar sosyo-politik düzene dair hakim konumda oluyorlar. Yararlı olur mu? Ama ne yazık ki bu kesimler küresel düzene dair çok çok “batıl” durumdalar. Bunlara bakarak ilerlemeyi hayal eden toplumlar başkalarıyla asla yarışamazlar. Bunu bilmeliler. Cemaatler Batı’da da var. İlave olarak İsrail buna başka bir örnektir. Ama onların cemaatleri küresel çapta güçlü ekonomiden ve güçlü politikadan anlıyorlar.

Atatürk ne yaptı? Tüm toplumun yararına bu batıl zihniyeti ortadan kaldırmak istedi. Ama ömrü vefa etmedi. Milli bir burjuva sınıfı veya güçlü elitler yaratılamadı. 1938’den sonra bu devrimlerin ruhunu anlamayanlar işi tekrar bildikleri usullere hemen çevirdiler. Biz bugün bu veya buna benzer bir eksiklikle meşgul olduğumuzdan halk ve idare sürekli karşı karşıyadır ve politika bu sorunsallık arasında sevk ve idare edilmektedir. Türkiye’ye özel vakıayı yerinde analiz etmek için bu noktalarda birleşmemiz gerekiyor, aksi halde tartışma büyür ve örneğin Avrupa Birliği yöneticilerinin ağzına kadar düşer. (Bunu kasten ifade ediyorum, çünkü daha geçtiğimiz hafta bu tür söylemleri işittik.)

Bu arada hatırlatayım. SSCB ideolojik parti sistemiyle halk ve parti düzlemindeki sistemini sürdüremedi, çöktü. Çin, ha keza; ama onun hikayesi çok daha özel. Bu iki dev şimdi serbest piyasa ekonomisiyle sevk ve idare ediliyor. Yine örnek olsun diye ifade ediyorum, İran özel bir süreç yaşadı. Ama bugün Çin, Rusya, İran vs. (örneğin) ülkeler ne ABD, İngiltere, ne de Almanya, Fransa gibiler. Bugün yönetim dengeleri bakımından çoğu kalkınmakta olan ülke Türkiye benzeri şekildeler. Halk ve parti (veya lider) düzeni var. Arkalarında başka cemaat, imam heyeti, klik var mı incelemek lazım; ama bizde özellikle 1950’lerden itibaren cemaatler ve tarikatlar oldu.

Güney Kore 1950’lerden sonra ABD’nin, 1980’lerden itibaren ise küresel güçlerin tamamen güdümünde gelişti. O çok bilinen Kore markalarının finans yapılarına bakın, hangi güçler egemen. Ama neticede ülke gelişmiş durumda, Koreliler ise köle gibi çalışıp biriktiriyorlar. Bu onların hikayesi, ama böyle! 1980’lerden başladı, şimdi Korelilerin küresel burjuvası ve güçlü elitleri var.

Uluslar sistemi 1980’lerin sonlarından itibaren değişti. Ekonomi de değişti. Dünyada kalıplar uluslar sisteminden evrim göstererek küresel köye dönüştü. Ne oldu? Bu bahsettiğim lokal güçler “küresel güç” haline geldiler. Burası önemlidir: Kendi politikacılarına “şöyle yapmalısın,” diyenler, küresel güç olunca; aracı bir diplomata ihtiyaç duymadan, doğrudan-dolaylı yöntemlerle, etkisi altındaki coğrafyalarda sosyo-ekonomik önceliklerde yaptırımda bulunmaya başladılar ve bu yaptırımlarda giderek mahir oldular. Bu cümleden, Türkiye’deki uzun yıllar görülen politik çalkantıların ve gelgit hareketlerinin açıklamasını yapabiliyor muyuz?

