cahiliye
Cahiliye

Cahiliye

841 Tıklama
23 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Cahiliye ve cahillik kavramlarını, aralarındaki farkı, taassubu bugüne dönük açılımlarını ve buradan çıkarmamız gereken ödevleri irdeleyeceğiz.

Arap Yarımadası ve cevresindeki toplumların alışkanlıklarına, düşüncelerine ve yaptıklarına bakıldığında, Kur’an’ın indiği zamanın hemen öncesine “cahiliye” denmektedir. Cahiliye kavramının anılan dönemde dünyadaki tüm sapkınlığa düşmüş toplumları kapsadığını düşünenler de vardır. Cahiliye özel bir dönemi açıklar ve bu bir tespittir. Kur’an var oldukça cahiliye döneminin özelliklerinin tahliline doğal olarak devam edilir. Cahiliye uygulamaları bugün görüldü ise aynı çerçevede değerlendirilir. Bugün için cahiliye Kur’an algısı ile bir değişikliğin kavranmasına ait aklı belirginleştirir. Elbette nerede ve kiminle ilgili olursa olsun, cahilliğin bittiği kabul edilemez. Unutmayalım, dünyada bilgelik arttıkça cehalet daha da artar. Cahillik olgusu hep vardır, artarak var olacaktır, her dönemde, kişiden topluma değin…

Kur’an şöyle diyor: “Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?”[1] Demek ki, seyrinin değiştirilmesine karar verilmiş bir dönem var, bunun adı cahiliyedir ve bu kesin hükümle tespit edilmiş bir konudur. Buna paralele olarak Hz. Muhammed (SAS) cahiliye ifadesini, yıkmak istediği yanlışlıkların tümünü işaret ederek, kalıplaşmış tutum ve davranışlar ile gelenekleri yermek için kullanılmıştır. O, Veda Hutbesi’nde, “Biliniz ki cahiliye işlerinden olan her şeyi ayaklarımın altına almış bulunuyorum,” demiş idi.‪ Cahillik ve cahilce işler ayaklar altına alınmış ve ezilmiştir.

Cahiliye döneminin hükmü nedir? Bu hüküm Sahih İslam’ı görmezden gelmek, yapay bir algı ile bu dünyanın cazibesine teslim olmaktır. Bunun anlamı bellidir: Gerçeklerden (hakikatten) uzaklaşmak, yapay bir gerçeğe bel bağlamaktır; adaleti zedelemeye çalışmak, yapay bir hukuk sistemine tabi olmaktır; doğrudan uzaklaşmak, yapay bir idrak alanı geliştirmektir; sünnetullahı saptırmak, doğallığı inkar etmektir; ahlaksızlıklara birer uydurma sebep bulmaktır, gibi… Ahlaksızlık konusunda örneğin; bir başkasını küçümsemeyi, dışlamayı, gösteriş yapmayı önemseyenler var, yasa dışı ticareti meşrulaştırmayı, haksız rekabeti ve kazanç elde etmeyi sistemleştirenler var…

Ama bu dünya hayatının cazibesi gibi sözler bazıları için tam tersi yönde yanıltıcı etki yapıyor. Bu dünyanın cazibesine küsmeyi bir iş imiş gibi öne çıkararak kendilerine yapay ama bu kez içinde cahillik dolu olan başka bir dünya algısı geliştiriyorlar. Bir Müslüman için kesin olanmış gibi düşündükleri, ama aslında başka bir yapaylık olan bu yanıltıcı konu taassubun ta kendisidir. Üzülerek söyleyelim, yaşadığımız kötü örneklerin sebebi bu tür tutumlardan ileri gelmektedir.

Taassup bir şeye körü körüne bağlı olmaktır, kısaca bir aydınlığa kapalılık halidir. Bu, bilime, akla, özgürlüklere, gelişmeye, yeniliğe ve insan gibi yaşamaya kapalılıktır. Bu dünyada “insan gibi yaşama” şekli Kur’an ile açıklanmış ve dolayısıyla cahiliye dönemi vahiyle birlikte tespit edilmiştir. Belirtildiği gibi, hakiki Müslümanlık taassubu cahiliyenin klişelerine bağlılık olarak açıklamaktadır.

Hani inkar edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zaten onlar buna layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.[2] Bakınız, bu ayette “cahiliye, taassup ve takva” kavramlarını yan yana görmekteyiz. Konuyla yakın şekilde ilgilenmemin sebebi de budur.

