tbmm-100-yasinda
TBMM 100. Yaşında

TBMM 100. Yaşında

456 Tıklama
14 Dakikalık Okuma
Okuyucu

Tarih, belli bir toplumun kendi başına görmek istediği bir hayal dünyası manzumesi değildir; bu ancak edebi bir eser olursa mümkün olur. Tarih gerçek yaşanmışlıklarla, ilişkilerle, kültürle ve hatta dünyanın döngüsüyle ilgili ele alınırsa doğru okunur.

Türk tarihi içinde ortaya çıkanların dünya tarihindekilerden ayrı tutulmasının imkânı yoktur. Hem tarih insanla ilgili her ne gerçekleştiyse onu sinesinde barındırır, ancak her kim onu olduğu yerden nasıl çıkarmak isterse ve dahi çıkartırsa, öyle yazar, ayrıca isterse ders alır. Benim tarih okumamda sadece “savaş ve barış tarihi” hiç olmadı, hatta okutulan kitaplar böyle yazıldığı halde!

Düşüncelerim daha da belirginleşince anladım ki savaş, barış, mücadele, düşman, rakip, sömürü, emperyalizm, devlet, ideoloji, imparatorluk, demokrasi, liberalizm, vs. sözcükler meğer çok farklı biçimlerde tarif edilebilir olgularmış. Zamanın güçleri ve bu güçler arasındaki mücadele biçimleri, ittifaklar ve birbirini öteleme biçimleri hep kendi karakterine uygun farklılıklar işaret etmektedir. Sosyo-ekonomik yapılar, politikalar, stratejiler, gerçekleşmeler, bir mücadele sahnesindekilerin tezahürü olarak ifade bulmaktadır.

Bir çıkarım; eğer bir toplum bilimde, felsefede ve sanatta kendini gösterecek ilerlemeleri ortaya koyamadıysa, daha ziyade hamasete ve hayale hapsoluyor ve bu mahpusluk onu kendi öyküsü içinde zorluyor. Aman algıladıklarımız, alışkanlıklarımız, tartıştıklarımız bizi kendi içimizde hapsetmesin, duvarlarımızı kendi kendimize örmeyelim!

Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme dönemindeki şartları açıklarken ve gösterilen iradenin bileşenlerini okurken hata yapmamak gerekiyorsa, aynı biçimde düşüş döneminde de okumayı doğru yapmak gerekmektedir. Örneğin XVI-XX. YY arasında İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda ve Almanya’nın yükselişindeki ve doygunluğundaki dinamikleri doğru okuyamazsak, Osmanlı’ya dönük meseleleri de doğru değerlendiremeyiz. Öte yandan aynı dönemlerde sermayenin ve güç parametrelerinin Amerika kıtasına geçmesini doğru anlayamadıysak, tartışılan fikir akımlarının derin içeriklerine vakıf değilsek, bundan sonraki dünya parametrelerinde de doğru bir okuma yapmamız mümkün olamayacak demektir. Hatta Birinci ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şartlarda olup bitenin analizi hakkında eksiğimiz olur ise sonra ortaya çıkan dünya düzenini de kritik etmekte zorlanırız, eksiklik ortaya çıkar. Pratikte altını, doları, sermayeyi, zeki çocukların nerelerde meşgul olduklarını, vakıfları, dernekleri, enstitüleri, medya dünyasını bilmek gerekiyor, değil mi? Sonra bir bakarız ki ülkemizin sınırlarını bir başkaları çiziyor, değişik prensipler açıklanıyor, barış adı altında konferanslar topluyorlar… Tarih kitaplarında bunları okurken hep eksik yerler kalır; konferans metnini veya prensipleri ezbere bilmenin bir anlamı olmaz.

Tarih tamam da o bildiğimiz uluslararası ilişkiler, hukuk, ekonomi, felsefe, sosyoloji ne?

Her ülkenin, coğrafyanın ve topluluğun tarihi başka özelliklerle doludur. En iyi bildiğimiz bir ülkeyi örnekleyelim. Almanlara bakın, Kavimler Göçü ile başlarsınız anlatmaya, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu dersiniz bir ara. Çok derine inmeden atlatalım zamanı, Protestan Ahlakı ile devam edersiniz hatta, sonra iki Dünya Savaşı’nın merkezine yerleştirirsiniz bu milleti ve şimdi gelir, doğusuyla batısını birleştirir, Federal Almanya Cumhuriyeti dersiniz, iktidardaki parti de Hıristiyan Demokrat Parti. Hitleri ve Nasyonal Sosyalizmi öğrendik mi, finans savaşını ve savaş ekonomisini, enternasyonalizmin değişik versiyonlarını? Osmanlı’nın son döneminde Almanya’ya öğrenci gönderildi, çırak ve kalfa olsunlar, camcılık veya saat tamirciliği öğrensinler diye. Almanya’da bu eğitim sistemi halen işlevsel, adı Bildung. Bu Bildung sistemi Einstein’i de yetiştirdi, Muhsin Ertuğrul’u da, dün başka isimler vardı şimdi bırakın Almanları, ikinci ve üçüncü nesil Türk çocukları bu sistem içinde… Ama en azından güvenlik yönüyle ABD’nin kontrolü altında olduğunu bir yana bırakalım, Avrupa Birliği projesinin de güç merkezi konumunda Almanya. Sosyo-ekonomisi, bilim ve teknolojideki durumu, insanlık adına katıp katmadıklarıyla belli! Petrolü veya doğalgazı var mı? Yok. Yani ne Suudi Arabistan ne Rusya, orası başka bir ülke.