Bu durumda; eğer konu Türkiye ise, en azından ekonomik bağlamda inceliyoruz, muhataplar, karşıya alınan güçler, hasım dediklerimizin karakteri değişti. Böyle düşünemiyorsak Donkişot’un yel değirmenleriyle savaşması öyküsündeki gibi, kör bir biçimde sağa sola kılıç sallayan olmaktan kurtulamayız. Ben bu kritiği ülkemin ve kendi milletimin yararına yapıyorum. İsabet kaydetmek adına, hasmı doğru anlamak adına bu tespiti yapıyorum. Eğer kılıcı sallıyorsak, mutlaka doğru yere vurabilmeliyiz.

Yaptığın tespitin ne faydası olacak, şeklinde sorulabilir. Başta söylemiştim, orta direk kardeşlerimiz bilmeliler, öyle işler çok kolay açıklanamaz! Geri planda politikaya ve politikacılara olan etkiler ve bunlara karşı gösterilen direnç iyi anlaşılmalıdır. Örneğin: Milli paramıza neden sahip çıkmamız gerektiğini iyi anlamalıyız. Sağa-sola bakıp ekonomik türden ahlaksızlığı meşrulaştırmamalıyız. İş gücü yaratmak ve küresel piyasalar için sürekli üretip satmak, neden çok gayret sarf etmemiz gerektiği konusunu anlamak şart. Tembellik yaparak, cahillikte ısrar ederek, üstelik fırsatçılık peşinde koşarak, politikacılardan ve bürokratlardan imtiyaz talep ederek, iş yapmak yanlıştır. Aramızdan çok zenginler, hatta küresel güçler çıkmalıdır. Küresel mücadele şartlarını anlayamamış politikacıların kendi liderliklerinin zayıflayacağı anlayışıyla gelişebilecek zenginleri dizayn etme düşüncelerine karşı bilinçli biçimde irade gösterebilmeliyiz. İşte ileri demokrasinin asıl kritik noktası buradadır. Bu işler zaman alır, aceleyle olmaz! Biz buna 1920’lerde başladık ama süreçte kesinti oldu.

Aslında muradımı açıkladım. Şimdi iş aleminde alın teri akıtanlar için, ilave olarak ve temel ekonomik bahiste kalarak, görsel (yazının resmine bakınız) bir şekilde akılda tutulması gerekenleri tarif edeyim.

Nedir temeldeki sorun? Çalışmanın önemi bilinmiyor mu? Çalışmadan kazanmanın yolları aranıyorsa, bir bilinmeyen var herhalde. “İşi bilen” kişinin yanlış algılarla yapageldikleri açık. Ortada duran gerçeklere bakıp söyleyebiliyoruz, aslen insanımız hangi konularda uzmanlaşıyor!..

Para biriktirmenin önemi bilinmiyor mu? Biriktirmeden yatırım yapılamayacağını anlamayanlar var herhalde. Bu durumda dar ve orta gelirlilere, çok masumane düşünüp, bazı temel bilgileri anlatmak gerekiyor sanıyorum. Bu temel bilgilerden yoksun olan çoğunluk, 1900’lü yılların ekonomik bilincini biraz küreselleştirerek bugünün şartlarında anlatılacak halde hazırlanan görseli takip edebilirler. Bu görselde daha çok reel sektörün işleyişine dayalı bir anlatım var, kolay olsun diye bunu böyle hazırladım.

Üretirsen ve ticaretini yaparsan kazanırsın. Devletine vergi vermelisin, tabii vergi almasını bilen devletten bahsediyorum. Tüketenden vergi alan devlet olursa, bu olmaz. Hatta tüketene yabancı sermayeden borç verdirtip, bundan dolaylı vergi alan devletten bahsetmiyorum. Geliri olanın az veya çok, burada bir birikimi olacak. Eğer birikim varsa ihtiyaçların tatmini mümkün olur. Borçla ihtiyaçlar tatmin edilirse doğru olmaz. Bu basit konuyu aslen aileden öğrenmiş olmamız gerekiyor. Bankalarda biriken paralar bizim paramız, Türkiye’deysek Lira cinsinden olacak. Eğer kredi verilecekse milli para ile verilmelidir. Milli ekonomik değer böyle oluşur. Eğer 1980’lerden sonra liberal demokrasiyi iyi inşa edemediysek bunda insan yapımızın da yatkınlığı sebep olarak görülmelidir. Konuyu sadece politikacılara havale etmeyelim.