Bu ayet için Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın mealinde, “hamiyet-i cahiliye” yani “cahilliği koruma çabası” denmektedir, ki bu tutum “taassup” anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım taassubun cahillikle birlikte bugün bile olabilecek yanlışlıkları açıklar.

Aynı ayetin mealinde başka bir yaklaşımı dikkatinize sunmak isterim: “Hani, inkarda direnenlerin kalbini malum gurur (cahiliye gururu) doldururken, Allah…[3] Mustafa İslamoğlu mealinde “cahiliye gururu” olarak ele aldığı açıklamayı “ird” bahsine, yani “cahiliyenin şeref sistemine” dayandırmaktadır. Bu bakış açısı bizleri cahiliye döneminde var olan kast sistemine, kadına karşı işlenen zulümlere, özgürlük ve eşitlik kavramlarının ayaklar altına alınmasına kadar götürmektedir.

O gün bu gün, köprünün altından çok sular aktı mı, akmadı mı? İnsanın, sınavın, iyi ve kötünün işbaşında olduğu her yerde, zaman ve zemine bağlı değişiklikler olacaktır. Kur’an varken kim derse ki en doğru yorumu ben yapıyorum, bu yanlış bir iddia olur; çünkü insanlık yaşayan bir kitabın sonsuza kadar öğrencisi olarak kalacaktır.

Başta Emevi ve Abbasi dönemleri tartışılmış ve bazı çevrelerin yorumu ile cahiliye dönemi adetlerinin bir bölümünün bu dönemlerde tekrar raftan indirildiği savunulmuştur. İlgililer bu konuları tartışmaya dursunlar, ama bu tür çabaların bir diğer boyutu daha var; cahiliye anlayışlarının oluşturduğu kültür meal ve tefsir çalışmalarına etki etmiş ve bu tür bilinç yapısı devam ettirilerek bugüne kadar uzanan belli anlayışların da temelini oluşturmuştur.

Kendi kültürümüz bakımından yakın dönemde Osmanlı için “çöküş dönemi” olarak ifade edilen periyotta cahiliye kavramı tekrar tartışılmıştır. Toplumun tutum ve davranışları yokluk, fakirlik, cahillik ve eğitim eksikliği şeklinde irdelenmiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kültürel devrimler dönemi başlatılmış, Batı tipi yaşam tarzına büyük ölçüde geçilmesini kolaylaştırmak amacıyla taassup sözü çok tekrar edilen bir konu olmuştur.

Bugün dünyada ileri ülkelerin refah seviyeleri artmış, bilim ve teknolojide çok ileri adımlar atılmıştır. Gün geçmiyor ki küresel devrimlerin yeni bir getirisi yaşanmasın. Bilgi Çağı’na girince her şey değişti ve bu değişim çok hızlı şekilde sürmektedir.

Bu arada çok çelişkili konular gündeme gelmekte ve cahiliye tekrar konuşulmaktadır. Cahiliyeyi on beş asır önce kaldıran akıl bugün kendi içinden çıkan cahillikle mücadele etmek için bir hayli zorlanmaktadır. Demek ki bugün; bir cahiliyeden bahsetmesek de cahillerden, cahillikten veya cahilce bir tavırdan; klişe bir ifadeyle, sapla samanı ayırmakta güçlük çekenlerden bahsedebiliriz.

Ve bugün Sahih İslam kavramının önemi üzerine yazıp çizer olduk. Neden? Eksiksiz bilgiye haiz Kur’an içindeki bir Sahih İslam vurgusu sizce boşuna bir ikaz mı? İslam’ı sahihlik (yani referansı veya te’vili Kur’an’a bağlı olma, içine başka şeyler karıştırılmamış haliyle, arı ve duru) özelliğinden dolayı kritik etmeye çalışanlar da var.