Sadece bir örnek vermek istedim, ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Avustralya, vs. çok anlatmak isterim, ama konudan uzaklaşmayalım, empati yapalım sadece. Varsa imkanımız, söylediğim gibi, kapsamlı tarihsel okumalar yapalım.

Avrupa mı, Ortadoğu mu, savaş ve paylaşım alanı mı şeklinde anlaşılabilecek bu zorlu ve kadim coğrafyada Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya çıkışını değerlendirmek için zihinlerdeki takıntılardan hareketle cümleler kurulur ise başka yerlere varılır, objektif olunur ise daha başka! 

Neden Türklük, Millet, Cumhuriyet, Devlet, Bağımsızlık, Egemenlik, vs. şeklindeki sorulara dosdoğru bakmak gerekiyor? “Dünya o noktada durdu, dönmüyor,” diyecek var mı içimizde? 

Bugün, XXI. YY’ın bu periyodunda, insanlık IV. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirmişken, güç dinamikleri küresel düzlemde daha hızlı hareket ederken, Pasifik, Güney Asya, Kuzey Buz Denizi yeni jeopolitik alanlar olarak karşımıza çıkarken, Gri Bölge politikası en ileri biçimde gerçekleşiyorken, ileri ülkeler Uzay ve Siber Kuvvetleri Komutanlıkları kurmuşken, Ticaret ve Teknoloji Savaşları yapılıyorken, hatta pandemiyle mücadele söz konu olduğu bu dönemde sosyo-ekonomide tamamen çok edici şartları yaşıyorken, yarınlara hazırlanmanın formülünü belirgin bir biçimde açıklayacak biri bar mı içimizde? Kim kimin önünde, kimin arkasında duruyor, neleri savunuyor?

Hangi değerleri savunuyor bu nüfusu sekiz milyara yaklaşmış insanlık? Bugün dünya neden devlet organizasyonunu, neoliberalizmi, ileri demokrasiyi, küreselleşmeyi, postkapitalizmi, ulus-ötesi ideolojileri savunuyor ve hatta neokolonyal düzen tartışılıyor? Eğer, çok geç kalınmış olduğu halde, bugün Versay Sistemi’nin belirginleştirdiği sistemler, ülkeler ve kurumlar sorgulanıyor ise bunun altındaki değişimin doğru okunması gerekmiyor mu? Hangi Amerika, Merkez Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa, Çin?.. Hatta tarihe malolacak figürler, tarihten saklanacak ama tarih algısı yaratacak güçler… Bunları yeterince bilmeden doğru bir okuma yapılabilir mi? Tam da bugünden bahsediyorum, XX. YY’ın ilk çeyreğinden değil.

Şunu da ifade etmeliyim ki örneğin benim dedemin zamanında köy kahvesinde ahali, toplumları dönüştüren sosyal mühendislik, teknolojiler, yaratılmış gerçeklikler üzerine konuşamıyorlardı herhalde. Onların tartıştıkları daha farklı konulardı. Ama bugün “Göz göre göre!” diyebileceğimiz bir çağdayız; medyadaki bu tür yoğun bilgi bombardımanı içindeyken, toplum körleştirilebiliyor, algılarla oynanabiliyor. Bizim zamanın sosyal alanlarında ahali neyle meşgul dersiniz?

Bugün bilgi para ediyor diyoruz, peki bilgi üretme kapasitemiz ne ölçüde? Bilgi sadece bilim yapmayı istemekle de olmuyor, sanat ve felsefeyle birlikte gelişmezse yerli yerine oturmuyor.

Bakın, 1920 yılında Türk Milleti, Osmanlı’nın dağıldığı ve emperyalistlerin Türk topraklarını parsellediği bir dönemde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, ama bütün değerlerini özümsemiş bu milletin iradesiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurdu. Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100. Yıldönümünü coşkuyla kutluyoruz, ki bu Gazi Meclis, Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren aziz milletin bağrından çıkmıştır.

Bizim de yüce bir meclisimiz var. Biz demenin Millet demek olduğunu biliyoruz değil mi? “Biz!” değişik sözcüklerle ifade bulsa da her kültürde aynı sonuca varan bir sözcük. Biz, Latince “nat“. Bugün o dediğimiz nation, Türkçede ulus, nasyon, millet… Biz demek birliktelik demek, dayanışmada olmak, kurum kurmak, kural koymak, yurt tutmak, töreye göre davranmak, soy sop bilmek, tarihe sahip çıkmak demek. Bakın diğer milletlerin meclisleri var, Almanya’nın, Amerika’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin… Bizim de Gazi Meclisimiz, TBMM var. Onu yok saymak, yoksunlaştırmak mümkün mü? Yerine ne gelecek ki?

“Ne mutlu Türküm diyene!” diyor Atatürk. 23 Nisan’ı çocuklara anlatmamız için bir bayrama dönüştürüyor. Çocuklara anlatacak neyimiz var? Klişeler mi, gerçekler mi, algıladıklarımız mı?.. Önce biz bilelim. Biz bilelim tarihi, ama doğru tarihi, içinde sosyo-ekonomik yapıların, kültürün ve değerlerin de olduğu; ancak bir roman konusu olabilecekleri ve uydurmaları değil. Çocuklarımıza anlatabilmek için biz bilelim bugünün yaşananlarını, içinde sosyo-ekonomik yapıların, bilimin, kültürün ve değerlerin de olduğu gerçekleri… Devleti, meclisi, milleti, egemenliği, geleceği, bayramı…

Gürsel Tokmakoğlu

Bir cevap yazın

sosyo-korona
ÖNCEKİ YAZI

Sosyo-korona

gonul-koprusu-sozcukleri
DİĞER YAZI

Gönül Köprüsü Sözcükleri

Kültür 'ın son yazıları