Ülkede yabancı para biriktirilmez, yabancı para ile alışveriş yapılmaz. Yabancı bir parayı mı değerli yapmak istiyoruz? “Ama ben bu kurala uydum, yanımdaki uymadı, ben kaybettim, o misliyle kazandı…” denmeyecek işte!

Eğer başka ülkelerde işler ifade edildiği gibi işliyor da bizde tersiyse, aranızda haliyle bir fark olur. Fark giderek açılır, sonunda geri dönülemez bir çıkmaz sokakta hissederiz kendimizi. Hatta sonunda biri (gerçekten işi bilen) diğerine (başkasına çalışana) borç verir olur. Bu durumda “küreselciler” içimizdeki bir güç olur. Politikacılar dara düşer. Halk ile politik kurumlar arasında küreselci elitler hayalet gibi yer bulur. Paralel çeteler bile bunların mankurtu olur…

Küresel üretim çok güçlendi. Diğer yandan teknoloji gelişti, üretilen malın içindeki parçalar arttı, özellikleri hassaslaştı. Mal çok ülkeden alınan ara mamulle meydana getiriliyor artık. Sadece bu da değil, ortada yazılımlar (yani akılla yapılanlar) da var artık. Cebinizde para olacak, hangi ülkeden mal alacaksanız onun parası, değilse hakim döviz üzerinden, rezerv para ne ise ondan tedarik edeceksiniz. Amam sonuçta hesabınız tam olacak.

Küresel sermayede o kadar büyük kapital birikti ki hesap edemezsiniz! Çalışıp siz de sistemden para çekeceksiniz: Çok üret ve çok sat! Kime? Kendinize satmanız bir nebze, artık küresel piyasalarda koşturup “parayı bulmak” gerekiyor. Parayı bulmak için bile teknoloji ile işbirliği yapmak şart. Cebinizin dolu, cari fazlanızın artmış olması gerekiyor. Eğer siz küresel zincirin içinde bir veya daha fazla halka oluşturmadıysanız, artık geçerliliğiniz kalmamıştır.

Ekonomik büyüklük yaratmak bir sanattır, rasgele yapılmamalıdır. Sadece rakamları büyütmek adına yapılan çalışmalar sonra döner sosyo-ekonomik yapıyı vurur. Çünkü büyüklükler arası müsabakada güçlü olanlar bunları izlerler ve doğal olarak yön vermek isterler. Arkası boş büyüklüklerin üzerine giderek istismar alanları inşa ederler, kolay operasyonlar düzenlerler.

Sanırım bu açıklamalar bir yerde bitirilmelidir, yoksa çok uzayacak. Ekonomi, sosyal düzen, politika derinliğinde anlaşılması gerekeni anlatabildim sanıyorum. Halk kendi içinde örgütlenemez ise örgütleyenler çıkar. O zaman topu taca atıp bir savunma içine girmek yanlış olur. Top her daim millettedir! Millet ise davasına sahip çıkmalıdır!

Bir cevap yazın

ekonomik-savas-gercegi
ÖNCEKİ YAZI

Ekonomik Savaş Gerçeği

Default thumbnail
DİĞER YAZI

Önce Türkiye!

Ekonomi 'ın son yazıları

Ekonomik Pandemi

Türkiye dirençli bir ülkedir. Çünkü ekonomik açıdan birçok badire atlatmıştır. COVID-19 pandemisinde oldukça başarılı olmuştur. Şimdi

Postkapitalist Teoloji

Neoliberalizm, postkapitalizm, neokolonyal ve küresel düzen üzerine bir eleştiri. Homo Economicus üzerinden sürdürülen bir tartışmanın başka

Küresel Fed Sistemi

COVID19 ile ilgili süreci konuşuyorken aynı zamanda ekonomiyi de konuşmaya devam ediyoruz. Küresel Fed Sistemi nedir?