Kur’an yaşayan ve her dönemin imkanlarına karşılık gelen bir kitap ise (ki öyledir), o halde sahih kalmalıdır. Teknik olarak da bu böyledir; Sami dillerinde olduğu gibi Arapçada da üç sessiz harften oluşan bir kök yapısı bulunmaktadır. Bazen anlamlar önemli ölçüde değişmektedir. Eğer Kur’an’a özel konuşuyorsak, hem teknik ses yapılarından hem de ilahi formülle düzenlendiğinden dolayı çok farklı bir durumdan söz ediyoruz demektir. Ortada tam anlamıyla “mucizevi” şekilde dizilmiş bir metin duruyor. Muhatap tarafından Kur’an’dan bir karşılık alınabilmesi için kelimelere dönemin imkanlarına göre anlam yüklenilmesi gerekmektedir. Ses yapılarının özelliği yanı sıra anlamların dönemsel değerleri de önemlidir, bunu bir tarafa koymak Kur’an’ın ruhunu tanımamak demek olur. Çünkü Vahiy verdiği imadan genel bir anlamın paylaşımını ister. On beş asır öncesi ile bugün mukayese edilirse, bir sözcükten o gün ne anlaşılıyorsa onu, bugün ne anlaşılıyorsa yine bugünün değerini ifadenin anlamına yükler. Tamamen aynı olan birden fazla sözcük kapsam itibarı ile farklı çağrışımları yapabilir.

Hz. Muhammed’in (SAS) vefatından sonra Kur’an çalışanlar tarafından bir çok detayın ne anlama geldiğini çözmek için elbette o vakit dahi dikkate değer analizler ve semantik işlemler yapıldı; zamanın, mekanın ve olayın önemi üzerinde duruldu, neden sonuç ilişkileri kuruldu, hadisler ve diğer aktarılanlar incelendi… Bugüne aktarılan bilgilerin referanslarının azımsanmayacağı dönemler vardır. Her bir dönemin içinde değerlendirilmesi gereken özellikleri, dinamikleri ve öncelikleri vardır. Bugüne gelelim. Eğer bugün yapılan çalışmalarda alınan referanslar geçmiş dönemin algısı ile sözcüklerin anlamlandırılmasını kapsıyor ise karşımıza önemli bir sorun çıkıyor demektir. Dolayısıyla Kur’an’ın teknik özelliği bizlere referansın mümkün mertebe kendi içinde olması gerektiğini, yani karıştırılmamış ve sahih bir yapıda olması gerektiğini, söyler.

Öyleyse referanslarını cahiliye döneminden getirenlerin olduğu kadar, Hz. Muhammed’in (SAS) vefatından sonra yanlış veya eksik algı ile Kur’an çalışanların bu noktada bir taassup içinde olmalarından ve cahilce bir tutum takınabileceklerinden bahsedilebilir. Bakın dışarıya; konuşulanlar, fiiller, görüntü ve diğer emareler bu durumu açıkça işaret eder niteliktedir. Ya karşı etki?.. Yoğurtçu yoğurduna ekşi der mi? Bu gibi kişiler ve kurumlar yaptıkları işin en doğrusu olduğuna inanadursunlar, sahih kalma özelliği bizi düşünmeye iten önemli bir ikazdır.

Yeni doğmuş kız çocuklarını diri diri toprağa koyan akıl cahiliyenin örneğidir. Bugün buna benzer işleri yapanlara “cahil” demek yanlış mıdır? Örneğin bir insanın kafasını keseni nasıl açıklamalıyız?‪ Habeşli Bilal’i “Kara kadının oğlu” diyerek küçümseyen Ebu Zer’i Hz. Muhammed (SAS), “Onu, annesinin renginden dolayı kınıyorsun; demek ki sende hala cahiliye huyu yaşamaktadır…” sözleriyle ikaz etmiş idi. Cahiliye dönemi bitti ise buna benzer ırkçı tavır gösterenlere “cahil” demek yanlış mıdır? ‪

Kur’an “uğraşmak ve didinmek” anlamına gelen “cihat” sözcüğünü kullanmıştır, “çağrışmak ve boğuşmak” anlamındaki “kital” sözcüğünü kullanmamıştır; bunun bir anlamı vardır. Bu noktadan hareketle şu önemli hususu açıklayalım: İnsanın en büyük uğraşı, karşı koyması, yani cihadı nedir? Kur’an’ı, Sahih İslam’ı idrak etmek ve varsa imkanı hem gereğince yaşamak hem de savunmaktır. Bu dünyada yaşayan Kur’an olmaktır, dolayısıyla her şeyle usulünce mücadele eden, çaba sarf eden ve gönülden kendinden olanları verebilen olmaktır. Bu mücadelede barışı, güvenliği, refahı ve huzuru yaymak ve insanlık değerlerini güçlendirmeye çaba sarf etmek en önemli hususlardır. Bir çatışma kaçınılmaz ise bunun meşru zeminde yapılmasına özen gösterilir, sertlik dahi bir meşru müdafaa anlayışıyla kabul edilir. Öyleyse, bu dünyada masum bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle eş tutulacağı biliniyorken, günümüz küresel politikalarının bir maşası konumunda olmak ve her şartta asıl zararı Müslüman dünyasına vermek de ne demek oluyor?

Kimse Kur’an böyle yazıyor deyip, Kerim Kitap’ı mesul tutmasın; eğer aklı varsa, yani cahil değilse, içine olmaması gereken fikirleri katanların peşine düşsün. İşte cihatın önemli bir konusu da budur! Belli bir kisve ile “Konu benim işimdir, karışmayın, aklınız ermez, siz sadece bana inanın, bana tabi olun…” diyenlere bir bakın, cahillik bu işin neresinde? Düşünelim, aslında anlamsızlığa, bilgisizliğe ve inkara kulp takmak fitneciliktir. Aslında şirki bir inançmış gibi göstermek, anlamsızlığı ve bilgisizliği şiar edinmek münafıklıktır. Bu ne fena bir haldir? Müslüman diğer bir Müslümanın düşmanı edilmiştir. Eğer ortada cahillik ve taassup yoksa, bu insanlar nasıl kandırılmışlar; ileri bilgileri veya akıllarıyla mı kandırılmışlar? Bakın, bu bir Kur’an ikazıdır: Hiç bilenle bilmeyen, görenle görmeyen bir olur mu? Ama bilmeyen de, görmeyen de ortalıkta serbestçe dolaşıyor, belki birileri diğerleriyle zorla dahi olsa aynı safta durmaya çalışıyor; peki, hiç böyle bir saf dosdoğru tutulabilir mi? Görünüşteki değil, akıldaki ve gönüldeki saf buna itiraz etmez mi?

Neden akılcılıktan korkulur ki? Toplumsal ve kurumsal çelişkilerle pek bir yere varılamaz! “Ben biliyorum” veya “Ben bilen birinin gölgesindeyim,” demenin bir yararı yoktur; asıl “Sürekli yeni bir şey öğreniyorum,” demek gerekmez mi? İnsan yaşadığı sürece bir öğrencidir. İyi de öğrenilecekleri kısıtlayanlar var ise hiç bunlara itimat edilir? Önleyici tedbir olarak öğrenimi kısıtlamak akıl işi değildir; asıl tedbir cahilliğin önüne geçilmesidir.

Artık tekrarlardan kurtulalım, bilime dört elle sarılalım, teknoloji üretenler sınıfına girelim, standartlar ve yeni kavramlar ortaya koyalım, hukukumuzu geliştirelim… Peki, geç kalmadık mı? Aynı şeyleri tekrar edip duruyoruz!..

Sahih din konusunu insan istese de değiştiremez, ama insan yanlış din algısı ile ancak kendini değiştirebilir. Bu basit gerçeği kabul edelim. O halde toplum yanlış algılardan, cahilliğin ve taassubun baskısından bir çırpıda kurtulmalıdır. Cahillik ayaklar altına alınmalıdır. Başka çıkış yoktur!

[1] DİB Meal, Maide 50, http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#5:46

[2] DİB Meal, Fetih 26, http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#48:24

[3] Nüzul Sırasına Göre Hayat Kitabı Kur’an, Mustafa İslamoğu, Fetih 26, s. 952.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

ÖNCEKİ YAZI

Sorumluluk ve Yükümlülük

DİĞER YAZI

Dinozorsal Çelişki

Kültür 'ın son yazıları

Türkistan’ın Değeri

Arada bir tarihi ve kültürel derinlikleri hatırlamamız, hatırlatmamız gerekiyor. Örneğin Afganistan neresi? Afganistan’ın Türkistan ile ilgisi

İnsan Kaynaklı Kaos

Kaos mu, düzen mi şeklinde sorsam, hemen düzen deriz. Ama kaos da bir gerçek. Mesele düzeni

Bize Bayram Gerekli

Bize bayram gerekli; insanız, sosyaliz, hak ediyoruz. Bir şey açıklamama bile gerek yok değil mi? Anladınız

Epizodik ve Semantik

"Biliyor musunuz, hatırlıyor musunuz?" Kimi zaman bu soruyu sormuşuzdur. Bu sorunun verilen cevaplarına bakılarak bireylerde ve

Haddi Aşmak

Yaşanan olayların toplumu ne denli etkilediği duyarlılığın ne denli üst seviyelerde olduğu aşikar. Ancak buradan başka